ÎMAN İLE ÖLMEK İÇİN KARDEŞİM EHL-İ BEYT İLE ESHÂBI SEVMELİSİN
5.Bölüm
41
— (Bu umûru, olduğu gibi bilmek, ders-i ibret almak; aynı zemânda (Eshâbımı
kötülemeyiniz) hadîs-i şerîfi mûcibince hareket eylemek, her müslimân için eslem
ve ahkem bir yoldur. Yukarda me’hazları ile gösterilen vakâyı’-ı hâinâne ve
câniyânenin hakîkî ictihâdla kâbil-i te’lîf olamıyacağı âşikârdır. Bu ve emsâli
ef’âl ve harekâtın, mûcib-i ukûbât-ı şedîde-i ilâhiyye olacağına şek yokdur.
Şeref-i sohbet-i Peygamberîye nâiliyyetin, muâheze-i ilâhiyyeye mâni’ olacağı
düşünülemez) diyor.
Şu hezeyânlara bakınız! Bir yanda, (Eshâbımı söğmeyiniz!)
hadîs-i şerîfini yazıyor. Öte yanda da, Eshâb-ı kirâmın büyüklerine, akla
sığmıyan kötülükleri yüklüyor. Ağza alınmıyacak küfrleri savuruyor. Bu ne
perhiz, bu ne lahana turşusu? Hazret-i Mu’âviye gibi, Resûlullahın en
yakınlarından ve pek sevdiklerinden olan bir islâm mücâhidinin, yukarıda
saydığımız iyilikleri ve üstünlükleri karşısında, apışıp kalıyor. Oğlunun
hıyânetlerini, cinâyetlerini, O yüce sahâbîye mal etmeğe kalkışıyor. Kendinin
bildirdiği hadîs-i şerîfi de, hiçe sayıyor. Hazret-i Alî, Sıffîn muhârebesinde,
(Kardeşlerimiz bize ısyân etdi) buyuruyor. Muhârebenin kızışdığı bir zemânda,
karşı taraf saflarını yararak, arslan gibi, elinde kılınç, hazret-i Mu’âviyenin
çadırına girip, konuşduklarını, Kısas-ı Enbiyâ yazıyor. Hazret-i Alî ile bir
ictihâd ayrılığını behâne ederek, bu yüce sahâbîye saldırmak, bir müslimânın
yapacağı şey değildir. Bu davranışın altında başka kötü niyyetlerin bulunduğu
anlaşılmakdadır. Yezîdin, İbni Ziyâdın ve Sa’d ibni Ebî Vakkâs hazretlerinin
oğlu Ömerin cinâyetlerini, acıklı acıklı anlatıp, gönülleri dağladıkdan sonra,
vur abalıya diyerek bir yüce sahâbîye saldırmak, ölmüş gitmiş, bunlarla hiç
ilgisi olmıyan bir ma’sûmu lekelemek, ancak ve ancak gizli bir plânın
uygulanmasından başka ne olabilir? Öyle bir plân ki, aklı gideriyor, gözleri
döndürüyor da Resûlullahın hadîs-i şerîfini göremiyor. Yanlış anlaşılmasın! Biz,
hazret-i Mu’âviyenin hiç kusûrsuz, Peygamberler gibi ma’sum olduğunu
söylemiyoruz. Evet, her sahâbînin ve hazret-i Alînin de kusûrları, hatâları
olduğu gibi, hazret-i Mu’âviyenin de kusûrları yok, denilemez. Fekat, Allahü
teâlâ, (Eshâb-ı kirâmdan, amel-i sâlih işliyenlerin, Allah yolunda kâfirlerle
cihâd edenlerin, geçmiş ve gelecek bütün kusûrlarının afv edildiğini ve o
seçilmiş, sevilmişlerin kâfir olmıyacaklarını, Cennete gideceklerini)
bildirmekdedir. Bu gözü dönmüşler, âyet-i kerîmelere de karşı geliyor. Sohbet-i
Peygamberî Onu kurtaramaz, diyorlar. Sohbet-i Peygamberîye kavuşanlar için,
Allahü teâlânın gönderdiği âyet-i kerîmelerden ba’zılarında meâlen;
(Allahü
teâlâ Onlardan râzıdır. Onlar da, Allahü teâlâdan râzıdırlar).
(Onlara
Cennetleri hâzırladım. Onlar Cennetlerde sonsuz olarak kalacaklardır).
(Benim
yolumda sıkıntı çekenlerin ve kâfirlerle cihâd edip ölenlerin ve öldürülenlerin
günâhları afv olunacakdır. Elbette Cennetlere sokulacaklardır) buyurulmuşdur. Onaltıncı madde sonundaki hadîs-i şerîfde, sohbet-i
Peygamberînin, hazret-i Mu’âviyeyi muâheze-i ilâhiyyeden kurtaracağı
müjdelenmekdedir.
Bu âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere birşey
diyemedikleri için, hazret-i Mu’âviyenin “radıyallahü teâlâ anh” bu müjdelerin
dışında kaldığını söylüyorlar. O hazret-i Alîye eziyyet etdiği için, kâfir oldu,
diyorlar. Çünki, (Alîye eziyyet eden, bana eziyyet etmiş olur) ve (Onu
kızdıran, beni kızdırmış olur) hadîs-i şerîfleri meydândadır, diyorlar. (Tuhfe)
kitâbı, bu sözleri şöyle çürütmekdedir:
Deve ve Sıffîn vak’aları, aslâ hazret-i Alîye düşmanlık ile
olmadı. Onu incitmeği aslâ düşünmediler. Bu muhârebelerin hakîkî sebebleri,
kelâm kitâblarında ve islâm târîhlerinde doğru olarak yazılıdır. [Bunların
özünü, onaltıncı maddede kısaca bildirmişdik.] Şî’î âlimlerinden Nasîreddîn-i
Tûsî, Tecrîd kitâbında, (Alîye uymamak fıskdır. Onunla harb etmek küfrdür) dedi.
(İmâmetini inkâr eden kâfir olmaz) dedi. Çünki, hazret-i Alînin torunları da
birbirlerini inkâr etdiler. Bir oğlu olan Muhammed bin Hanefiyye, imâm-ı
Hüseynin oğlu olan Zeynel’âbidînin imâmlığını red eyledi. Muhtârın gönderdiği
ganîmetlerden Ona birşey vermedi. İmâmlığını i’lân eden Zeyd-i şehîd, Muhammed
Bâkır hazretlerinin imâmlığını kabûl etmedi. Şehîd olunca, çocukları Yahyâ ile
Mütevekkil de, imâm-ı Ca’fer Sâdıkın çocukları ile geçinemediler. Seyyidet
Nefîse hazretlerinin amcası olan bu Yahyâ, yüzyirmibeşde [125], Velîdin
askerleri ile harb ederken şehîd edildi. İmâm-ı Ca’fer hazretlerinin çocukları
da, kendi aralarında imâmlık için çekişdiler. Abdüllah Eftah ile İshak bin
Ca’fer arasında üzücü olaylar oldu. İmâm-ı Hasenin oğulları arasında olan imâmet
da’vâlarını da yazarsak, ayrı bir kitâb hâsıl olur. (Nefs-i Zekiyye) adı
ile anılan Muhammed Mehdî bin Abdüllah bin Hasen Müsennâ, yüzkırkbeş senesinde
Medînede imâmetini i’lân etdi. Başka imâmları inkâr eyledi. Mensûrun askeri ile
harbde şehîd oldu. İmâmlığı inkâr etmek, Peygamberliği inkâr etmek gibi küfr
olsaydı, bu imâmlara da kâfir demek lâzım olurdu. Hazret-i Alînin torunları,
birbirlerinin imâmlığını inkâr edince, kâfir olmuyor. Başkaları inkâr edince,
kâfir olur, diyemediler. Fekat inkâr etmek, muhârebeye sebeb olur. Muhârebe
inkârın netîcesidir. Çünki, imâm-ı meşrû’, haklarını kullanınca, inkâr edenler,
bunu beğenmez. Harbe sebeb olur. Buna cevâb veremediler. İnkâr edilen kimse ile
harb etmek de, küfr olmaz demek zorunda kaldılar. Fekat hazret-i Alî ile harb
edenler böyle değildi, dediler. (Seninle harb, benimle harbdir) hadîs-i
şerîfini ileri sürdüler. Hâlbuki bu hadîs-i şerîf, (Seninle harb, benimle
harb gibidir) demekdir. Çünki, Emîr hazretleri ile harb, Resûlullah ile harb
olmadığı meydândadır. Bu hadîs-i şerîf, hazret-i Alî ile “kerremallahü teâlâ
vecheh” harb etmenin çirkin ve kötü olduğunu gösterir. Kâfir olmağı göstermiyor.
Birbirlerine benzetilen iki şeyin, her bakımdan birbirlerine benzemeleri lâzım
gelmez. Nitekim, bu hadîs-i şerîfi, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
başka Sahâbîler için de, hattâ Eslem ve Gıfâr kabîleleri için de söylemişdir.
Hâlbuki Onlarla muhârebe etmek, söz birliği ile küfr değildir.
Bu hadîs-i şerîf, (Hiçbir sebeb olmadan, yalnız sana
düşmanlık ile harb etmek, benimle harbdir) demek olmakdadır. Hazret-i Osmânın
kâtilleri ile harb etmek, onların arasında, hazret-i Alî bulunduğu için, elbette
Resûlullah ile harb etmek olmaz. Bir kimse, sevdiğine, senin düşmanın, benim
düşmanımdır, dese, onun sevdiğinin bulunduğu bir topluluğa, ortak oldukları bir
işden dolayı karşı koyan birisi, o kimsenin düşmanı olmaz. Deve ve Sıffîn
vak’alarında, hazret-i Alînin karşısında bulunan Eshâb-ı kirâmdan hiçbiri,
hazret-i Alî ile harb etmek niyyetinde değildi. Hazret-i Osmânın kâtillerine
kısâs yapılmasını istiyorlardı. Kâtiller hazret-i Alînin “kerremallahü vecheh”
etrâfında toplandıkları için, Onunla da harb edildi.
(Seninle
harb, benimle harbdir)
hadîs-i şerîfi, (Sana düşmanlık, bana düşmanlıkdır) demekdir. Deve ve Sıffîn
vak’asında bulunanların, hazret-i Alîye düşman olmadıkları meydândadır.
Düşmanlıkla harb etmediler. Müslimânlar arasına giren fesâdı kaldırmak ve kısâs
vazîfesini yapdırmak istediler. Sonu harbe sürüklendi. İhtiyârî işler, kasd ile,
irâde ile yapılır. İşin iyi veyâ kötü olması bu irâdenin iyi veyâ kötü olmasına
bağlıdır. Meselâ bir kimse, şu çanağı kıranı döverim dese, biri geçerken, ayağı
kayıp kırılsa bunu dövmesi uygun olmaz. Hazret-i Emîr ile “kerremallahü vecheh”
harb edenlerin hâlleri de, bunun gibidir.
Hazret-i Alî ile harb, Resûlullah ile harb olacağını kabûl
etsek bile, resûl ile harb etmek, her zemân küfr olmaz. Peygamberliğini inkâr
ederek yapılırsa, küfr olur. Dünyâlık ve mal ele geçirmek için yapılırsa, küfr
olmaz. Çünki, Kur’ân-ı kerîmde, yol kesiciler için, (Allah ile Resûlullah ile
harb ediyorlar ve yer yüzünde fesâd çıkarmağa uğraşıyorlar) meâlinde âyet-i
kerîme vardır. Hâlbuki, yol kesenlerin kâfir olmadığı sözbirliği ile
bildirilmişdir. Fâiz yiyenler için de, böyle âyet-i kerîme vardır. Hâlbuki, fâiz
yiyenlerin de kâfir olmadığında sözbirliği vardır. Âyet-i kerîmede, Allahü
teâlâya ve Resûle karşı harb denilmekdedir. Bu hadîs-i şerîfde ise, yalnız
Resûlüne karşı harb olduğu bildiriliyor. Allaha ve Resûlüne birlikde olan harb,
küfr demek olmayınca, yalnız Resûle karşı harbdir demek nasıl küfr olur? Evet,
dîni inkâr ve islâmı tahkîr sebebi ile Resûl ile harb, elbet küfrdür. Fekat,
böyle olmıyan harbler küfr olmaz. Hazret-i Mûsânın, hazret-i Hârûna öfkelenerek,
saçını ve sakalını tutması da, harb demekdir. Harbde de böyle şeyler olur.
(Sen bana, Mûsânın yanında Hârûn gibisin) hadîs-i şerîfini bu harbe
benzetene ne denecek? Resûlullahın sevgilisi ve mubârek zevcesi, hazret-i
Alînin, kâtilleri himâye etdiğini, kısâsın yapılmasında gevşek davrandığını
anladı. Ona gücendi. Hazret-i Mûsâ da, hazret-i Hârûnun, buzağıya tapanları
koruduğunu, onlara cezâ vermekde gevşek davrandığını anlıyarak, Peygamber olan
bu kardeşini incitdi. Peygambere karşı her dürlü harb, küfr olsaydı, hazret-i
Mûsâ, o ânda, hâşâ kâfir olurdu. Yûsüf aleyhisselâmın kardeşleri de Ona
yapdıkları işle, Ya’kûb aleyhisselâmı incitdiler. Bu da, muhârebeden aşağı bir
şey değildir. Bunun için, büyüklerin işlerini insâflı düşünmelidir.
Hazret-i Âişe “radıyallahü anhâ” mü’minlerin annesidir ve
Resûlullahın zevcesidir. Hazret-i Alînin de annesi makâmında olduğu, Kur’ân-ı
kerîmde bildirilmekdedir. Bir anne, oğluna bağırır, canını yakarsa, çocuk suçsuz
olsa bile, annesine dil uzatması doğru olur mu? Nitekim, hazret-i Mûsâya ve
Yûsüf aleyhisselâmın kardeşlerine kimse birşey dememişdir. Hem de, kardeşlik
bağı, ana oğul bağı gibi değildir. Mısra’:
Değerleri
gözetmiyen zındık olur!
Görülüyor ki, (Seninle harb, benimle harbdir) hadîs-i
şerîfini ileri sürerek, hazret-i Alî ile harb etmiş olan Eshâb-ı kirâma kâfir
denilemez. Akl, mantık ve islâmiyyete uygun olmaz. Onunla harb edenlerin
îmânları ve iyi amelleri yok olmaz. Onların îmânları, sâlih amelleri, Sahâbî
olmaları ve âyet-i kerîmelerle ve hadîs-i şerîflerle medh ve senâ edilmiş
olmaları, onlara düşmanlık etmeğe, söğmeğe, kötülemeğe mâni’ olmakdadır. Şî’î
âlimlerinden kâdî Nûrullah-ı Şüşterî, bu incelikleri anladığı için, (Mecâlisülmü’minîn)
kitâbında, (Şî’îler üç halîfeye la’net etmez. Şî’îlerin câhilleri la’net
ediyorlar ise de, bunların kıymeti yokdur) diyor.
Şunu da bildirelim ki, şî’î âlimlerinden, molla Abdüllah
Meşhedî ve benzerleri, sünnî ve şî’î kitâblarını çok inceliyerek ve insâflı
düşünerek, (hazret-i Alî ile harb edenler, kâfir olmaz. Fâsık olur, günâh
işlemiş olurlar) dediler. Çünki onlar, hadîs-i şerîfi inkâr etmiyorlar. Bu
hadîs-i şerîfi te’vîl ediyorlar, dediler. Şî’îler, Nasîreddîn-i Tûsîyi çok büyük
bildikleri için, bu âlimlerin sözünü açıklamak zorunda kalıyorlar. (Seninle
harb, benimle harbdir) hadîs-i şerîfine göre, hazret-i Alî ile harb etmekden
küfr lâzım olur. Fekat, Onunla harb edenler bunu istemedikleri için kâfir
olmadı, dediler. Hâlbuki, zemânın imâmına isyân etmek küfr değildir. Günâhdır.
Şübhe ve te’vîl olursa, günâh da olmaz, ictihâd hatâsı olur, dediler.
Buraya kadar, şî’î âlimlerinin yazdıklarını bildirdik. Şimdi,
Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdıklarını bildirelim:
Fıkh bilgilerinde, hazret-i Alînin ictihâdından ayrılmak, hiç
küfr olmaz. Fısk, ya’nî günâh da değildir. Çünki, hazret-i Alî de, Eshâb-ı
kirâmın hepsi gibi, bir müctehid idi. İctihâd bilgilerinde müctehidlerin
birbirlerinden ayrılmaları câizdir ve her müctehid sevâb kazanır. Hazret-i Alî
ile düşmanlık ederek harb eden, elbet kâfir olur. Nitekim bunun için; Ehl-i
sünnet âlimlerinden ba’zıları, Hâricîlere kâfir demişdir. (Seninle harb,
benimle harbdir) hadîs-i şerîfi, Hâricîler içindir. Onların bile, kâfir
olmaları kat’î değildir. Çünki, kâfir olmağı kabûl ederek harb etmediler. Bunun
için, onlara mürted denilemez. Fekat, bunların şübheleri ahmakcadır ve ma’nâları
açık olup, te’vîlleri câiz olmıyan âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere de
karşı gelmiş oldukları için, özrleri kabûl olunmaz. Ehl-i sünnete göre,
Hâricîler, âhıretde kâfirlerle olacakdır. Onların afv edilmeleri için düâ
olunmaz. Cenâze nemâzları kılınmaz. Hâlbuki, Deve ve Sıffîn muhârebelerinde,
hazret-i Alîye karşı olanlar, böyle değildir. Şübhe ve te’vîllerinden dolayı Ona
karşı harb etmişlerdir. İctihâdda yanıldıkları için kâfir olmazlar. Bunun için
kötülenemezler. Çünki, âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler, bunları medh
etmekdedir. Bunlar, nefslerine uyarak değil, Allah için uğraşdılar. Böyle
olduğunu kabûl etmiyen bir kimsenin de, susması, dilini tutması lâzımdır.
Bunların Eshâb-ı kirâm ve Mücâhidîn-i islâm olduklarını düşünerek saygısızlık
yapmaması lâzımdır. Hattâ, âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler, bütün
mü’minleri övmekdedir. Her mü’minin şefâ’ate kavuşması ve Allahü teâlânın afvı
ile kurtulması ümmîd olunur. Deve ve Sıffîn harblerinde bulunan Şâmlılardan
birinin, hazret-i Alîye düşman olduğu, Ona kâfir dediği veyâ la’net etdiği kesin
olarak bilinirse, ona kâfir deriz. Fekat, bugüne kadar böyle bir şey
bilinmemişdir. Câhillerin uydurmaları, bir ilm, bir vesîka değeri taşıyamaz. O
Sahâbîlerin önceki îmânları muhakkak olduğundan, yine öyle bilmemiz îcâb eder.
Dört halîfenin Cennete gideceklerine inanmıyan, bunlardan biri için, halîfe
olmağa lâyık değildir diyen veyâ ilmini, adâletini, takvâsını inkâr eden kâfir
olur. Fekat, nefse uyarak, mala ve dünyâlığa kavuşmağı düşünerek veyâ ma’nâları
açık ve kat’î olmıyan nassları te’vîl ile, şübhe ile bunlarla harb eden kâfir
olmaz. Fâsık olur. Ya’nî günâh işlemiş olur.
Hazret-i Mu’âviye ve hazret-i Amr ibni Âs “radıyallahü teâlâ
anhümâ”, hiçbir bozuk düşünce ve sebeb ile, hazret-i Alî ile “kerremallahü
vecheh” harb etmediler. Hazret-i Osmânın kâtillerinin yakalanmasını ve bunlara
kısâs yapılmasını istediklerini söylemişler ve hazret-i Alînin kendilerinden
dahâ yüksek ve dahâ üstün olduğunu bildirmişlerdir. Ölünciye kadar her
yapdıkları, her söyledikleri, îmânlarının varlığını ve kuvvetli olduğunu
göstermişdir. Bütün düşünceleri, bütün çalışmaları, hep Allah için, hep
islâmiyyet için olmuşdur. Her iki tarafında aynı da’va, aynı maksad için
döğüşdükleri (İzâle-tül-hafâ)nın dörtyüzdoksandördüncü sahîfesindeki
hadîs-i şerîfde açıkça bildirilmekdedir.
42 — İmâm-ı Muhammed Birgivînin “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Tarîkat-i
Muhammediyye) kitâbında ve bu kitâbın şerhleri olan (Berîka) ve (Hadîka)
kitâblarında diyor ki: (İmâm-ı Buhârînin ve imâm-ı Müslimin bildirdikleri
hadîs-i şerîfde, (Elbet bir zemân gelecek ki, benim ümmetim, İsrâîl oğulları,
[ya’nî yehûdîler ve hıristiyanlar] gibi olurlar. Bir çift ayakkabının birbirine
benzedikleri gibi, onlara çok benzerler. Öyle olur ki, onlardan biri, anası ile
zinâ etse, ümmetimden de öyle yapanlar olur. İsrâîl oğulları yetmişiki fırkaya
ayrıldı. Benim ümmetim de yetmişüç fırkaya ayrılır. Bunların yetmişikisi bozuk
inanışlarından dolayı Cehenneme girecekdir. Yalnız bir fırkası, girmeyecekdir).
(O fırka, hangisidir?) denildikde, (Benim ve Eshâbımın yolunda olanlardır)
buyuruldu. İsrâîl oğullarının, Mûsâ aleyhisselâmdan sonra yetmişbir, Îsâ
aleyhisselâmdan sonra yetmişiki fırkaya ayrılmış oldukları, (Milel ve Nihal)
ve (Berîka) kitâblarında yazılıdır. İnanışlarından dolayı Cehenneme
girmekden kurtulacak olan bu bir fırkaya, (Ehl-i sünnet velcemâ’at)
mezhebi denir. Yetmişiki fırkadan herbiri, kendisinin Ehl-i sünnet olduğunu
söyliyor. Kendisinin Cennete gideceğine inanıyor. Bu iş, söylemekle, sanmakla
anlaşılmaz. Sözlerin ve işlerin, âyet-i kerîmelere ve sahîh hadîslere uygun
olması ile anlaşılır.
Ehl-i sünnet mezhebi de, (Mâ-türîdî) ve (Eş’arî)
olarak ikiye ayrılmış ise de, ikisinin aslı bir olduğundan ve birbirlerini
kötülemediklerinden ikisi bir sayılır. Ehl-i sünnet fırkası, ibâdetde ve bütün
işlerde dört mezhebe ayrılmışdır. Dördünün îmânı hep bir olduğundan, hepsi bir
fırkadır. Bu dört mezheb, âyet-i kerîmelerde ve hadîs-i şerîflerde açıkça
bildirilmemiş olan hükmlerde, birbirlerinden ayrılmışlardır. Hepsi, bu hükmleri
anlamak için ictihâd etmiş, çok uğraşmış, başka başka anlamışlardır. Kur’ân-ı
kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmiş olan hükmlerde ayrılıkları
yokdur. Böyle, ma’nâları açık ve kat’î olan nasslarda ictihâd yapılmaz. Açıkca
bildirilmiyen, inanılacak şeylerde ictihâd ederken, yanılan afv olmaz. Böyle
yanılarak, i’tikâdı bozulmuş olan yetmişiki fırkaya (Bid’at sâhibi) veyâ
(Dalâlet ehli), ya’nî (Sapık) denir. Fekat, bunlara kâfir denilmez.
Dinde açıkca bildirilmiş olan şeylerden bir dânesine bile inanmıyanın îmânı
gider. Kâfir olur. Yanlış ictihâd ederek îmânı gidenlere (Mülhid) denir.
Yetmişiki sapık fırkadan Bâtınî, Mücessime, Müşebbihe ve Vehhâbîlerden bir
kısmının ve ibâhîlerin mülhid oldukları, (Reddülmuhtâr)da ve (Ni’met-i
islâm) kitâbında yazılıdır.
Yukarıdaki hadîs-i şerîf gösteriyor ki, bir insan, yâ
müslimândır, yâhud kâfirdir. Müslimân da, yâ Ehl-i sünnet mezhebindedir, yâhud,
bid’at ehli, ya’nî sapıkdır. Bundan anlaşılıyor ki, Ehl-i sünnet mezhebinde
olmıyan, ya’nî mezhebsiz olan kimse, yâ sapıkdır, yâhud kâfirdir.
Îmân, korkusuz olmak, islâm ise, teslîm olmak ve kurtulmak
demekdir. Fekat, islâmiyyetde, îmân ve islâm birdir. Muhammed “aleyhisselâm”ın
Allahü teâlâdan vahy olunarak getirdiği haberlerin hepsine kalb ile inanmağa
(Îmân) ve (İslâm) denir. Bu haberler, kısaltılarak altı şeyin içine
yerleşdirilmişdir. Bu altı şeye inanan, hepsine inanmış olur. Bu altı şey,
(Âmentü)de bildirilmişdir. Her müslimânın Âmentüyü ezberlemesi ve
çocuklarına ezberletip, ma’nâsını öğretmesi farzdır. Bunun için, çocuklarını,
hükûmetin izn verdiği Kur’ân-ı kerîm kurslarına göndermek lâzımdır. (Herkese
Lâzım Olan Îmân) adındaki kitâbda, Âmentünün ma’nâsı uzun yazılıdır. Bunlara
inanan insana (Mü’min) veyâ (Müslimân) denir. İbâdetleri yapmağa,
harâmlardan kaçınmağa, (İslâmiyyete uymak) denir. İslâmiyyete uyan
müslimânlara (Sâlih) ve (Âdil) denir. Eshâb-ı kirâmın hepsi, âdil,
sâlih mü’min idiler. Tenbellik ederek islâmiyyete uymıyan müslimâna (Fâsık)
denir. Fâsık da müslimândır. Ya’nî günâh işliyenin ve ibâdet yapmıyanın îmânı
gitmez. Fekat, ibâdete ve günâha ehemmiyyet vermiyenin, ya’nî islâmiyyete kıymet
vermiyenin, islâmiyyetin hükmlerinden bir dânesini bile beğenmiyenin îmânı
gider. Îmânı olmayana, ya’nî müslimân olmıyana (Kâfir) denir. Ehl-i
sünnet mezhebinden olmıyana (Mezhebsiz) denir. Mezhebsiz de, yâ sapık
veyâ kâfir olur.
Kâdî-zâde Ahmed efendi “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Birgivî
vasıyyetnâmesi) kitâbını şerh ederken, kırkdördüncü sahîfeden başlıyarak
diyor ki, Allahü teâlânın yer yüzünde insandan Peygamberleri olduğuna inanırız.
Peygamberlerin hepsi, Allahü teâlânın onlara (Vahy) etdiği, ya’nî melekle
bildirdiği (Ahkâm)ı, ya’nî emrleri ve yasakları, kendi zemânında bulunan
insanlara bildirmişlerdir. Bu insanlar, O Peygamberin (Ümmet)idirler.
Peygambere inananlarına, (Ümmet-i icâbet) denir. İnanmıyanlarına
(Ümmet-i da’vet) denir. Peygamberlerin en sonra geleni (Muhammed)
aleyhisselâmdır. Ondan sonra Peygamber gelmiyecekdir. Dünyânın her yerinde, her
zemânda bulunan insanların hepsinin ve cinnîlerin Peygamberidir. Hepsinin, Ona
inanmaları lâzımdır.
Yeni bir din getiren Peygambere (Resûl) denir. Dahâ
önce gönderilmiş bir Resûlün dînine uymağa çağıran Peygambere ise, (Nebî)
denir. Her resûl, nebîdir. Her nebî, resûl değildir. Resûllerin sayısı üçyüzonüç
diyenler oldu. Peygamberlerin hepsinin sayısı kesin delîl ile belli değildir.
Yüzyirmidört bin olduklarını bildiren hadîs-i şerîf (Haber-i vâhid)dir.
Bir kişinin bildirdiği hadîs, sahîh olsa bile, zan ifâde eder. Bunun için
sayılarını söylememek dahâ iyidir. Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî, ikinci cildin
otuzaltıncı mektûbu sonunda ve (Emâlî) kasîdesinde ve (Berîka) ve
(Akâid-i Nesefiyye) ve (Hadîka) kitâblarında diyor ki:
Peygamberlerin sayısını söylemek, Peygamber olmıyanı Peygamber yapmak veyâ
Peygamberi Peygamber tanımamak olabilir. Bu ise küfrdür. Çünki, Peygamberlerden
birini tanımamak, hiçbirine inanmamak demek olduğu, bütün kitâblarda yazılıdır.
Bundan başka (Emâlî) kasîdesinin şerhinde ve (Berîka)nın
üçyüzdokuzuncu sahîfelerinde, (Hiçbir Velî, Peygamber derecesine varamaz.
Peygamberi tahkîr, küfr ve dalâldir) diyor.
1399 [m. 1979] da ölen Pâkistânlı Mevdûdî (İslâm
medeniyyeti) kitâbında, Fâtır sûresinin yirmidördüncü âyetine:
(Hiçbir ümmet müstesnâ olmamak üzere, içinde bir korkutucu
Peygamber gelmişdir) ma’nâsını vererek, (Her ümmete bir Peygamber gelmişdir.
“Yüzyirmidörtbin Peygamber gelmişdir” hadîsi, bunu te’yîd etmekdedir. Geçmiş
Peygamberlerden nisbeten bilinenleri vardır. Hazret-i İbrâhîm, hazret-i Mûsâ,
Konfüçyüs, Zerdüşt, Krişna gibilerinin vatanlarını bile bilmek mümkindir.
Herbiri kendi kavmlerine gönderilmişlerdir. Bunlardan hiçbiri, benim risâletim
bütün âlem içindir, dememişdir)
yazıyor.
Bu âyet-i kerîmedeki (korkutucu)nun, yalnız Peygamber
olmayıp, Peygamber veyâ âlimler olduğu Beydâvîde ve Mevâkibde ve birçok
tefsîrlerde yazılıdır. Âyet-i kerîmeye verdiği yanlış ma’nâyı da, za’îf bir
hadîs ile sağlamlamağa çalışmakdadır. Bu za’îf hadîsi, İslâm âlimlerinin hiçbiri
sened olarak almamışdır. Gûyâ kurnazlık yaparak, Konfüçyüs, Zerdüşt ve Krişna
gibi kâfirlerin de Peygamber olduklarını gençlere inandırmağa çalışmakdadır.
Bütün bâtıl dinler, Allahü teâlânın Peygamberler ile bildirdiği hak dinlerin
bozulmasından hâsıl oldukları gibi, mîlâddan dörtyüzyetmişdokuz (479) sene önce
ölen Konfüçyüs de Çinde eski hak dinlerden kalmış olan tapınmak fikrlerini ve
iyi huyları övdüğünden, ölümünden sonra, felsefesi mezheb hâlini almışdır.
Mezhebini bildiren, çeşidli dillerde, kitâblar vardır. Bunlardan biri Almanca
(Wörte des Konfuzius)dır. Ya’nî (Konfüçyüsün sözleri) kitâbıdır. Bu
kitâbda, semâvî dinlerin hepsinde bulunan, îmânın altı şartı görülmediği gibi,
küfrünü gösteren sözleri de çokdur. Küfrü açıkda olan birisine, müslimân
denemez. Nerde kaldı ki, Peygamber denilebilsin. Krişna da, Hind Berehmen
kâfirlerinin eski tanrılarındandır. Önce, bu ismdeki bir ırmağa tapınırlardı.
Sonra, uzun hikâyeleri olan bu adama da tapındılar.
(Berîka) kitâbında diyor ki, (Peygamberlerin “salevâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în”
adedi kesin olarak belli değildir. Çünki, yüzyirmidörtbin veyâ
ikiyüzyirmidörtbin olduğunu bildiren hadîs-i şerîfi bir kişi haber vermişdir. Bu
hadîsin sahîh olup olmadığı da bilinmiyor. Peygamberlerin sayısı kesin olarak
söylenirse, Peygamber olmıyanlar Peygamber yapılmış olur. Yâhud, Peygamberlerden
birkaçı inkâr edilmiş olur. Bunun ikisi de küfr olur. Bu hadîs sahîh olsa bile,
zan hâsıl eder. Îmân edilecek şeylerde, zan ile konuşulmaz. Hele, böyle iki
dürlü bildirilmiş ise, hiç kıymet verilmez).
Kâfirler [ya'nî Allaha düşman olanlar] ikiye ayrılır: Kitâblı
kâfir, Kitâbsız kâfir. Bir Peygambere ve buna gökden inen kitâba inanan
kâfirlere (Ehl-i kitâb), ya’nî (Kitâblı kâfir) denir. Kitâbları ve
îmânları değişmiş, bozulmuş olsa da, bunların, kendi dinlerine göre Besmele
okuyarak bıçakla kesdikleri hayvanlar yinir. Fekat domuz hiç yinmez. Bunların
kızları ile evlenilir. Fekat, bunlara müslimân kızı verilmez. Şimdiki yehûdîler
ile hıristiyânların kendi bozuk dinlerine bağlı olanları kitâblı kâfirdir.
Hiçbir Peygambere ve semâvî bir kitâba inanmıyan kâfirlere
(Kitâbsız kâfir) denir. Bunların kesdikleri yinmez. Kızları alınmaz ve kız
verilmez. Müşrikler, Allahsızlar, Putperest, Mecûsîler, Berehmenler, Budistler,
Mülhidler, Zındıklar, Münâfıklar ve mürtedler, hep kitâbsız kâfirdirler. Allahü
teâlâdan başka şeylere tapınanlara (Müşrik) denir. Müşrikler ikiye
ayrılır: Ülûhiyyetde müşrik ve ibâdetde müşrik, Ülûhiyyetde müşriklerden biri,
(Mecûsî)lerdir. Bunlar, ateşe tapar. (Hâlık ikidir: Biri, Yezdân olup,
iyilikleri yaratır. Öteki ise, Ehrimen olup kötülükleri yaratır) dediler. Eski
tabî’iyyeciler, herşeyi tabî’at yaratıyor dediler. İbâdetde müşrik olanlar,
(Putperestler)dir. Bunlar kendi elleri ile yapdıkları heykellere tapınırlar.
Putlar, kıyâmetde Allaha bizim için şefâ’at edecek derler. Hıristiyânların çoğu
(Trinite), ya’nî (Teslîs) yapıyor. Ya’nî üç tanrı olduğuna
inanıyorlar. Çoğu da, Îsâ aleyhisselâma tanrı diyor. Yehûdîlerin bir fırkası da,
Uzeyr Allahın oğludur, diyor. Hepsi müşrik oluyorlar. Fekat, ellerindeki kitâbın
gökden indiğine inanmakdadırlar. Komünistlerle masonlar ve son asrın câhilleri,
Allahsız kâfirdirler. Anası babası müslimân olup da, kendisi müslimân olmıyana
(Mürted) denir. Muhammed aleyhisselâmın Peygamber olduğuna inanmıyan,
fekat dünyâ menfe’ati için, müslimânlara karşı müslimân görünene, (Münâfık)
denir. Münâfık, başka dindedir. Müslimânların arasında, onlar gibi ibâdet yapar.
Allah ismini dilinden düşürmez. Fekat bozuk inançlarını saklar. Hiçbir dinde
olmadığı, Allahü teâlâya inanmadığı hâlde, müslimân görünüp, müslimânlığı
değişdirmeğe, dinsizliği müslimânlık olarak yaymağa uğraşana (Zındık)
denir. Zındık, Allaha ve Muhammed aleyhisselâmın Peygamber olduğuna inandığını,
Kur’âna ve hadîslere uyduğunu söyler. Fekat, Kur’ân-ı kerîmi ve hadîs-i
şerîfleri kendi câhil kafasına ve kısa görüşüne göre ma’nâlandırır. Bu bozuk
anladıklarını, sapık düşüncelerini müslimânlık olarak yaymağa uğraşır. Ehl-i
sünnet âlimlerinin doğru sözlerini beğenmez. İslâm âlimlerine câhil der. Böyle
zındıklara da, şimdi aydın din adamı, (Müceddid) ve (Dinde reformcu)
deniliyor. Böyle câhil, zındık, sahte din adamlarına aldanmamalı, bunların
kitâblarını, mecmû’alarını okumamalıdır.
Müslimân olduğunu söyliyen, (Kelime-i şehâdet) okuyan
kimseye, şübhe ile küfr damgası basılamaz. İbni Âbidîn, üçüncü cildde,
mürtedleri anlatırken diyor ki, (Hülâsa) ve başka kitâblarda, (Müslimân
olduğunu söyliyen bir kimsenin bir işinde veyâ sözünde birçok küfr alâmetleri
ile bir îmân alâmeti veyâ küfr olması şübheli olan bir alâmet bulunsa, buna
kâfir dememelidir. Çünki müslimâna iyi zan olunur). (Bezzâziyye)
fetvâsında şunu da ekliyor ki, (Küfr alâmetini dilediği açıkca anlaşılınca,
kâfir olur. Te’vîl etmemiz fâide vermez).
Din kelimesi, lügatda yol, iş ve mükâfat demekdir. Millet,
yazı yazmak demekdir. Bir Peygamberin Allahü teâlâdan getirdiği inanılacak
şeylere (Din) veyâ (Millet) yâhud (Usûl-i din) denir.
Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”, bu ma’nâda olan dinleri,
milletleri hep birdir. Din, su kaynağı demekdir. Bir Peygamberin yapılmasını emr
veyâ yasak etdiği şeylere (Ahkâm-ı dîniyye) ve (Fürû’ı din)
denilmişdir. Peygamberlerin dinleri başka başkadır. Bugün, din deyince îmân
edilecek bilgiler ve islâm birlikde anlaşılmakdadır. Muhammed aleyhisselâmın
dînine (İslâm dîni) veyâ (İslâmiyyet) denir.
Her mü’minin, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri îmân
edilecek şeyleri öğrenmesi ve bunlara göre inanması vâcibdir. Bunlara kısaca
inanan, doğru mü’min olur. Fekat sebeblerini öğrenmediği için günâha girer.
Yapılması ve sakınılması lâzım olan ahkâmın delîllerini, sebeblerini öğrenmek
emr olunmadı. Bunların sebeblerini bilmemek günâh olmaz.
Büyük günâh işliyenin îmânı gitmez. Harâma halâl derse, îmânı
gider. Günâhlar ikiye ayrılır: (Kebâir), büyük günâhlardır. En büyükleri
yedidir. 1) Birşeyi Allahü teâlâya ortak yapmak. Buna şirk denir. Şirk,
küfrün çeşidlerinden en kötüsüdür. 2) Bir insanı veyâ kendini öldürmek.
3) Sihr, ya’nî büyü yapmak. 4) Yetîm malı yimek. 5) Fâiz alıp
vermek. 6) Muhârebede düşman karşısından kaçmak. 7) Temiz
kadınları kazf etmek, ya’nî nâmûssuz demek. Her günâhın büyük olmak ihtimâli
vardır. Hepsinden kaçınmak lâzımdır. Küçük günâhı çok yapmak, büyük günâh olur.
Büyük günâh, tevbe edince afv olur. Tevbe etmeden ölürse, Allahü teâlâ dilerse,
şefâ’at ile veyâ şefâ’atsiz afv eder. Afv olunmazsa, Cehenneme girer.
Zünnâr denilen papaz kuşağını ve benzeri şeyleri kullanmak,
putlara saygı göstermek, din kitâblarını aşağılamak, din âlimleri ile alay
etmek, küfre sebeb olan bir şey söylemek, kısacası, dinde saygı duymak lâzım
olan şeyi aşağılamak ve aşağılanması lâzım olan şeye saygı göstermek küfrdür.
Bunlar, islâm dînine inanmamak, inkâr etmek alâmetidir. Küfrün işâretleridir.
Allahü teâlâ, tevbe edenleri sever. Afv eder. Sonra, o günâhı
tekrâr yaparsa, tevbesi bozulmaz. İkinci bir tevbe lâzım olur. Tevbe etdiği bir
günâhı hâtırlayınca, günâhı işlediğine sevinirse, tekrâr tevbe lâzım olur. Hak
sâhiblerine haklarını ödemek veyâ halâl etdirmek, gîbet etdiği kimseden afv
dilemek ve rızâsını almak, yapmamış olduğu farzları kazâ etmek farzdır. Bunlar
tevbenin kendisi değil, şartıdırlar. Bir lirayı sâhibine geri vermek, bin sene
nâfile ibâdet yapmakdan ve yetmiş nâfile hacdan dahâ iyidir. Günâhı bir dahâ
yaparsam tevbem bozulur diyerek, tevbe yapmamak doğru değildir. Câhillikdir.
Şeytânın aldatmasıdır. Her günâhdan sonra, hemen tevbe etmek farzdır. Tevbeyi
bir sâat gecikdirince, günâh iki kat olur. Buradan anlaşılıyor ki, kazâ
nemâzlarını kılmıyanın günâhları, her nemâz kılacak kadar zemân katkat
artmakdadır.
Tevbe etdim demek, tevbe olmaz. Çünki, tevbenin sahîh olması
için üç şart lâzımdır:
1 — Hemen günâhı bırakmalıdır.
2 — Günâh işlediğine, Allahü teâlâdan korkduğu için, utanmak ve pişmân olmak
lâzımdır.
3 — Bu günâhı bir dahâ hiç yapmamağı gönülden söz vermekdir. Allahü teâlâ
şartlarına uygun olan tevbeyi kabûl edeceğine söz vermişdir.
Ahlâk değişir. İyi huylu olmağa çalışmalıdır.
Bir insanın âhıretde mü’min olup olmıyacağı, son nefesde
belli olur. Altmış senelik bir kâfir, ölümünden az önce, müslimân olsa, âhıretde
mü’min olarak dirilir. Peygamberlerden “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” başka ve
Cennete gidecekleri bildirilmiş olanlardan başka, kimse için (Cennetlikdir)
denilemez. Çünki, son nefesin nasıl olacağı bilinemez.
Bir mü’min âhırete gitdikden sonra, dünyâda hayrâtı ve
hasenâtı kalsa, yâhud fâideli kitâbları, sâlih çocukları kalıp, Ona düâ etse, bu
mü’mine sevâb yazılır. İnsan ölünce, hayr ve şer defteri kapanmaz. Eshâb-ı
kirâmdan Sa’d bin Ubâde “radıyallahü anh” (Yâ Resûlallah! Annem öldü. Ona ne
iyilik yapabilirim?) dedi. (Su sadakası iyidir) buyuruldu. Düâ ederken,
mü’minlerin hepsinin rûhuna demelidir. Hepsine vâsıl olur. Düâ, belâyı giderir.
Sadaka vermek, Allahü teâlânın gadabını yumuşatır. İnsanı azâbdan kurtarır.
Eceli gelmemiş olan hastanın şifâ bulmasına sebeb olur. Allahü teâlâ düâ
etmiyeni sevmez.
Her mü’minin (İ’tikâd)da ve (Amel)de mezhebini
öğrenmesi vâcibdir. (Mezheb), yol demekdir. Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i
şerîflerde kapalı bulunan bilgileri, müctehid denilen derin âlimler, ictihâd
ederek bulur. İ’tikâdda mezhebimiz (Ehl-i sünnet ve cemâ’at) mezhebidir.
Ehl-i sünnet ve cemâ’at mezhebi demek, Resûlullahın Eshâbının ve cemâ’atinin
i’tikâdı ve îmânları demekdir. Eshâb-ı kirâmın herbiri “radıyallahü teâlâ anhüm
ecma’în” müctehiddir. İslâm dîninin nûrudur, ışığıdır. Müslimânların imâmları,
önderleri ve senedleridir. Onların yolundan ayrılan, Cehenneme gider. Ehl-i
sünnet fırkasının imâmı, önderi ikidir: Birisi (Ebû Mensûr Mâ-Türîdî)
“rahmetullahi teâlâ aleyh”dir. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rahmetullahi teâlâ
aleyh” hazretlerinin mezhebinde yetişen derin bir âlimdir. Hanefî âlimleri,
bunun mezhebindedirler. İkincisi, (Ebül Hasen-i Eş’arî) “rahmetullahi
teâlâ aleyh”dir. Şâfi’î mezhebindeki âlimlerin büyüklerindendir. Çok derin
âlimdir. Bu iki mezheb arasında çok az fark vardır.
Bugün ictihâd edebilecek kadar derin âlim hiç yokdur. Her
müslimânın dört mezhebden birinin (İlmihâl) kitâbını okuyup öğrenmesi,
îmânını ve bütün işlerini buna uydurması lâzımdır. Böylece, bu mezhebe girmiş
olur. Dört mezhebden birine girmiyen kimse, Ehl-i sünnet olmaz. Mezhebsiz olur.
Mezhebsiz olan da, yâ yetmişiki bozuk fırkadan birindedir, yâhud kâfir olmuşdur.
(Es-Sâvî) tefsîrinde, Kehf sûresinin yirmidördüncü âyetinin tefsîri
hâşiyesinde buyuruyor ki, (Dört mezhebden olmıyan kimsenin sözü, Sahâbînin
sözüne veyâ sahîh olan hadîs-i şerîfe, yâhud âyet-i kerîmeye uygun olsa da, buna
uymak câiz değildir. Dört mezhebden birinde olmıyan kimse sapıkdır. Başkalarını
da, hak yoldan ayırmakdadır. Dört mezhebden ayrılmak küfre kadar gider.
Müteşâbih âyetlere zâhirleri gibi ma’nâ vermek, kâfirlerin âdetleridir.) Bir din
adamı, Ehl-i sünnet mezhebinde olduğunu bildiriyorsa ve mezhebinin bilgilerini
yayıyorsa, Onun sözleri ve kitâbı kıymetli olur. Okuyanlar fâidelenir.
Mezhebsizlerin din kitâbları zararlıdır. Okuyanların dînini, îmânını bozar.
Dostlarımıza, din kardeşlerimize vasıyyetimiz şudur ki, Ehl-i sünnet mezhebini
öğrenmeğe ve çocuklarına öğretmeğe çalışsınlar! Ba’zı kitâblarımızın sonunda
yazılı olan kitâblardan herbiri, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarından terceme
edilmişdir. Bu kitâblardan almalı, okumalı, öğrenmeli ve tanıdıklara ve hattâ
bütün müslimânlara yaymağa, dağıtmağa uğraşmalıdır. Böylece, cihâd sevâbı
kazanılmış olur.
Cihâd demek, ihtilâl yapmak, âmirlere karşı gelmek ve
hükûmete ısyân etmek, dövmek, yıkmak, kırmak, söğmek demek değildir. Böyle
şeyler yapmak, fitne çıkarmak olur. Ya’nî bölücülük olur. Müslimânların
ezilmesine, habse girmesine ve din, îmân bilgilerinin yasak edilmesine yol açar.
Böyle fitne çıkaranlara Peygamber efendimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
la’net etmişdir. Habse girmeği istemek, bir müslimân için şeref değildir.
Müslimân için şeref; islâmın güzel ahlâkını edinmek, herkese iyilik etmek,
islâmiyyete uymak, her mahlûka fâideli olmakdır. Habse giren, bu şereflerden
mahrûm kalır. Kendini tehlükeye atmak ahmaklıkdır, günâhdır. Allahü teâlâ,
(Kendinizi tehlükeye atmayınız!) buyuruyor.
Cihâd etmek, Allahü teâlânın dînini, Onun kullarına
ulaşdırmak için, çalışmak demekdir. Cihâd üç dürlü yapılır. Birincisi,
milletlerin başına geçmiş olup, onları köle gibi kullanan, islâm dînini
işitmelerine mâni’ olan, emrindeki insanlara zulm, işkence yapan zâlimlerle harb
edip, onları kahr ve yok ederek, islâm dînini insanlara duyurmakdır. İslâm
dînini işitenler, müslimân olup olmamakda serbestdirler. İsterlerse müslimân
olurlar. İsterlerse, islâmın ahkâmına, kanûnlarına tâbi’ olarak yaşar, kendi
ibâdetlerini yaparlar. Bu silâhlı cihâdı, yalnız hükûmet yapar. Devletin ordusu
yapar. Bütün müslimânlar, hükûmetin verdiği vazîfeleri yapmak sûreti ile bu
cihâda iştirak ederek, cihâd sevâbına kavuşurlar. Dînimizi, milletimizi yok
etmek için saldıran kâfirlere karşı da müdâfe’a için cihâd yapar. Ayrıca islâm
dînini bozmak, yıkmak için, tuzaklar hâzırlıyan bid’at ehli, sapık, bölücü
kuvvetlerle de harb eder. Bütün millet, hükûmete yardımcı olarak, cihâd sevâbına
kavuşurlar.
Cihâdın ikinci nev’i, va’zlar, kitâblar, radyo, televizyonlar
ve internet ile, islâm ilmlerini, güzel ahlâkını, adâletini ve insanlara verdiği
hak ve hürriyyetleri bütün insanlara duyurmakdır.
Cihâdın üçüncü nev’i, birinci ve ikinci cihâdları yapanlara
düâ ile yardım etmekdir. İslâmiyyeti yaymak için silâhlı cihâd yapmak farz-ı
kifâyedir. Düşman hücûm etdiği zemân, her erkeğe, bunlar kâfi gelmezse,
kadınlara ve çocuklara da farz-ı ayn olur. Bunlar da kâfi gelmezse, bütün
dünyâdaki müslimânların, bunlara yardım etmeleri farz olur. Cihâdın ikinci nev’i,
gücü yetenlere, üçüncü nev’i ise, herkese, her zemân farz-ı ayndır. Cihâdın
ikinci nev’ini yapabilmek için, kanûnlara uyarak, Ehl-i sünnet kitâblarını
yaymağa çalışmalıdır. Dünyâ için durmadan çalışılıyor. Müslimân olan, âhıret
için de durmadan çalışmalıdır. İslâm düşmanları ve zındıklar, islâmiyyeti yok
etmek için hep çalışıyor. Müslimânların buna karşı koymak için, iki şey yapması
lâzımdır: Birincisi, çocuklarını Kur’ân-ı kerîm kursuna göndermelidir. İkincisi,
Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi aleyhim ecma’în” kitâblarını yaymağa
çalışmalıdır. (Fetâvâ-ı Hindiyye)de Vakf kısmının ondördüncü bâbında
diyor ki, (Hayrât, hasenât yapmak istiyen kimsenin, [hastahâne gibi] umûma
yarayan binâ yapması, köle âzâd etmesinden dahâ efdaldir, dahâ iyidir. [Din,
fen, ahlâk gibi] fâideli kitâblar neşr etmek, herşeyden dahâ efdaldir. Fıkh
kitâbları hâzırlamak, neşr etmek, nâfile ibâdetler yapmakdan dahâ sevâbdır).
43 — Muhammed Kutb adında bir Mısrlı da, kitâblarında, islâmiyyetin temeline
sinsice saldırmakda, müslimân yavrularını aldatmağa, doğru yoldan sapdırmağa
çalışmakdadır. (İnhirâf çizgisi) dediği bir yazısında bakınız neler saçmalıyor:
(İslâmiyyetin temelinde ilk çatlak, Emevîler devrinde idârî
ve mâlî siyâsetde kendini gösterdi. Çünki “Melik-i adûd” verâset nizâmını
(Pâdişâhlık sistemini) ihdas ve mezâlime başladı. Sultân ve vâlîlerin yakınları
âdeta derebey hâline geldiler.
Sonra Abbâsîler devri başladı. Hilâfet ve vilâyet
konaklarında, gayret ve çalışma şöyle dursun, işret ve fuhş yaygın hâle gelmişdi.
Dansözlü, mûsikîli eğlenceler tertîb ediyorlar, haksızlık ve bencilliği son
haddine vardırıyorlardı) diyor.
(Tuhfe) kitâbı, mezhebsizlerin yetmişinci yalanlarına cevâb verirken buyuruyor
ki, (Bir kimsenin halîfe olacağı, Nass ile, ya’nî âyet veyâ hadîs-i şerîflerde
açıkça bildirilmiş ise, buna (Hilâfet-i Râşide) denir. Dört halîfeye
bunun için (Hulefâ-i râşidîn) denilmekdedir. Halîfe olacağı akl ile
Nassın işâret etmesi ile anlaşılıyorsa, buna (Hilâfet-i âdile) denir.
Halîfe olacağı açıkca veyâ işâret ile bildirilmemiş olan bir kimsenin, kuvvet
zoru ile hükûmeti ele geçirmesine (Hilâfet-i câire) denir. Bu kimse de
(Melik-i adûd) olur).
Şâh Veliyullah-ı Dehlevînin (İzâlet-ül-hafâ) kitâbının
beşyüzyirmisekizinci [528] sahîfesindeki hadîs-i şerîfde, (Biz bu işe
peygamberlikle ve Allahın rahmeti ile başladık. Bundan sonra, hilâfet ve rahmet
olur. Ondan sonra, melik-i adûd olur. Ondan sonra da, ümmetimde zulm, işkence ve
fesâd olur. İpekli giymek, içki içmek ve zinâ halâl yapılır ve yardımcıları çok
olur. Kıyâmete kadar böyle gider) buyuruldu. Bu hadîs-i şerîfde, hazret-i
Mu’âviyenin güçle, zorla hükûmeti ele geçireceği, fekat zulmün, fesâdın Onun
zemânında değil, dahâ sonra başlıyacağı açıkca bildirilmekdedir. Şâh Veliyyullah,
hadîs-i şerîfde bildirilen zulmün, fesâdın, Abbâsî devletinin kurulması ile
başladığını yazarak, Muhammed Kutbun iftirâ etdiğini ortaya koymakdadır.
Hazret-i Mu’âviyenin Melik olacağına hadîs-i şerîflerde
işâret vardır. Bunun için, hazret-i Mu’âviye, hazret-i Hasen hilâfeti kendisine
teslim etdikden ve Eshâb-ı kirâm oy verdikden sonra, (Halîfe-i âdil)
olmuşdur. Bu yüce Sahâbîye (Melik-i adûd) demek ve bu kelimeye zâlim,
kâfir gibi yanlış ma’nâlar vermek büyük iftirâdır. Bunu azgın kral diye terceme
edenin ise, islâmiyyetden nasîb alamamış olduğu anlaşılmakdadır.
Kâfirlerin devlet başkanlarına kral denir. Vaktiyle Fransa
kralı, İngiliz kralı, Bulgar kralları böyle idi. Bir islâm melikine,
müslimânların halîfe diyerek, saydıkları ve sevdikleri mubârek bir zâta kral
demek, o melikin ve onun milletinin hepsinin kâfir olduklarını söylemek demekdir.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz, hazret-i Mu’âviyeye
(Melik) diyor. Milyarlarca müslimân da, melik ve halîfe diyor. Hadîs-i
şerîflerde medh ve düâ buyurulan ve afv olundukları ve Cennete gidecekleri
âyet-i kerîmelerle müjdelenmiş olanlardan biri bulunan hazret-i Mu’âviye gibi
bir islâm mücâhidine, bu şanlı ve şerefli sahâbîye zâlim damgasını basacak bir
kimse meydâna çıkmamışdı. İslâm mücâhidlerini, hadîs-i şerîfle övülen, hayrlı
zemânın arslanlarını, Avrupadaki zâlim ve kâfir derebeylerine benzetmek,
islâmiyyetin şahdamarına hançer saplamak demekdir. (Kıyâmet günü azâb
melekleri, kâfirlerden önce, ilmi fâideli olmıyan din adamlarına azâb
yapacaklardır) ve (Kıyâmetde azâbların en şiddetlisi, ilmi fâidesiz olan
din adamına olacakdır) hadîs-i şerîfleri meşhûrdur. Bu hadîs-i şerîfler,
gençleri uyandırıyor. Sahte din dergilerinin, din âlimi olarak tanıtdıkları
kişilerin, Cehennemde şiddetli azâb görecek birer mücrim, birer îmân hırsızı
olduklarını bildiriyor.
Yukarıdaki yazı, birinci cihân harbindeki Lawrens câsûsunu
hâtırlatıyor. İyi arabî bilen, sarıklı, sakallı, cübbeli bu İngiliz kâfiri,
islâm âlimi görünerek, Ehl-i sünnetin büyüklerini kötülemişdi. Eshâb-ı kirâma,
islâm halîfelerine ve Osmânlı Türklerine leke sürerek, yüzbinlerle müslimânı
yoldan çıkarmışdı. Böylece, islâmiyyeti değişdirmeğe, bozmağa uğraşanların
Türklerden ayrılarak, bir devlet kurmalarını sağlamışdı. Vehhâbî kitâbları,
hâlis müslimânlara müşrik diyor. Bize, ya’nî Ehl-i sünnete kâfir damgasını
basıyorlar. Lawrens câsûsu öldü. Cehenneme gitdi. Onun yerine şimdi yerli malı
câsûslarını çalışdırıyorlar. Binlerle altın dağıtarak, her memleketde
kendilerini öven mecmû’a ve kitâblar çıkartıyorlar. Bu kitâblarında Ehl-i sünnet
âlimlerini “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” kötüliyorlar. Hâlbuki, o
büyüklerin yükseklikleri, islâm âlimlerinin sözbirliği ile bildirilmiş, bu konu,
karara bağlanmış, sonra gelenlere tartışılacak bir nokta bile bırakılmamışdır.
Olmuş bitmiş, târîhî ve dînî hükmünü almış birşeyi kurcalamağa kalkışmak,
yapıcılığı değil, yıkıcılığı gösterir. Kötü niyyetli olmak alâmetidir.
Emevî ve Abbâsî ve Osmânlı halîfelerinin hepsi, îmânlı,
ahlâklı, âdil, mubârek insanlardı. Evet, içlerinde tektük nefslerine mağlûb
olanlar, şeytâna aldananlar çıkdı. Fekat, bunların da, islâmiyyete aslâ
zararları olmadı. Nefslerine zulm etdiler. En kötüsü, Ehl-i sünnetden ayrılmış,
mu’tezilî olmuşdu. Buna da, sapık din adamları sebeb olmuşdu. Onları aldatan
şeytân, iblîsin soyundan olanlardan ziyâde soysuzlaşmış insan şeytânları idi.
İmâm-ı Rabbânî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Mektûbât) kitâbında buyuruyor
ki, (Müslimânların ve devlet adamlarının doğru yoldan çıkmalarına, hep kötü din
adamları, ya’nî zındıklar sebeb olmuşdur). İslâm halîfelerinin harem
dâirelerindeki meşrû’ ve mahrem hayâtlarını kitâb ve gazete sütûnlarına dökerek,
Onlara ahlâksız, dinsiz etiketi yapışdırmağa kalkışmak, ondan dahâ büyük
ahlâksızlıkdır. Nâmûslu kimselerin vicdânlarını titretecek ve tüylerini
ürpertecek bir işdir. Evet, bir kimse, Avrupa târîhlerindeki ve papasların,
masonların kitâblarındaki yalanları, iftirâları okuyarak, bunlara aldanmış
olabilir. Bunlara biraz da, islâm târîhlerini, Ehl-i sünnet âlimlerinin
kitâblarını okumalarını tavsiye ederiz. Böylece, işin doğrusu öğrenilmiş olur.
Zâten, bir yazının, hiçbir hâdise ve hiçbir vesîka göstermeden, mücerred hükmler
hâlinde olması, din ve islâm ve îmân bilgilerinde salâhiyyetli olmıyan kalemden
çıkdığını gösterir. Emevîler, Abbâsîler ve Osmânlılar zemânlarında milletde
müslimânlık bulunduğunu yazıyorlar. Bu da, devlet adamlarının îmânlı ve âdil
olduklarını bildirmekdedir. Çünki, Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve
sellem”, (İnsanların dinleri, hükûmet başkanlarının dinleri gibidir)
buyurdu. Biz müslimânlar, târîh boyunca, yalancı din adamlarından,
iftirâcılardan, çok ibret dersi aldık. Bir zemânlar, ibni Teymiyye, orta şarkın
îmânını yıkmağa kalkışmışdı. Ehl-i sünnet âlimleri, onun haddini bildirdi.
Binlerce ilm kitâbı, onun çürük fikrlerini red ederek, rezîl eylediler. Sonra
Mısrda Abduh isminde biri, masonlarla işbirliği yapdı. Hıristiyanlıkda
protestanlık adında melez bir zümre çıkarıldığı gibi, bu sapık da, Ehl-i sünneti
beğenmeyip, islâmiyyete garbın dinsiz felsefesini sokuşdurmağa kalkışdı. Bu da,
cevâbını aldı. Fekat ne yazık ki, Kâhire mason locası başkanı olan Abduhun
zehrli fikrleri, bir yandan Mısrda Câmi’ul-ezhere yayıldı. Böylece Mısrda, Reşîd
Rızâ ve Ezher medresesi Rektörü Mustafâ Merâgî ve Kâhire müftîsi Abdülmecîd
Selîm ve Mahmûd Şeltüt ve Tentavî Cevherî ve Abdürrâzık pâşa ve Zekî Mubârek ve
Ferîd Vecdi ve Abbâs Akkâd ve Ahmed Emîn ve Doktor Tâhâ Hüseyn pâşa ve Kâsım
Emîn gibi (Dinde reformcular) türedi. Bir yandan da, üstâdları Abduha
yapıldığı gibi, bunlara da ilerici islâm âlimi denilerek, kitâbları türkçeye
terceme edildi. Birçok din adamının doğru yoldan kaymasına sebeb oldular.
Büyük islâm âlimi, ondördüncü asrın müceddidi olan seyyid
Abdülhakîm Efendi “rahmetullahi aleyh”, (Kâhire müftîsi Abduh, islâm âlimlerinin
büyüklüğünü anlıyamamış, islâm düşmanlarına satılmış, sonunda mason olarak,
islâmiyyeti içerden yıkan azılı kâfirlerden olmuşdur. İzmirli İsmâ’îl Hakkı,
Ömer Rıza Doğrul, Hamdi Akseki ve Şerâfeddîn Yaltkaya ve Şemseddîn Günaltay ve
Mustafâ Fevzî ve Konyalı Vehbî ve Muhammed Âkif ve dahâ nice din adamları, onun
kitâblarını okuyarak te’sîri altında kalmışlar, çeşidli yollar tutmuşlardır)
buyurdu.
Abduh gibi küfre veyâ dalâlete sürüklenenler, kendilerinden
sonra gelen genç din adamlarını da doğru yoldan çıkarmak için, âdetâ birbirleri
ile yarış etmişler, (Ümmetimin felâketi, fâcir [sapık] olan din
adamlarından olacakdır) hadîs-i şerîfinin haber verdiği felâketlere önayak
olmuşlardır.
Abduhun Mısrda yetişen çömezleri de, boş durmamış, kahr ve
gadab-ı ilâhînin tecellîsine sebeb olan çok sayıda zararlı kitâbları neşr
etmişlerdir. Bunlardan biri, Reşîd Rızânın (Muhâverât) kitâbı olup, Hamdi
Akseki tarafından türkçeye terceme edilerek, (İslâmda birlik) gibi bir
ism takılmış ve 1332 [m. 1914] de İstanbulda basılmışdır. Bu kitâbında, üstâdı
gibi, Ehl-i sünnetin dört mezhebine saldırmış, mezhebleri fikr ayrılığı sanarak
ve ictihâd usûl ve şartlarını, te’assub ve münâkaşa şeklinde göstererek, (İslâm
birliğini bozmuşlardır) diyecek kadar dalâlete düşmüşdür. Dört mezhebden birini
taklîd eden, bindörtyüz seneden beri gelmiş, milyonlarla hâlis müslimân ile
âdetâ alay etmişdir. Asrın ihtiyâclarını karşılamağı, dînî, îmânı değişdirmekde
arıyacak kadar islâmiyyetden uzaklaşmışdır. Dinde reformcuların birleşdikleri
tek nokta, kendilerini gerçek müslimânlığı ve asrın ihtiyâclarını kavramış geniş
kültür sâhibi bir islâm âlimi olarak tanıtmaları, islâm kitâblarını okuyup,
anlayıp, Resûlullahın vârisi oldukları müjdelenmiş ve (Zemânların en hayrlısı,
Onların zemânıdır) hadîs-i şerîfi ile övülmüş olan Ehl-i sünnet âlimlerinin
yolunda giden hakîkî sâlih müslimânlara da, avâm gibi düşünen Taklîdciler
demeleridir. Bu (Dinde reformcular)ın, zındıkların, islâm ahkâmından,
fıkh bilgilerinden haberleri olmadığını, ya’nî din bilgilerinden yoksun, kara
câhil olduklarını kendi konuşmaları ve yazıları açıkça gösteriyor. Peygamberimiz
“sallallahü aleyhi ve sellem” (İnsanların en üstünü îmânı olan âlimlerdir)
ve (Din âlimleri, Peygamberlerin vârisleridir) ve (Kalb bilgileri,
Allahın esrârından bir sırdır) ve (Âlimlerin uykusu ibâdetdir)ve
(Ümmetimin âlimlerine saygılı olunuz! Onlar, yer yüzünün yıldızlarıdır) ve
(Âlimler kıyâmet günü şefâ’at edeceklerdir) ve (Fıkh âlimleri
kıymetlidir. Onlarla beraber bulunmak ibâdetdir) ve (Talebesi arasında
âlim, ümmeti arasında olan Peygamber gibidir) hadîs-i şerîfleri ile,
bindörtyüz seneden beri gelmiş olan Ehl-i sünnet âlimlerini mi medh buyuruyor?
Yoksa, bunlardan sonra türemiş olan Abduhu ve çömezleri gibi zındıkları mı
övüyor? Bu süâle, yine Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz cevâb
vermekde, (Her asr, önceki asrdan dahâ kötü olacakdır. Böylece, kıyâmete
kadar bozulacakdır) ve (Kıyâmet yaklaşdıkca, din adamları eşek leşinden
dahâ bozuk, dahâ kokmuş olacaklardır) buyurmakdadır. Bu hadîs-i şerîfler,
(Tezkire-i Kurtubî muhtasarı)nda yazılıdır. Resûlullahın “sallallahü aleyhi
ve sellem” medh ve senâ buyurduğu islâm âlimlerinin hepsi ve binlerle Evliyânın
hepsi, sözbirliği ile bildiriyorlar ki, Cehennemden kurtulacağı müjdelenen tek
bir fırka (Ehl-i sünnet velcemâ’at) denilen âlimlerin mezhebidir. Ehl-i
sünnet olmıyanlar, Cehenneme gideceklerdir. Yine bildiriyorlar ki, mezheblerin
telfîki bâtıldır. Ya’nî, dört mezhebin kolaylıklarını toplayıp uydurma tek bir
mezheb yapmanın, bâtıl, saçma birşey olacağını da sözbirliği ile
bildirmişlerdir.
(Fâideli
Bilgiler) kitâbında bu husûsda geniş bilgi vardır. Lûtfen oradan da okuyunuz!
Aklı olan kimse, bin seneden beri gelmiş olan islâm
âlimlerinin sözbirliği ile övdükleri, Ehl-i sünnet mezhebine mi uyar, yoksa, yüz
seneden beri türemiş olan kültürlü(!), ilerici din câhili olan zındıklara mı
inanır? Cehenneme gidecekleri hadîs-i şerîflerle bildirilmiş olan yetmişiki
fırkanın ileri gelenleri, çenesi kuvvetli olanları, her zemân, Ehl-i sünnet
âlimlerine “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” saldırmışlar, bu mubârek
müslimânları lekelemeğe yeltenmişler ise de, kendilerine âyet-i kerîmelerle ve
hadîs-i şerîflerle cevâb verilerek rezîl edilmişlerdir. İlm ile başarı
sağlıyamıyacaklarını görünce, eşkıyâlığa, zorbalığa başlamışlar, her asrda
binlerce müslimân kanı dökülmesine sebeb olmuşlardır. Ehl-i sünnetin dört
mezhebi ise, hep birbirlerini sevmişler, kardeş olarak yaşamışlardır.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, iş hayâtında da,
(Müslimânların mezheblere ayrılması, Allahü teâlânın rahmetidir) buyuruyor.
1282 [m. 1865] senesinde doğmuş ve 1354 [m. 1935] de Kâhirede füc’eten ölmüş
olan Reşîd Rızâ gibi dinde reformcu zındıklar ise, mezhebleri birleşdirerek
islâm birliği kuracaklarını söyliyorlar. Hâlbuki Peygamberimiz “sallallahü
aleyhi ve sellem” yeryüzündeki bütün müslimânların tek bir îmân yolunda, dört
Halîfesinin doğru yolunda birleşmelerini emr buyurdu. İslâm âlimleri, elele
vererek çalışıp, dört Halîfenin i’tikâd yolunu buldular. Kitâblara geçirdiler.
Peygamberimizin emr etdiği bu yola, (Ehl-i sünnet vel-cemâ’at) ismini
verdiler. Yer yüzündeki bütün müslimânların bu tek (Ehl-i sünnet) yolunda
birleşmeleri lâzımdır. İslâmda birlik istiyenler, sözlerinde samîmî iseler,
mevcûd olan bu birliğe katılmalıdırlar.
Fekat, ne yazıkdır ki, müslimânlar arasında bölücülük
yapmağa, islâmiyyeti içerden yıkmağa çalışan Reşîd Rızâ ismindeki zındığın bu
kitâbı, (İslâmda birlik ve fıkh mezhebleri) ismi altında, Diyânet İşleri
Başkanlığına sızmış olan sapık particiler tarafından 1394 [m. 1974] senesinde,
157 neşriyyât numarası ile basdırılarak, genç din adamları aldatılmağa
çalışılmışdır. Çok şükr ki, Diyânet İşleri bu mezhebsizlerden temizlendi.
Onların yerini alan, insâflı, temiz, bilgili âlimler “rahmetullahi teâlâ aleyhim
ecma’în”, böyle sapık neşriyyâta karşı gençleri uyarıcı kitâblar yazmakdadırlar.
Bu çeşidli kıymetli kitâblardan biri, Konya Y.İslâm Enstitüsü hocalarından
Durmuş Alî Kayapınarın, (İslâm dînini tehdîd eden en korkunç fitne
Mezhebsizlikdir) kitâbıdır. 1976 da Konyada basdırılmışdır. Zındıklar, hep
yaldızlı sözlerle müslimânları aldatmışlar, (İşbirliği sağlıyacağız) maskesi
altında (îmân birliği)ni parçalamışlardır. Dahâ çok bilgi almak için, (Fâideli
Bilgiler) kitâbını okuyunuz! Muhtelif müslimân ismleri altına saklanan
zındıklar, islâmiyyeti parçalamağa, bozmağa çalışıyor. İlmleri, aklları verimsiz
ise de, paraları çok olduğundan, kirâlık din adamları ile sahneye çıkmakdadırlar.
44 — Kitâbımızın sonunu, imâm-ı Rabbânî, müceddid-i elf-i sânî Ahmed Fârûkî
Serhendînin “rahmetullahi teâlâ aleyh” bir mektûbunu yazmakla süsliyelim. İslâm
âlimlerinin gözbebeği, Evliyânın ve tesavvuf yolcularının önderi ve
seçilmişlerin seçilmişi, ikinci bin yılın müceddidi olan bu yüce imâmın mubârek
rûhundan böylece bereketlenelim:
ileri