BİRİNCİ RİSÂLE
HUCEC-İ KAT'İYYE
(Kelime-i Tevhîd)
(2.Bölüm)
Bundan başka, büyük hadîs âlimi, Süleymân bin Ahmed Taberânî
[260 da Taberiyyede tevellüd, 360 [m. 971] da İsfehanda vefât etdi] ve Süleymân
bin Dâvûd Tayâlisî (202 [m. 817] de vefât etdi) kitâblarında diyorlar ki, Saîd
bin Cübeyr bildiriyor: Abdüllah ibni Abbâsa dedim ki, (Ben, hiçbir zemân, müt’a
nikâhına halâl diyemem. Siz de, halâl dememeli idiniz. Çünki, böyle demenizden
ne gibi zararlar doğacağını biliyor musunuz? Sizin böyle, câiz demeniz, her yere
yayılır da, herkes, bu sözünüzü, müt’a halâl imiş diye, vesîka olarak
kullanırlar). Abdüllah, bu sözüme karşı (Bu sözümle, müt’a nikâhının, her zemân
herkese halâl olacağını bildirmek istemedim. Ancak, zarûret olunca, zararı
gidermek için câiz olur, dedim. Allahü teâlâ, zarûret olunca, zararı giderecek
kadar leş, kan, domuz eti yimeğe izn verdiği kadar, müt’a nikâhının da câiz
olacağını düşünerek söyledim) dedi. Bunlardan anlaşılıyor ki, Abdüllah ibni
Abbâs da, müt’a nikâhına her zemân, herkese câizdir dememişdir. Her harâm olan
şeyler gibi, zarûret olursa, zararı götürecek kadar câiz olur demişdir. Hadîs
âlimi Ebû Bekr Ahmed bin Hüseyn Beyhekî (384-458 [m. 1067]) Abdüllah ibni
Abbâsın “radıyallahü teâlâ anhümâ” bu sözden döndüğünü açıkça bildirmekdedir.
Yine Taberânî ve Beyhekî bildiriyorlar ki, Abdüllah ibni Abbâs (Müt’a nikâhı
önce halâl idi. Fekat, (Analarınız, size harâmdır) meâlindeki âyet-i
kerîme geldikden sonra, harâm edildi. Müminûn sûresinin (Ancak zevceleriniz
ve sâhib olduğunuz câriyeleriniz halâldir) meâlindeki âyet-i kerîmesi, müt’a
nikâhının harâm edildiğini kuvvetle bildiriyor. Çünki, bu âyetden yalnız
zevcelerin ve câriyelerin halâl olup, başkalarının harâm olduğu anlaşılmakdadır)
demişdir.
Müt’a nikâhının harâm olduğunu, hazret-i Alî de içinde olmak
üzere, birçok Sahâbî-yi kirâm bildirmişdir. Buhârîyi şerîf kitâbında (Hazret-i
Alî “radıyallahü anh” Abdüllah ibni Abbâsa, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem”, Hayber gazâsında, müt’a nikâhını ve eşek eti yimesini yasak etdi,
buyurmuşdur) yazılıdır. Bundan başka, (Müslim-i şerîf) kitâbında ve İbni
Mâcenin kitâbında, Peygamber efendimizin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
(Ey müslimânlar! Kadınlar ile müt’a nikâhı yapmanıza izn vermişdim. Fekat, şimdi
bunu, Allahü teâlâ harâm etdi. Kimin yanında böyle kadın varsa, onu salıversin
ve ona vermiş olduğu malı geri almasın!) buyurduğu yazılıdır. Buhârî ve
Müslimin (Sahîh) adındaki kitâblarında da, (Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem” efendimiz müt’a nikâhını üç kerre halâl etdi. Sonra, üç kerre de harâm
eyledi) yazılıdır.
Molla başıya dedim ki, müt’a nikâhı ile alınan kadın bir
erkeğe vâris olur mu? Bu kadının, bu erkekden olan çocuğu da, bu adama vâris
olur mu? Molla başı cevâb vererek:
—Yok vâris olmazlar, dedi.
—Öyle ise, bu kadın zevce değildir. Câriye de değildir.
Allahü teâlânın “celle celâlüh” (Mü’minler, zevcelerinden ve câriyelerinden
başka olan kadınlardan sakınırlar) meâlindeki âyet-i kerîmesine ne
buyuruyorsunuz, dedim. Ya’nî, bu âyet-i kerîme, yalnız zevce ile câriyeyi halâl
ediyor. Bu ikisinden başka hiçbir kadınla bir araya gelinemiyeceğini açıkça
bildiriyor. Kendisine zevce de, câriye de denilemiyen, müt’a nikâhı yapılmış bir
kadınla buluşmanın halâl olduğunu iddi’a etmek, Kur’ân-ı kerîmin şu açık olan
emrine karşı durmak olmaz mı? Bu ise, dalâlet, doğru yoldan ayrılmak için inâd,
boş yere bile bile uğraşmak değil midir?
Bundan başka, siz akla ve ilme uymıyan, hiçbir yoldan kabûl
olunamıyan şeyler söylüyorsunuz. Meselâ, âlimlerinizden Alî ibnil’âl adında bir
adam, kadının bir gecede oniki adamla buluşmasının câiz olduğunu ve hâsıl olacak
çocuğun, piyango çekilerek, bu adamlardan, hangisine çıkarsa onun çocuğu
sayılacağını yazmışdır. Dîn-i islâmı yıkacak, bundan dahâ büyük kötülük,
düşmanlık olur mu? Molla başı, bu sözümün karşısında dona kaldı. Düşündü,
düşündü. Yakayı kurtaracağını sanarak, başka bir soruya geçdi. Dedi ki:
7— İmâma ya’nî halîfeye tâbi’ olmak, her sözüne uymak, herkese vâcibdir.
Uyulması vâcib olan kimsenin de, günâhsız, hatâsız olması lâzımdır. Zâten,
imâmın ma’sûm olduğu iki tarafın sözbirliği ile söylenmekdedir. Aklı olan herkes
de, böyle söyler. Çünki, imâm demek (Kendisine uyulan kimse) demekdir. Giyilen
gömleğe ridâ denildiği gibi, kendisine uyulan kimseye imâm denilir. İmâmın
yanlış birşey söyliyeceği veyâ yapacağı düşünülürse, o zemân, buna güvenilemez.
Herkesi felâkete, uçuruma sürükliyecek veyâ Allahın emrlerine uymayacak birşey
söylemesi, yapması umulur. İmâma uymağı Allahü teâlâ emr etdiği için, imâm
şaşmaz değilse Allahü teâlâ, yanlış olabilecek şeye uymağı emr etmiş olur. Bu
ise, akla da, dîne de sığmayan birşeydir.
—İmâmın ma’sûm, şaşmaz olması sözbirliği ile lâzımdır,
demeniz ve bu da, islâmiyyetin emri demek olduğunu iddi’a etmeniz, büsbütün
yanlış, bozuk bir davranışdır. Çünki Şî’îler, İcmâ’a, sözbirliğine zâten kıymet
vermiyorsunuz. İcmâ, delîl olamaz, islâmiyyetin emrini bildiremez diyorsunuz.
İnandığınıza göre, icmâ’, delîl-i şer’î değil imiş. Bunun için, yukarıdaki
icmâ’a dayanan da’vânız, i’tikâdınıza, îmânınızın esâsına uymamakdadır. Yok
eğer, sözbirliği demeniz, Şî’îlerin de, bu söze katıldığını anlatmak ise,
imâmiyye fırkasının ortaya çıkmasından önce olan bütün İcmâ’ların çürük, bozuk
olması lâzım gelir. Hattâ, hazret-i Alînin “kerremallahü teâlâ vecheh” halîfe
seçildiği zemân, Şî’îlik bulunmadığı için, bu seçimdeki sözbirliğinin bâtıl,
bozuk olması, haksız halîfe olması lâzım gelir. Hattâ, dahâ ince düşünürsek,
hazret-i Muâviyenin “radıyallahü teâlâ anh” hak üzere, doğru halîfe olduğu
anlaşılır. Çünki, hazret-i Muâviyenin halîfeliği Şî’î fırkası da içinde bulunmak
üzere, hazret-i Hasen ve bütün müslimânlar tarafından tanınmışdı. Evet imâm
kendisine uyulan kimse demekdir. Fekat, bunun ma’sûm, şaşmaz olacağını gösteren
hiçbir delîl yokdur. Buna delîl gösterilmek istenirse, aşağıdaki beş yol ile,
kolayca red olunur.
I.: Emîrin ve hâkimin yalnız sözlerine uymak vâcibdir. Sözüne uyulan
kimsenin, işlerinde şaşmaz olduğuna inanmak lâzım gelmez.
II.: Şî’î fırkasına göre, müftî, ma’sûm, ya’nî şaşmaz değildir. Hâlbuki,
müftînin sözlerini dinlemek herkese vâcibdir.
III.: Adâlet üzere olduğu görülen herkesin şâhid olmasını hâkim kabûl eder.
Şâhidlerin sözü ile, hâkim karâr verdiği için şâhidlerin ma’sûm olması lâzım
gelmez.
IV.: Sâhibinin, harâm olan şeylerden başka olan her emrine, kölesinin itâ’at
etmesi lâzımdır. Böyle olduğu için, efendisinin ma’sûm olması lâzım gelmez.
V.: Nemâzın her yerinde, cemâ’atin imâma uyması vâcibdir. İmâm bu nemâzını
bir dünyâ menfe’ati için veyâ rükû’u ve secdeleri Allahdan başkası için yapmış
ise de, cemâ’atin, buna uyması lâzımdır.
Bu beş yerde, uyulan kimsenin ma’sûm olması lâzım değildir.
Molla başı söz alıp:
—Tâbi’ olmak, uymak demekle, biz bunları düşünmedik. Az ve
çok kuvvetli olan şeylere söylenebilen tâbi’ olmak ma’nâsını düşündük. En
kuvvetlisi, Resûlullah efendimizin (Gadîr-i Hum) denilen yerde, yanında
bulunanlara, (Ben size, kendi canınızdan dahâ evlâ değil miyim?) buyurdu.
Evet yâ Resûlallah, dediler. (Öyle ise, ben kimin mevlâsı isem, Alî de onun
mevlâsı olmalıdır!) buyurdu. Tâbi’ olmak demek, işte böyle mevlâsı olmakdır.
Sizin yukarda saydığınız beş örnekde bildirdiğiniz gibi, tâbi’ olmak, genel
ma’nâya alınırsa, yine, sizin dediğiniz gibi olmaz. Çünki, âmirlere ve hâkimlere
uymak vâcib ise de, yalnız ma’sûm olan imâmın [ya’nî halîfenin] ta’yîn etdiğine
vâcibdir. Böyle olmıyanlara uymak vâcib olmaz. Şî’îlerin, müftîlere uymak
lâzımdır demesi, bunların şahsına uymak demek değildir. Kendileri, ma’sûm olan
imâm tarafından ta’yîn edilmiş olduğu içindir. Onun vekîli olduklarından,
onların emri, imâmın emri demekdir. Yoksa, müftînin, kendi sözlerine uymak lâzım
gelmez.
Başkalarına uymak ise, yalnız yapılması câiz olan sözlerine
uymak, Allah tarafından emr edildiği için, lâzımdır. Hâlbuki imâma [ya’nî
halîfeye] uymak, yukarda bildirilenlerden dahâ umûmîdir. Bunun için, bunlara
benzetilemez, dedi.
—Tâbi’ olmak, uymak deyince, şübheli şeyler anlaşılmaz. Bu
kelime, mütevâtî sözlerdendir. [Mütevâtî sözün ne demek olduğu, (Se’âdet-i
ebediyye) kitâbının, ikinci kısm, 4. cü maddesinde uzun anlatılmışdır.]
Çünki, uymak demek, tâbi’ olanın, uyduğu kimsenin arkasında gitmesi demekdir.
Bir kimse, bir büyüğe uyarsa, o kimseye (tâbi’) ve O büyük zâta (metbû’) denir.
Tâbi’in metbû’una uymasının az ve çok olması ve uyduğu zemânın da kısa ve uzun
olması, uymağı değişdiriyor ise de, bu değişenler (uymak) işinin özünü
değişdirmez. Bunun mütevâtî olmasını bozmaz. Çünki, üsûl âlimleri de, başkaları
da, söz birliği ile diyor ki, teşkiki hâsıl eden başkalık, ancak, işin özünde
olan başkalıkdır. Zemân ve azlık, çokluk başkalığı değildir [teşkik, (Se’âdet-i
ebediyye) kitâbında, uzun anlatılmışdır].
Uymak sözünden, eğer (iktidâ) ma’nâsını anlıyorsanız, bu da
mütevâtîdir. Çünki, iktidâ, her işde uymakdır. Kendi kendine birşeyi az veyâ çok
yaparsa, iktidâ etmiş olmaz. Her ne kadar, işin bir kısmında uymağa da, iktidâ
etmek denirse de, işin hepsinde iktidâ etmiş sayılamaz. Bunlardan anlaşılıyor
ki, sizin tâbi’ olmak sözünüzün en kuvvetli kısmlarından birisi de (uyulanın,
tâbi’ olan tarafından, çok sevilmesi) olduğunu söylemeniz yanlışdır, boş yere
kürek çekmekdir. Çünki, bu ma’nâ, hiçbir bakımdan, tâbi’ olmak değildir. Hele,
sizin bildirdiğiniz ma’nâ, (Birinizin beni sevmesi, kendini ve çocuğunu ve
ana babasını ve bütün insanları sevmesinden dahâ çok olmadıkça, bu kimse, tam
bir îmân etmiş olmaz) hadîs-i şerîfinde bildirilen Resûlullah efendimizi
sevmek gibi olan, islâmiyyetin emr etdiği, ihtiyârî olan muhabbetden değildir.
Siz ise, bu hadîs-i şerîfdeki sevmeği, halîfe seçmek sandınız ve halîfeleri
Resûlullah efendimize benzetdiniz ki, böyle benzetmek, her bakımdan bozukdur,
dedim. Molla başı susdu. Başka söze geçdi.
8— Resûlullah efendimizin ümmetine çok şefkatli olduğu, onların haklarını,
düzenlerini korumağa uğraşdığı, herkesin bildiği şeydir. Bunu anlatmağa lüzûm
yokdur. İşte bu şefkatinden dolayı, Medîne şehrinden çıkıp, başka yere giderken
yerine, birisini kordu. Böyle iken, vefâtından sonra, milyonlarca ümmetinin
işlerini çevirecek, ihtiyâclarını karşılayacak bir imâm ve vekîl ayırmayıp,
bunları kıyâmete kadar başı boş bırakması nasıl olabilir? Hâlbuki, sahîh
kitâblarınızda yazılı (Gadîr-i Hum) hutbesinden ve başka haberlerden anlaşılıyor
ki, (Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, hem açıkça, hem de işâret ile,
yerine hazret-i Alîyi vasıyyet buyurmuşdur. Hattâ, imâm ta’yîn etmek,
Rabbül’âlemîn üzerine vâcib olduğundan, vefât edeceği zemân, bu mühim işin
yapılması için ve inâdcıların bu vazîfeden kaçınmalarını önlemek için, bir
vasıyyet yazmak diledi. Kâğıd, kalem istedi. Yanında bulunanlardan Ömer, ayak
takımlarının bile söyliyemiyeceği birkaç kırıcı ve aşağılayıcı sözü Resûlullaha
karşı söyliyerek, bu düşüncesinden vazgeçirmişdir) dedi. [Hum, Mekkenin dışında
bir kuyunun ismidir. Gadîr-i Hum, bu kuyuya yakın, Mekke ile Medîne arasında bir
yerin ismidir.]
—İmâm ta’yîn etmenin, Rabbül’âlemîn üzerine vâcib olduğunu
söylemeniz Mu’tezile fırkasının, (yapılmaması hikmeti bozan şeyleri, Allahü
teâlânın yapması vâcibdir) demelerine benzemekdedir. Bu sözleriniz bozukdur,
yanlışdır. Çünki, biz biliyoruz ki, Allahü teâlânın bütün işleri hikmete uygun,
hep fâideli ise de, herhangi bir şeyin yapılması hikmete uygun ve fâideli
göründüğü için, Allahü teâlânın o şeyi yapması vâcib olamaz. Kur’ân-ı kerîmde
(Ona yapdıklarından dolayı birşey sorulmaz. Onun kulları, yapdıklarından
sorulacakdır) meâlindeki âyet-i kerîme, sözünüzün bozuk olduğunu açıkça
gösteriyor. İmâm ta’yîn edilmesi, Allahü teâlâ üzerine vâcib olsaydı, insanların
hiçbir zemân imâmsız kalmaması lâzım gelirdi. İmâmın, herkesçe tanınması,
kuvvet, iktidâr sâhibi olması, imâmlık şartlarını taşıması, kötü işleri, çirkin
âdetleri kaldırabilmesi, iyi işleri yapdırabilmesi, müslimânları zararlardan
koruyabilmesi lâzımdır. Siz, yeryüzü imâmsız kalamaz dediğiniz hâlde, yalnız
imâm bunlar olabilir dediğiniz ve bunların imâm yapılması, Allahü teâlânın
üzerine vâcibdir sandığınız o ma’sûm imâmların aralarına hazret-i Alîyi de
karışdırdığınız hâlde, hiçbirisinin imâmlık şartlarını taşımadığını
söylüyorsunuz. Hepsinin sıkıntı içinde, zulm görerek, güçsüz, kuvvetsiz
yaşadıklarını, birşey yapamayıp, te’sîrsiz kaldıklarını bildiriyorsunuz. Böyle
âciz, başkalarının kuvveti karşısında hareketsiz, onlara itâ’at etmeğe mecbûr
bir kimseyi imâm yapmakda nasıl bir fâide ve hangi hikmet düşünülebilir?
Siz bu sözünüzde inâd ve ısrâr etmekle, Allahü teâlâyı, hâşâ,
za’îf, âciz yapmış oluyorsunuz. Çünki, kendi üzerine vâcib olan birşeyi
yapamamış oluyor. Allahü teâlâ, böyle uygunsuz sözlerden uzakdır.
Bu sözünüz, şöyle de red edilebilir: Hikmete uygun ve fâideli
olmak, her zemân lâzım mıdır, değil midir? Hikmete uygun olmak, her zemân dahâ
iyi değildir derseniz, bizim sözümüze gelmiş olursunuz. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” vefât edeceği zemân, yukarıda saydığınız hikmetler yok idi
diyebiliriz. Çünki, hikmetin olup olmaması birdir denilince, varlığı,
yokluğundan dahâ iyi olamaz. Yok eğer, herşeyde hikmetin bulunması dahâ iyidir
derseniz, bu hikmet, yâ Allahü teâlânın kendisinde bulunur veyâ bulunmaz.
Kendisinde bulunmaz ise, Allahü teâlâdan başka birşeyin Allahü teâlâyı mecbûr
edeceği anlaşılır. Bu ise, olamaz. Hikmet, Allahü teâlânın kendisinde ise, bu
söz, bir mahlûkun Allahü teâlâda yerleşeceğini gösterir. Bu ise, hiç olamaz.
Görülüyor ki, imâm ta’yîn etmek, Allahü teâlâ üzerine
vâcibdir demeniz, büsbütün yanlışdır, boş sözdür. Evet ehl-i hakkın, ya’nî Ehl-i
sünnetin dediği gibi, islâm dînini korumak, suçluların cezâlarını vermek,
herkese hakkını ulaşdırmak ve emr-i ma’rûf ve nehy-i anilmünker yapmak için,
insanların bir imâma, başkana ihtiyâçları olduğu için ta’yîn etmek, bize
vâcibdir. Yoksa, Allahü teâlâya vâcib değildir. Bunun için, Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” vefât edince, Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân”
toplanarak, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” efendimizi söz birliği ile imâm
yapdı. Böylece, islâm dîninin bir sarsıntı geçirmesi önlenmişdir.
Yetmişiki bid'at fırkasının en kötüsü, şî'îlerle
vehhâbîlerdir. Mu’tezile fırkası, aklın güzel veyâ çirkin demesini esâs tutuyor.
Allahü teâlânın yaratdığı şeylerin güzel veyâ çirkin olmasının seçimini şî'îler
gibi akla bırakıyor. Güzel olduğu anlaşılanları, Allahü teâlâ, yaratmağa
mecbûrdur, diyor. Allahü teâlânın, insan aklının güzel dediği şeyleri yaratmağa
mecbûr olduğunu söylemek kadar çirkin, bozuk söz yokdur. Sizin sözünüz de, buna
benziyor. Birşeyin güzel veyâ çirkin olduğunu akl anlıyamaz. Bunu islâmiyyet
bildirir. İslâmiyyetin emr etdiği şeyler doğru ve güzeldir. Avrupalılar ve
amerikalılar, islâmiyyete uygun akl ile yapdıkları işlerde muvaffak oluyorlar.
Müslimânlar, islâmiyyete uymıyan akl ile yapdıkları işlerde başarısız oluyorlar.
İslâmiyyet deyince, Ehl-i sünnet anlaşılır. Masonlar, bu hâli görünce,
islâmiyyet terakkiye mâni'dir yaygarasını basıyorlar. Yukarıda uzun anlatıldığı
gibi, Allahü teâlâ, dilediğini yaratır. Birşeyi yaratmağa mecbûr değildir. Onun
dilediği ve emr etdiği şeylerin hepsi hikmete uygundur, fâidelidir. Hiçbirisi
çirkin değildir. Mu’tezile fırkasına göre, vâcib demek, yapılmadığı zemân,
yapmıyana cezâ lâzım gelen iş demekdir. Buna göre, yapmadığı için
kötülenemiyecek olan bir kimseye (yapması vâcibdir) denilemez. Cenâb-ı Hakkın
birşeyi yaratması vâcibdir demek, o şeyi yaratmazsa, Allahü teâlâyı kötülemek,
cezâlandırmak lâzım olur demekdir. Bu ise, Cenâb-ı Hakkın kusûrlu, noksan
olduğunu, ancak o işi yaratınca temâmlanacağını, cezâlanmakdan kurtulacağını
söylemek olur. Allahü teâlâya karşı bundan büyük bir cesâret, Onun kemâl
sıfatlarına uymıyan bundan dahâ çirkin bir söz olamaz. Bu bozuk sözünüz, dahâ
nice cevâblarla da geri çevrilebilir. Bu sözünüz, Yaratanı, yaratdıklarına
benzetmek, onlar gibi ölçmek oluyor. Bu ise, hiçbir yol ile, olamaz. Allahü
teâlâ hiçbir şeye benzemediği gibi, hiçbir şey de hiçbir bakımdan Ona benzemez.
Bundan başka, ma’sûm imâm bulundurmak, Allahü teâlâ üzerine vâcib olursa, her
asrda bir Peygamber göndermesi, her şehrde bir ma’sûm imâm bulundurması, her
hâkimi âdil, doğru eylemesi vâcib olmak lâzım olur. Evet, iyi kötü herkes,
Allahü teâlânın, insanları rehbersiz, imâmsız olarak başı boş bırakmasını,
câhil, sapık, karanlıkda yuvarlanmalarını doğru bulmaz.
Bunun için, Allahü teâlâ se’âdet, huzûr yolunu gösteren bir
kitâb ve bunun kıymetini anlayacak kadar, bir akl vermişdir. Allahü teâlânın,
ma’sûm imâmı, zemânın sâhibini her zemân gönderdiğini, kullarının işlerini, Onun
eline bırakdığını söylerseniz, bu da çok bozuk, pek gülünç olur. Çünki, bin
seneden beri, çocukları, torunları, yakınları öldüğü hâlde ve Şî’îler çoğaldığı
hâlde, insânları irşâd etmek, gafletden uyandırmak için ve islâmiyyeti yaymak
için meydâna çıkmayıp da gizli kalan ma’sûm bir imâm, nasıl fâideli olabilir?
Herkese doğru yolu göstermek, hakları, sâhiblerine ulaşdırmak ve nice işleri
yapmak vazîfeleri olduğu, nasıl söylenebilir? Böyle inanmak kadar, şaşkınlık ve
hattâ sapıklık olur mu? Allahü teâlâ, birini doğru yola kavuşdurmazsa, ona kimse
doğru yolu gösteremez.
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, Allahü teâlâ hiçbirşeyi
yapmağa veyâ yapmamağa mecbûr değildir. Sizin (Nehcülbelâga) kitâbınızda
yazılı olduğu gibi, hazret-i Alî “radıyallahü anh” Sıffîn muhârebesinde, hutbe
okurken bunu açıkça bildirmişdir. Şöyle ki, (Sizin işlerinizi idâre etdiğim
için, üzerinizde hakkım vardır. Benim üzerimde ve birbirinizin üzerlerinizde de
haklarınız vardır. Bir kimsenin vereceği hak olunca, başkasından alacağı hak da
olur. Alacağı hak olup da, vereceği olmıyan kimse, ancak Allahü teâlâdır. Çünki
O, herşeyi yapabilir. Her işi, adl iledir. Allahü teâlânın kulları üzerinde olan
hakkı, kendisine ibâdet, itâ’at etmeleridir. İhsân ederek, buna karşılık sevâb
verir) buyurdu. Bu hutbeye dikkat ederseniz, bu sözlerinizin hazret-i Alînin
sözlerine uygun olmadığını görürsünüz.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz, hazret-i
Alînin halîfe yapılmasını vasıyyet etdi demeniz de yanlışdır. Eshâb-ı kirâm
farzları yapmağa me’mûr oldukları gibi, Resûlullahın emrlerini de yapmağa me’mûr
idi. Buna uymadıkları, bu emri sakladıkları söylenmiş olmakdadır. Böyle çok
kimsenin, bozuk bir işde sözbirliği yapması ise, olacak şey değildir. Hadîs-i
şerîflere de uymadığı için, doğru bir söz olamaz.
Şî’î âlimlerinden ibni Ebî Âsım ve Elkâ’înin, Enes bin
Mâlikden bildirdikleri hadîs-i şerîfde (Allahü teâlâ, benim ümmetimi, dalâlet
üzerinde sözbirliği yapmakdan korudu) buyuruldu. Hadîs âlimi Hâkim Uyeynenin
“rahmetullahi teâlâ aleyh” [107 de Kûfede tevellüd, 198 [m. 813] de Mekkede
vefât etdi] bildirdiği hadîs-i şerîfde (Allahü teâlâ, bu ümmeti, dalâlet
üzerinde toplamaz) buyuruldu. (Allahın eli, cemâ’at iledir) hadîs-i
şerîfinde el (kudret, yardım) demekdir. Bunlar gibi, dahâ nice hadîs-i şerîfler
gösteriyor ki, ümmet-i Muhammediyye, hiçbir zemân dalâlet üzerinde sözbirliği
yapamaz. Böyle olmadığını söylemek, bu hadîs-i şerîflere inanmamak olur.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimizin,
vasıyyet yazmak için, kâğıd kalem istediğini söylüyorsunuz. Bu sözünüz, dahâ
önce bildirdiğiniz (Gadîr-i Hum) vasıyyetinin, doğru olmadığını gösteriyor.
Böyle bir vasıyyet etmiş olsaydı, bir dahâ vasıyyet yazmağa lüzûm görmezdi.
Bundan da anlaşılıyor ki, Resûlullahın Gadîr-i Hum denilen yerde okuduğu
hutbesinde, söylediğini ileri sürdüğünüz vasıyyetin aslı ve esâsı yokdur.
Doğrusu şudur ki, hazret-i Alî ve bütün Hâşim oğulları da birlik olduğu hâlde,
Eshâb-ı kirâmın hepsi “radıyallahü teâlâ aleyhim ecma’în” hazret-i Ebû Bekri,
sözbirliği ile halîfe seçmişdir. Bu sözbirliği yukarıdaki hadîs-i şerîflere
göre, bunun halîfeliğinin doğruluğunu, sizin sözlerinizin de, yanlış ve bozuk
olduğunu açıkça göstermekdedir. Böyle bir vasıyyet olsaydı, hazret-i Alî, kendi
hakkını elinden aldıkları için üç halîfe zemânında, bu hakkının kendisine geri
verilmesini ister, vermiyenlere karşı harekete geçerdi. Nasıl ki, halîfe
seçildiği zemân, din ve dünyâ işlerini çevirmek için, islâmiyyetin emri ile,
kendisine itâ’at etmiyenlere karşı kılıcını çekerek, bunlarla boğuşdu. Herkesin
bildiği gibi, nice şehrlerin yıkılmasına, binlerle müslimân kanının dökülmesine
sebeb olan muhârebeleri yapmışdı. Kendisine itâ’at etmiyenlere karşı böyle
şiddet gösteren, böyle güçlü, şerefli bir zâtın, islâmiyyetin kendisine vermiş
olduğu hakkın elinden zorla alındığını görüp de susması ve hattâ, üstelik bu
hakkın kime verilmesi dahâ iyi olacakdır diye görüşen kurula üye olarak
katılması, düşünülebilir mi?
Eğer, hâşâ, Şî’î kitâbının dediği gibi, hazret-i Alî
“radıyallahü anh” bu hakkını aramakdan adamları az olduğu için, istemiyerek
susmuş denilirse, Allahü teâlânın ve Resûlullahın kendisine vermiş olduğu
vazîfenin îcâblarını yerine getirmekden korkduğu için, Allahü teâlânın emrini
yapmamış, Ona isyân etmiş demek olur. Hâlbuki, Resûlullahın “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” amcasının oğlu ve dâmâdı ve Allahın arslanı olan Hazret-i Alî
“kerremallahü vecheh” hazretleri, değil yalnız Arabistândan, belki bütün
dünyâdan, herkim olursa olsun, böyle utanç verici ve lekeleyici bir korkaklığı
kendine bulaşdırmayıp, ölümü göze alacağı herkesin bildiği bir şeydir. Bunun
için siz, emirül-mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” efendimize böyle
kötü, çirkin bir hâli yakışdırıyorsunuz. Böyle söylemek, onu sevdiğinizi
bildirmiş olmuyor, Ona düşmanlık etmiş oluyorsunuz. Her dürlü şübheden ve aybdan
temiz olan O yüce imâmı böyle bir kusûrdan uzak görmeği ve burada bildirmeği,
üzerime borç bilirim.
Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” vasıyyet
yazmak için kâğıd kalem istediği zemân, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bunu önledi
demeniz de, bu zâtın böyle bir iş yapacağına, kesin bir delîl, sened bulunmadığı
için, doğru değildir. Çünki, Buhârî kitâbının Megâzî kısmında, Abdüllah ibni
Abbâs diyor ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimizin hastalığı
perşembe günü artdı. (Bana kâğıd getiriniz! Size kitâb yazacağım. Benden
sonra, yoldan hiç ayrılmayasınız) buyurdu. Orada olanlar, konuşmağa başladı.
(Peygamberin yanında yüksek sesle konuşmak lâyık değildir) buyurdu. Acabâ
sayıklıyor mu? Kendisinden, bunu sorunuz, denildi. Yine Abdüllah dedi ki,
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hasta idi. Yanında birkaç kişi vardık.
(Size kitâb yazacağım. Benden sonra, yoldan çıkmayasınız) buyurdu.
Birkaçımız dedi ki, ağrısı artdı. Yanımızda Kur’ân-ı kerîm var. Allahın kitâbı
bize yetişir. Uyuşamadık. Birkaçımız, getirelim, yazsın da, bundan sonra, yolu
şaşırmayalım dedi. Kimisi, başka şey söyledi. Sözler çoğalınca, (kalkınız!)
buyurdu.
İşte yeryüzünde Kur’ân-ı kerîmden sonra en kıymetli ve en
güvenilen kitâbımız olan (Buhârî)nin bildirdiğine göre, sözü yapmak
istemiyen belli bir kişi değildir. Birkaç kişi idi. Çünki, Buhârîde (söylediler)
diyor. Bundan, cevâb verenlerin çok kişi olduğu anlaşılıyor. Burada, yalnız
hazret-i Ömeri “radıyallahü teâlâ anh” dile alıp, onu kötülemeğe kalkışmak,
doğru değildir. Eğer dil uzatmak denilirse, orada bulunanların, hepsini
kötülemek lâzım olur. Bunların arasında Alî ve Abbâs “radıyallahü anhümâ” da
vardır. Bunlar da, kötülenmiş olur. Burada, Şî’îler hazret-i Alî ile Abbâsı
nasıl savunurlarsa, biz de, hazret-i Ömeri öyle savunuruz.
Gadîr-i Humda söylenilen hutbeyi, hadîs âlimleri başka başka
bildiriyor. Her ne olursa olsun, bu hutbe, sizi haklı çıkarmaz. Bundan başka,
Mâide sûresinin (Rabbinden sana indirilen emrleri bildir! Bunu yapmazsan,
Peygamberlik vazîfesini yapmamış olursun! Allahü teâlâ, seni insânlardan korur),
meâlindeki yetmişinci âyeti Gadîr-i Humda geldi demeniz de yanlışdır. Çünki, bu
sözünüz, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” (hâşâ) Allahü teâlânın
emrini eshâbına bildirmediğini düşündürür. Bu hutbede, bu emri bildirmek
istemediği ve bundan dolayı, Allahü teâlânın, kendisini afv etmesini, Cebrâîl
“aleyhisselâm”dan dilediğine göre, bu emri yapmakda eshâbından çekindiği
anlaşılır. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimizin bu gibi
şeylerden ma’sûm olduğu şübhesizdir.
İkinci olarak deriz ki, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” vefâtına yakın olan bu hutbesine kadar, Allahü teâlânın Onu,
insanlardan korumadığını ortaya koyar. Hâlbuki, Allahü teâlânın Habîbini
koruduğu, bu hutbesinden çok önce biliniyordu. Bu sözünüz bilinen bir şeye
uymadığı için de, yanlış oluyor.
Üçüncü olarak deriz ki, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” o güne kadar kâfirlerden korkmakda olduğu ve Eshâb-ı kirâmdan da,
kâfirler gibi korkduğu anlaşılır. Hâlbuki, Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân”
efendilerimizin kendi canlarını, ana babalarını Resûlullahın uğrunda fedâ
etmekden hiçbir zemân çekinmedikleri, çeşidli haberler ile bilinmekdedir.
Bunların, kâfirler gibi Resûlullahı korkutmak için toplanmaları akla da, din
bilgilerine de uyacak birşey değildir. Resûlullah efendimizin, ilk zemânlarında,
yalnız olduğu ve karşı gelenlerin ve Kureyş kâfirlerinin, zulmlerinin pekçok
olduğu anlarda, hiç korkmadan, çekinmeden (Emr olunanları bildir!) âyet-i
kerîmesine uymakda, kahramanca nasıl uğraşdığı bilindiği hâlde, Mekke
alındıkdan, her yerden bölük bölük gelip müslimân olanlar çoğaldıkdan ve Hâşim
oğulları ile Abdülmuttalib oğulları gibi pehlivanların hepsi müslimân oldukdan
sonra ve (İzâcâe) sûresi ile fethler, zaferler müjdelendikden sonra, Gadîr
vak’ası zemânında, Muhâcirlerin ve Ensârın topluluğunda ve Hâşim oğullarının çok
bulunduğu anda, Allahın emrlerini bildiremiyecek kadar korku gösterdiğini
söylemek, üstün sıfatlarla süslenmiş olan o Nebiyy-i muhtereme yakışmıyacak, çok
çirkin, çok iğrenç bir iftirâ olur. Hele Eshâb-ı kirâmdan korkduğunu söylemek,
Âl-i İmrân sûresinin (Siz ümmetlerin en hayrlısı, insanların seçilmişisiniz)
meâlindeki yüzonuncu âyetine inanmamak olur. Hiçbir bakımdan doğru olamaz.
Dördüncü olarak deriz ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” efendimiz, Allahü teâlâya, emrlerini Eshâbına bildirmekde, karşı
geldikden sonra Medîneye gelip, hasta olunca, birkaç gün, Allahın imâm yapmasını
emr etdiğini söylediğiniz hazret-i Alîyi, arkada bırakıp da, nemâz kıldırmak
için, kendi yerine hazret-i Ebû Bekri imâmlığa geçirmesi, Allahü teâlânın emrini
ikinci def’a yapmamak olur. Hazret-i Alîyi halîfe yapmalarını, Eshâbına
bildirmesi, Gadîr-i Humda gelen âyet-i kerîme ile emr edildikden sonra, yine Ebû
Bekri imâm yapması karşısında, bu âyetin sandığınız gibi, orada değil, büyük
âlimlerin sözbirliği ile bildirdikleri gibi, (Arefe) de indiği ve Eshâb-ı kirâm
için değil, Kureyş müşrikleri için inmiş olduğu anlaşılmakdadır. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” hazret-i Alînin birinci halîfe olacağını bilseydi,
bunu elbette bildirirdi. Bunu bildirmesinde hiç korku da yokdu. Çünki, bütün
Mekke halkı ve hele Hâşim oğulları ve Abdülmuttalib oğulları, hazret-i Alînin
akrabâsı ve yakınları olduğundan, bu haberden sevinecekler, kimseye korku, zarar
gelmiyecekdi.
Bütün bunlardan başka, teassubu, inâdı bırakıp, tarafsız ve
insâflı olarak, bu hutbeye ve içindeki kelimelere ve bayağı cümlelerine iyi
dikkat edilirse, bu sözlerin, fesâhat ve belâgatda biricik olan o Peygamberin
mubârek ağzından çıkması şöyle dursun, arab edebiyyâtını bilen herhangi bir
kimsenin bile söylemiş olması mümkin değildir. Bundan da anlaşılıyor ki, bu
sözlerin hepsi, yabancıların uydurma ve iftirâlarıdır. Bu sözler arasında
bulunan (Ben, kimin mevlâsı isem, Alî de onun mevlâsıdır) hadîs-i şerîf
bile olsa, yine dediğiniz gibi, hazret-i Alînin imâm olacağını göstermez. Çünki,
mevlâ sözünün birçok ma’nâsı vardır. Kâmûsda yirmi kadarı yazılıdır. Böyle
kelimelerin, hangi ma’nâya kullanıldığı da, bir delîl, bir işâret ile anlaşılır.
İşâretsiz, delîlsiz bir ma’nâ vermek doğru olmaz. Bütün ma’nâları veyâ birkaçını
vermek doğru olur mu, olmaz mı belli değil ise de, çokları doğru olmaz demişdir.
Biz, uyumsar davranarak doğru olur diyelim. Mevlâ kelimesine sevici ve yardım
edici ma’nâlarını vermekde, biz de, sizinle birlikdeyiz. Fekat, başka ma’nâları
vermeği doğru görmüyoruz. Böyle hâllerde, ortakca kabûl edilen ma’nâları vermek
dahâ iyidir. Bunun içindir ki, Abdülgâfir bin İsmâ’îl Fâris (451-529 [m. 1135]
Nişâpurda) (Mecma’ul-garâib) kitâbında (velî) kelimesini anlatırken, bu
hadîs-i şerîfin (Beni seven ve yardımcı bilen kimse, Alîyi de, yardımcı
bilsin!) olduğunu yazıyor. Bunlar ince düşünülürse, bu hadîs (halîfe)
olmağa, dahâ uygun, dahâ üstün olmağı göstermemekdedir. Çünki, velî kelimesinin
(evlâ) demek olacağı, lügata da, islâmiyyete de uygun değildir. İslâmiyyete
uygun olmadığı meydândadır. Lügatda ise, mef’al vezninde olan kelimelerin, ef’al
vezninde kullanılmaları hiç görülmemişdir. Molla başı dedi ki:
—Lügat âlimlerinden Ebû Zeyd, Ebû Ubeydenin tefsîrinde
kullanıldığını bildiriyor. Ya’nî (Sizin mevlânızdır) sözünü (Size dahâ uygundur)
demişdir.
—Onun böyle demesi, sened olamaz, dedim. Çünki, bütün arab
âlimleri, Onun böyle demesini beğenmemişlerdir. Böyle demek doğru olsaydı,
(Filân sana evlâdır) yerine (Filân sana mevlâdır) demek doğru olurdu. Hâlbuki,
hiç doğru değildir, demişlerdir. Ebû Ubeydenin sözü, başka yollardan da red
edilmekdedir. Mevlâ yerine evlâ denilemiyeceğini anladık. Eğer denilebilir
dersek, yine mâlik olmak, kullanmak ma’nâlarına kullanılamaz. Belki (evlâ) demek
ta’zîm ve muhabbete evlâ, dahâ uygun demek olur. Kullanmak ma’nâsına olduğu
kabûl edilse bile, âyet-i kerîmenin ma’nâsına yine uygun olmaz. Âl-i İmrân
sûresinin altmışsekizinci âyetinin (İbrâhîme insanların evlâ olanı)
meâl-i şerîfinde, evlâ demek, İbrâhîm “aleyhisselâm”ı (kullanmak)dır denilebilir
mi? Burada, evlâ demek, olsa olsa, Onu sevmeğe dahâ uygun demekdir.
Bundan başka bu hadîs-i şerîfin sonundaki (Vâlî), sevmek
demekdir. Eğer, Resûlullahın yanında, (tesarrufa, kullanmağa dahâ uygun olmak)
demek olsaydı, o zemân (Onun tesarrufunda olanı) buyururdu. Böyle buyurmadığı
için tesarrufa uygun olmak değil, belki hazret-i Alîyi sevmek ve ona düşmân
olmakdan kaçınmak demek olduğu anlaşılır. Hattâ Ebû Nu’aym Ahmed bin Abdüllah
“rahime-hullahü teâlâ” [430 da İsfehanda vefât etdi] hazret-i Hasenin oğlu
Hasenden bildiriyor ki, bu Hasenden soruldu. (Ben kimin mevlâsı isem...)
hadîs-i şerîfi, hazret-i Alînin halîfe olmasını gösteriyor mu, dediler. Hasen
buna cevâb olarak, eğer Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bu hadîs-i
şerîf ile, hazret-i Alînin halîfe olmasını bildirmek isteseydi, (Ey insanlar! Bu
zât benim işlerimin velîsidir. Benden sonra, halîfe olacak budur. İşitiniz ve
itâ’at ediniz!) buyururdu. Allahü teâlânın ismine yemîn ederim ki, Allahü teâlâ
ve Onun Resûlü “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, Alînin halîfe olmasını
isteselerdi, Alî, bu emri yerine getirmeğe kalkışmaması ile böylece Allahü
teâlânın emrine karşı gelmesi ile, çok büyük günâh işlemiş olurdu, dedi.
Dinleyenlerden biri: Öyle ise Peygamberimiz (Ben kimin velîsi isem, Alî de
onun velîsidir) buyurmadı mı? deyince, Hasen, buna hayır, vallahi eğer
Resûlullah, Alînin halîfe olmasını isteseydi, nemâz kılmağı ve oruc tutmağı emr
eylediği gibi, bunu da, açıkça emr ederdi, dedi. İşte, Ehl-i beytin en ileri
gelenlerinden biri olan ve hazret-i Alînin torunu olan Hasenin bu sözleri, senin
sözlerinin bozuk ve yalan olduğunu açıkça göstermekdedir, dedim. Molla başı
susdu. Başka söze başladı.
9— Kıyâmet günü, her müslimâna dünyâ ve âhiret işlerinden sorulacağı gibi,
Alîyi ve çocuklarını sevmesinden sorulacağını gösteren hadîs-i şerîflere ne
dersiniz? Çünki, Alî bin Muhammed ibni Sabbâğ-ı mâlikî (855 [m. 1451] de vefât
etdi) (Füsûlül-mühimme) kitâbında, Elmenâkıb kitâbından alarak diyor ki,
İbnil-Müeyyedden işitdim. Birgün, Ebû Büreyde, Resûlullahın yanında oturuyordu.
Ebû Büreyde diyor ki, Resûlullah efendimiz, (Rûhum yed-i iktidârında bulunan
Allahü teâlâya yemîn ederim ki, kıyâmet günü, insanlardan ilk sorulacak şey,
ömrünü ne ile geçirdin, bedenini, ne yaparak eskitdin, malını nereden kazandın
ve nerelere verdin ve Resûlümü sevdin mi, soruları olacakdır) buyurdu.
Yanımda bulunan hazret-i Ömer, sizi sevmenin alâmeti nedir yâ Resûlallah, dedi.
Mubârek elini, yanında oturan hazret-i Alînin başına koyup, (Beni sevmek,
benden sonra bunu sevmekdir) buyurdu. Yine bu kitâbda diyor ki, hazret-i Alî
(Vallahi Nebiyy-i ümmî “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz, beni sevenlerin
mü’min olduklarını, sevmiyenlerin ise, münâfık olduklarını bildirdi) dedi. İşte,
kıyâmet günü, sevgisi herkesden sorulacak, bir zât, acabâ başkalarından dahâ
üstün ve halîfelik, başkalarından ziyâde kendisinin ve çocuklarının hakkı olmaz
mı, dedi.
—Mâlikî dediğin İbni Sabbâğ mâlikî mezhebinde değildir.
Kitâbları, yazıları gösteriyor ki, şî’î mezhebindedir. (Hârezm odunu) olarak
meşhûr olan ibni Müeyyedin de, şî’î olduğunu bütün âlimler bildirmekdedir. Zâten
başka vesîka aramağa hâcet yok. Şî’îlerden ba’zısı, hadîs-i şerîfleri değişdirip
büyük bir hadîs âliminin ismini koyuyor. Böyle yalanlarla, müslimânları
aldatmağa çalışıyor. Kitâblarda, doğrusu yazılı olan bir hadîs-i şerîfi, böyle
değişdirerek, başka dürlü bildiren kimsenin bir yalancı olduğu meydândadır.
İşte, bu hadîs-i şerîfin doğrusunu, imâm-ı Muhammed bin Îsâ Tirmüzî (209 da
tevellüd, 279 [m. 892] da vefât etdi) şöyle bildiriyor: (İnsana, kıyâmet günü
dört şeyden sorulacakdır. Ömrünü ne ile geçirdiği, ilmini ne yapdığı, malını
nereden kazandığı, cismini ne ile eskitdiği sorulacakdır). Taberânî de, bu
hadîsi bildiriyor ise de, son cümlesi yerinde, gençliği ne ile geçirdiği
yazılıdır. İşte, hadîs-i şerîfin doğrusu böyle bildirilmişdir. İçinde, Ehl-i
beyti sevmek ve hazret-i Ömerin adı yokdur. Bundan anlaşılıyor ki, İbni Sabbâğ
ile ibni Müeyyed yalan söylemişlerdir. Bununla berâber, burada, halîfeliği
anlatan hiçbir şey yokdur. Bu hadîs-i şerîfe doğru desek bile, olsa olsa, Ehl-i
beyti sevmeği göstermekdedir. Ehl-i sünnet mezhebi de, Ehl-i beytin hepsini, her
birini, bulundukları mevkı’lerine göre, az veyâ aşırı olmıyarak sevmeği emr
etmekdedir. Ehl-i sünnet olmak için, Ehl-i beyti, şânlarına uygun olarak sevmek
lâzımdır. Siz ise, bunları sevmeği anlatmak için islâmiyyete uymıyan öyle şeyler
bildiriyorsunuz ki, kalbinde zerre kadar îmân bulunan kimse, böyle şeyler
söyliyemez. Meselâ (Alîyi sevene hiçbir günâh zarar vermez) diyorsunuz. Bunun
gibi, hadîs de uyduranınız var. Meselâ, Peygamber efendimize, (Alînin şî’asına
kıyâmet günü, ne küçük günâhdan, ne de büyük günâhdan sorulmaz. Onların
kötülükleri, iyiliğe çevrilir) buyurdu diyerek iftirâ eden kimseye inanılır mı?
İbni Bâbeveyh uydurup (İbni Abbâs buyuruyor ki) diyerek, Peygamber efendimizin
gûya (Allah Alîyi sevenleri Cehennemde yakmaz) dediğini söylüyor. Yine (Alîyi
seven bir kimse, yehûdî veyâ hıristiyan olsa bile Cennete gireceklerdir)
sözlerine, hadîs diyerek herkesi aldatıyor. Böylece, uydurma sözleri, hadîsdir
diyerek, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimize iftirâ etmek
haksızlık değil midir?
[Ebû Ca’fer bin Bâbeveyhin kendi adı Muhammed bin Alîdir.
Şî’îlerin dört meşhûr fıkh ve tefsîr adamından biridir. Bir tefsîri ve
imâmiyyenin çok kıymet verdikleri fıkh kitâbı vardır. Horasanda tevellüd, 381
[m. 991] de öldü].
İftirâ yapmak, islâmiyyete de, akla da uymuyor. Allahü teâlâ,
Nisâ sûresinin yüzyirmiikinci âyetinde, meâlen (Kötülük yapan, bunun cezâsını
bulacakdır) buyuruyor. Zilzâl sûresinin son âyetinde meâlen, (Zerre
ağırlığı kadar kötülük yapan, bunun cezâsını görecekdir) buyuruldu. Haksız
iftirâlar yapmak, bu âyet-i kerîmelere uymuyor.
Bunlardan başka Ehl-i beyti sevmek, bir ibâdetdir. Bunun
kıymetli olması için, bütün ibâdetlerde olduğu gibi, önce îmân sâhibi olmak
lâzımdır. Enbiyâ sûresinin doksandördüncü âyetinde meâlen, (Mü’min olan
kimsenin yapdığı iyi işler..) buyuruldu. Yehûdî ve hıristiyan gibi, îmân
şerefine kavuşmamış kimselerin, yalnız Ehl-i beyti sevdikleri için Cennete
gireceklerini söylemek ve küçük ve büyük günâhların, bunların sevgisi ile,
iyilik, sevâb şekline döneceklerine inanmak, islâmiyyete uygun değildir. Şî’î
kitâblarında da yazıyor ki, Alî “kerremallahü vecheh” efendimiz kendi ehl-i
beytine her zemân, (Soyunuza güvenmeyiniz! İbâdet ve tâ’at yapmağa devâm ediniz!
Allahü teâlânın emrlerini yapmakdan zerre kadar sapmayınız!) buyururdu. Senin
yukarıdaki sözlerin, hazret-i Alînin bu nasîhatına ve buna benziyen dahâ nice
haberlere uymadığı için, hiç kıymeti olmaz. Dünyâ ve âhıret se’âdetlerinin ele
geçmesi için ve dünyâ işlerinin düzgün gitmesi için, herkesi günâh ve yasakları
işlemekden korkutmak, vazgeçirmek lâzım iken, (günâhlar, sevâb hâline
dönecekdir) demek, taban tabana zıd oluyor. Bu söz, kötü kimseleri ve hattâ
şî’îleri kötülük, günâh ve çirkin işleri yapmağa sürükler. Böylece dîni yıkar.
Biraz aklı olan kimsenin, bu sözlere inanmak şöyle dursun, dönüp bakmayacağı
meydândadır, dedim.
Bu sözümden sonra, toplantıda bulunanlar, hâzırlanmış olan
süâllerin sorulup, cevâb verilmesini istediler. Fekat, şî’îlerden birkaçı, molla
başıya, fârisî dil ile (Bu adamla çarpışmakdan sakın! Çünki, deniz gibi, derin
bir âlimdir. Sen ne kadar vesîka ileri sürdünse, o da cevâbını vererek susdurdu.
Sonra olabilir ki, şerefin ve kıymetin bozulur) dediler. Bunun üzerine, molla
başı bana bakarak güldü. Dedi ki:
—Sen, üstün bir âlimsin. Bunlara ve her şeye cevâb
verebilirsin. Fekat, Buhârâlı Bahrul’ ilm sözlerime cevâb veremez.
—Söze başlarken, Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ
aleyhim ecma’în” size cevâb veremiyeceklerini söylemişdiniz. Beni konuşdurmağa
mecbûr eden, bu sözünüzdür, dedim.
—Ben Îrânlı olduğum için, arâbî bilgilerde o kadar sermâyem
yokdur. Uygunsuz kelimeler kullanmış olabilirim. Öyle demek istememişdim, dedi.
—Senden iki şey sormak istiyorum. Âlimlerinizin hepsi bir
araya gelerek, buna cevâb veriniz, dedim.
—Nedir o sorular? dedi.
10—
Birincisi şudur: Şî’îler, Eshâb-ı kirâm için ne dersiniz?
—Eshâbın yalnız beşi hâric, ötekilerin hepsi, hazret-i Alîyi
halîfe seçmedikleri için mürted oldu. Dinden çıkdı. O beş sahâbî, Alî, Mikdâd,
Ebû Zer, Selman ve Ammâr bin Yâserdir, dedi.
—Eğer, böyle dediğiniz gibi ise, hazret-i Alî kızı Ümm-i
Gülsümü, hazret-i Ömere nasıl nikâh eyledi? dedim.
—İstemiyerek, zorla verdi, dedi.
—Allah için yemîn ederim ki, siz hazret-i Alîyi öyle
aşağılıyorsunuz ki, arab çocuklarından en alçağı, en küçüğü bile, bu kadar
aşağılığa râzı olmaz. Hazret-i Alîyi bu kadar kötülemek, çok alçak bir plânın
uygulanması için olduğu meydândadır. Allah bilir ki, arabların en alçağı, en
bayağısı bile ırzını, nâmûsunu korumak için canını verir. Nerede kaldı ki, bütün
arab kabîleleri arasında, soyu, sopu, erkekliği, şerefî, şânı hepsinden yüksek
ve üstün olan Hâşim oğullarından bir zât ve dolayısı ile bütün bu kabîle böyle
bir lekeyi, alçaklığı kabûl edebilir mi? En alçak kimselerin bile râzı olmadığı
bir işi, Allahın arslanı diye, adı bütün dünyâya yayılan şânlı, şerefli bir
kahramana nasıl yakışdırabiliyorsun?
—Cin kadınlarından birinin, Ömere âşık olup da, Ümm-i Gülsüm
şeklinde görünmesi de olabilir, dedi.
—Bu söz, öncekinden dahâ alçaklıkdır. Böyle şeyi, akl nasıl
uygun görür. Bu yola gidilecek olursa, islâmiyyetin bütün emrleri altüst olur.
Meselâ bir adam evine gelince, zevcesi buna, sen benim zevcim değilsin. Sen
cinnîlerdensin diyerek, adamı eve sokmaz. Adam iki şâhid getirse, şâhidleri de,
insan değildir, cindir diyerek kovar. Böylece, her ev, her yer karmakarışık
olur. Bir kâtil, bir hırsız, ben o adam değilim. Sizin dediğiniz kimse, cinnî
olabilir, diyerek, islâmiyyetin emrinin yapılmasına karşı gelir. Hattâ,
mezhebindeyiz dediğiniz Ca’fer Sâdık da “rahmetullahi teâlâ aleyh”, cinnî
olabilir, dedim. Molla başı şaşırdı. Susdu. Ben dedim ki, ikinci süâli
soruyorum:
11— Zâlim olan bir halîfenin emrleri şî’î mezhebinde, kabûl edilir mi?
—Sahîh değildir. Kabûl edilmez, dedi.
—Hazret-i Alînin oğlu olan Muhammed bin Hanefiyyenin annesi
kimdir? dedim.
—Ca’fer kızı Hanefiyyedir dedi.
—Bu Hanefiyyeyi esîr alan kimdir? dedim.
—Ben bilmem, dedi.
Hâlbuki, bildiği hâlde bilmem diye, sözü kesmek istedi. Orada
bulunanlardan birkaçı, Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” esîr aldığını
söylediler.
—Evlenirken dikkatli davranmak lâzım olduğunu herkes bilir.
Hak üzere imâm ve meşrû olarak halîfe değildir dediğiniz, Ebû Bekr gibi bir
zâtın esîr eylediği bir câriyeyi nikâh edip, bundan çocuk yapmağı, hazret-i Alî
“radıyallahü teâlâ anh”, nasıl câiz gördü? dedim.
—Belki, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” bunun kendisine
hediyye edilmesini, yakınlarından istedi. Bunlar da, câriyeyi kendisine nikâh
etmiş olabilirler, dedi.
—Bu sözü isbat etmek lâzımdır. Molla başı hiç birşey
diyemedi. Biraz sonra dedim ki:
Uzun çatışma olmasını önlemek için, âyet-i kerîme ve hadîs-i
şerîf okumadım. Çünki hadîsin doğru olduğuna inanılmaz, her iki tarafın inandığı
vesîkaların söylenmesi lâzımdır, denir. Söz uzar gider.
Bu sırada, konuşmaların ceryânını doğru olarak şâha
bildirdiler. Bunun üzerine, Îrân, Buhâra ve Efgan âlimleri ile birleşerek, küfre
sebeb olan şeylerin hepsini ortadan kaldırarak, karâr yazılmasını ve şâha vekîl
olarak bu üç millet âlimlerine benim reîs olmaklığımı emr eyledi. Çadırlardan
çıkdık. Efganlılar, özbekler, acemler, parmakları ile beni gösteriyorlardı. Îrân
âlimlerinden yetmiş kişi, imâm-ı Alînin “kerremallahü teâlâ vecheh” mubârek
türbesi arkasında toplandı. Îrân âlimlerinin başında, molla başı Alî ekber
vardı.
Molla başı, Buhârâ âlimi Bahr-ul’ilm, molla Hâdî hocaya beni
göstererek dedi ki, bu zâtı bilir misin? Hayır bilmiyorum, dedi. Bu zât, Ehl-i
sünnet âlimlerinin büyüklerinden Süveydî zâde şeyh Abdüllah efendidir. Bu
toplantımızda bulunmasını ve şâh tarafından vekîl olarak, üzerimize hâkim olmak
üzere gelmesini şâh, Ahmed pâşadan istemişdi. Eğer sözbirliğine varırsak,
hepimizin üzerine şâhid olacak ve bizim için, öylece hükm verecekdir. Şimdi,
küfre sebeb olan şeyler ne ise, hepsini ayıralım. Bunları onun yanında ortadan
kaldıralım. Ebû Hanîfe zâten bize kâfir demiyor. Bununla berâber, bu yolda
derince düşünelim. (Şerh-i mevâkıf) kitâbı, İmâmiyye mezhebinde olanlara
kâfir demiyor. Ebû Hanîfe “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Fıkh-ı ekber)
kitâbında, kıbleye karşı nemâz kılanlara kâfir demeyiz, buyurdu. (Şerh-i
hidâye) kitâbında da diyor ki, İmâmiyye fırkası, müslimân fırkalarındandır.
Bununla berâber, sonra gelenleriniz bize kâfir dedi.
Bizim sonra gelenlerimiz de, size kâfir dedi. Yoksa, biz de
kâfir değiliz, siz de değilsiniz. Şimdi, sonra gelenlerinizin bize kâfir
demelerine sebeb olan sözlerimizi bildiriniz de, böyle sözlerden vazgeçelim,
dedi.
Hâdî hoca dedi ki, Şeyhaynı ya’nî Ebû Bekr ile Ömeri
“radıyallahü teâlâ anhümâ” söğdüğünüz için kâfir oluyorsunuz.
Molla başı dedi ki, Şeyhaynı söğmekden vazgeçdik.
Hâdî hoca:
—Eshâb-ı kirâma “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”, sapık,
kâfir demekle de kâfir oluyorsunuz, dedi, Molla başı:
—Eshâb-ı kirâmın hepsi müslimândır ve âdildir “radıyallahü
anhüm” diyoruz dedi.
—Müt’a nikâhına da halâl diyorsunuz.
—O, harâmdır. Onu, ancak, alçaklar yapar.
—Hazret-i Alîyi, hazret-i Ebû Bekrden üstün tutarak halîfe
olmak, Alînin hakkı idi diyorsunuz.
—Peygamberden “sallallahü aleyhi ve sellem” sonra insanların
en üstünü Ebû Bekr-i Sıddîkdır. Bundan sonra, hazret-i Ömerdir. Bundan sonrası
hazret-i Osmândır. Bundan sonra hazret-i Alîdir “radıyallahü anhüm ecma’în”.
Bunların halîfe olmaları da, bu sıra iledir, dedi. Bahr-ul’ ilm sordu:
—İ’tikâdda mezhebiniz nedir? Molla başı:
—İ’tikâdımız Ebülhasen-i Eş’arî mezhebidir.
—Şimdi, halâl ve harâm olduklarını bilmek lâzım olan şeylere,
doğru olarak inanmak, ya’nî halâla harâm, harâma halâl dememek lâzımdır.
—Bu şartı kabûl etdik, dedi. Bahr-ul’ ilm dedi ki:
—Ehl-i sünnetin dört mezhebinin, sözbirliği ile harâm dediği
şeyleri yapmamak lâzımdır.
Molla başı, bunu da kabûl etdik, dedi.
Sonra ilâve ederek, bunların hepsini kabûl etdik. Şimdi,
bizim İslâm fırkalarından olduğumuzu söylermisiniz dedi. Bahr-ul’ ilm, biraz
durdukdan sonra dedi ki:
—Şeyhaynı söğen kâfir olur.
—Şeyhaynı “radıyallahü teâlâ anhümâ” söğmekden vazgeçdik.
Başka şartları da kabûl etdik. Artık bizi müslimân saymaz mısınız? Bahr-ul’ ilm
yine:
—Şeyhaynı söğmek küfrdür, dedi. Bundan maksadı, Şeyhaynı
söğenin tevbesi, hanefî mezhebine göre kabûl olmaz. Acemler de, eskiden,
Şeyhaynı söğüyorlardı. Kâfir olmuşlardı. Şimdi söğmekden vazgeçmeleri,
kendilerini küfrden kurtarmaz demek idi. Efgan müftîsi molla Hamza dedi ki:
—Ey Hâdî hoca! Acemlerin, bu toplantıdan önce, söğdüklerine
sened var mıdır?
—Hâdî hoca cevâb vererek, delîl yokdur, dedi.
Molla Hamza:—İşte, bundan sonra da, söğmiyecekleri için,
müslimân olamaz demeye sebeb nedir?
Hâdî hoca -Eğer böyle ise, müslimândırlar. Halâl ve harâmda,
iyide kötüde birleşdik demekdir, dedi. Bunun üzerine, hepsi ayağa kalkarak,
müsâfeha etdiler ve bana dönerek şâhid ol dediler ve dağıldık. Şevvâlin yirmi
dördüncü çarşamba günü akşam üstü idi. Etrâfımızda, on bin kadar acem toplanmış,
bize bakıyordu.
Âdet üzere, gece sâat dörtde, i’timâdüddevle, şâhın yanından
gelip, bana dedi ki:
—Şâh hazretleri, size teşekkür edip, selâm gönderdiler. Yarın
da toplanarak, varılan karârın yazılmasını ve toplantıda bulunan âlimlerce imzâ
edilmesini emr eylediler. Sizin de, yazının üstüne imzâ koyarak şâhid olmanızı
ricâ ediyorlar. Peki iyi, dedim.
Perşembe günü, öğleden önce, toplantı yerine gitdim. Merkad-i
Alîden “radıyallahü teâlâ anh” uzaklara kadar altmışbin kadar acem toplanmışdı.
Oraya varıp oturunca, uzun bir kâğıd getirildi. Molla başının emri ile, Müftî
aka Hüseyn okudu. Fârisî idi. Türkçesi şudur:
Allahü teâlânın âdeti ve hikmeti şöyledir ki, emrlerini
yasaklarını bildirmek için, insanlara Peygamberler göndermişdir. Peygamberler
arasında, sıra Peygamber-i zîşânımız (MUHAMMED MUSTAFÂ) “sallallahü
aleyhi ve sellem” hazretlerine geldi. Peygamberlerin sonuncusu olarak, Allahü
teâlânın emrlerini ve yasaklarını bildirip, vazîfesini yapdıkdan sonra, vefât
etdi. Bundan sonra Eshâb-ı güzîn, Ebû Bekr-i Sıddîkın üstünlüğünü, iyiliklerini,
işlerinin sâlih olduğunu düşünerek, halîfeliğe en haklı olduğunda sözbirliği
ederek ve birleşerek, onu seçdiler. Seçenler arasında hazret-i Alî de vardı. Bu
da, zorlanmadan, korkutulmadan, isteği ile seçdi. Böylece, onun hilâfeti,
Eshâb-ı kirâmın hepsinin birleşmesi ile ve sözbirliği ile oldu. Onu seçen
Eshâb-ı kirâmın hepsi, âdildir “radıyallahü teâlâ anhüm”. Kur’ân-ı azîm-üş-şânda
(Muhâcirler ve Ensâr, herkesin önünde, üstünde olanlar...) ve (Sana
ağaç altında söz veren mü’minlerden Allahü teâlâ, elbette râzı oldu)
meâlindeki âyet-i kerîmeler ile medh edildiler. Bunlar için Fahr-i âlem
“sallallahü aleyhi ve sellem” de, (Eshâbım gökdeki yıldızlar gibidir.
Hangisine uyarsanız, hidâyete kavuşursunuz!) diye övmüşlerdir.
Ebû Bekr-i Sıddîkdan sonra, Onun ta’yîn buyurduğu Ömer Fârûk
hazretleri halîfe oldu. Hazret-i Alî de, bunu seçenler arasında idi. Hazret-i
Ömer, vefât ederken, altı kişiyi gösterdi. Bunlar kendi aralarından birini
seçsin buyurdu. Bu altı kişiden biri, hazret-i Alî idi. Beşi, sözbirliği ile
hazret-i Osmânı halîfe seçdi. Hazret-i Osmân, kimseyi göstermiyerek şehîd
oldukdan sonra, bütün Eshâb sözbirliği ile, hazret-i Alîyi halîfe seçdi. Bu
dördü bir arada yaşadıkları zemân, aralarında, hiç bir geçimsizlik, hiçbir
çatışma olmadı. Hep, birbirlerini severler, medh ve senâ ederlerdi. Hattâ,
hazret-i Alîye, Şeyhaynı sorduklarında, bu iki zât, âdil ve haklı olarak
seçilmiş imâmlardır buyurmuşdu. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk da, halîfe olunca,
içinizde Alî de bulunduğu hâlde, beni seçdiniz mi? dedi.
Ey acemler! Dört halîfenin üstünlükleri ve hilâfetleri, işte
bu sıra üzeredir. Herkim bunları söğerse, kötüler, lekelemeğe dil uzatırsa,
çoluk çocukları ve kanı şâha halâl olacakdır. Öyle kimseler, Allahın ve
meleklerin ve kitâb ve Peygamberlerin la’netinde olsun! Binyüzkırksekiz (1148)
yılında Megan meydânında beni şâh yapdığınız zemân, size şartlar vermişdim.
Şimdi bu şartı da ekliyorum ki, ben Şeyhaynı söğmeyi yasak ediyorum. Siz de,
elbette vazgeçmelisiniz! Herkim, bu çirkin, söğme işine bulaşırsa, çoluğu çocuğu
esîr edilecek, malı ve mülkü elinden alınacakdır. Kendisi de öldürülecekdir.
Îrân memleketinde önceleri, Şeyhaynı söğmek alçaklığı yokdu. Şâh İsmâ’îl Safevî
ile onun yolunda giden çocukları, bu çirkin işi meydâna çıkardı. Üçyüz sene
kadar sürdü.
İşte böyle hâzırlanan ahdnâmeyi, ya’nî sözleşmeyi âlimlerin
hepsi imzâladı ve mührledi. Sonra Nâdir şâhın bütün millete karşı çıkardığı
(fermân-ı âlî) okundu ki, türkçesi şudur:
ileri