DOKUZUNCU RİSÂLE
BİR DİN CÂHİLİNE CEVÂB
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyuruyor ki,
(Her çocuk, dünyâya, müslimân olacak şeklde temiz rûhlu gelir. Sonra, bunları
anaları, babaları dinsiz yapar). Bundan anlaşılıyor ki, çocuklara
müslimânlığı öğretmek lâzımdır. Onların temiz rûhları müslimânlığa elverişlidir.
Müslimânlığı öğrenmiyen çocuk, din düşmanlarının yalanlarına, iftirâlarına
aldanarak, müslimânlığı yanlış anlar. Onu gericilik, kötülük sanır. Hiç din
bilgisi almamış, müslimânlığı anlamamış bir din câhili, islâm düşmanlarının
tuzaklarına düşerse, İslâmiyyeti bambaşka, büsbütün tersine birşey olarak
öğrenir. Aldığı zehrli aşıların, küstâhca uydurulan yalanların kurbanı olur.
Dünyâda huzûra kavuşamaz. Âhıretde de, sonsuz felâketlere, azâblara yakalanır.
İslâm düşmanlarının, gençleri aldatmak için, ne kadar âdî, ne
kadar alçak iftirâlar uydurduklarını, her müslimânın, hattâ her insanın bilmesi
lâzımdır. Bu yalanlara aldanıp, felâkete sürüklenmemek için de, islâmiyyetin
üstünlüğünü, ilme, fenne, ahlâka, sıhhate hizmet etdiğini, çalışmağı,
ilerlemeği, birleşmeği, sevişmeği emr eylediğini anlamak lâzımdır. İslâmiyyeti
doğru ve iyi anlamış olan akllı, uyanık, kültürlü bir kimse, islâm düşmanlarının
yalanlarına aldanmaz. Onların, din câhili, bilgisiz, aldatılmış bir zevâllı
kimse olduklarını görerek, kendilerine acır. Onların, bu felâketden
kurtulmalarını, doğru yola gelmelerini diler. [(İngiliz Câsûsunun İ'tirâfları)
kitâbımızı okuyunuz!]
Böyle aldatılmış bir din câhilinin, almış olduğu zehrli
iftirâları etrafına saçmak, kendini sonsuz felâkete sürükliyen rûh hastalığını,
sağlam rûhlara da aşılayarak, iyi insanları bozmak, dejenere etmek için,
hayâsızca karaladığı birkaç yaprak elimize geçdi. Doğruyu, iyiliği, fazîleti
kötüliyen bu yazıları görenler, yazarının etiketine aldanarak, bunların bir
incelemeye, bir bilgiye dayandığını, bir değer taşıdığını sanabilir. Bu
düşüncenin üzüntüsünü gidermek için, o iğrenç iftirâlardan birkaçını alıp
karşısına doğrusunu yazmak uygun görüldü. Aşağıda oniki maddede yazılı alçakça
düzülmüş iftirâları ve bunların doğrusunu okuyan temiz rûhlu gençler, islâm
düşmanlarının taktiklerini, oyunlarını açıkca anlıyacak, kendilerine ilerici
diyen, o kara kafalı, habîs rûhlu kâfirleri yakından tanıyacakdır:
1 — Cem’iyyet hayâtına karışmış dînî düşünce ve metod, cem’iyyetin
gelişmesini önliyen zincir gibi imiş.
Cevâb: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Hiç ölmiyecekmiş gibi
dünyâ işlerinize çalışınız!) buyuruyor. İmâm-ı Münâvînin bildirdiği hadîs-i
şerîfde, (Elhikmetü dâlletül-mü’min) buyuruyor. Ya’nî, (Hikmet, fen
bilgileri, mü’minin gayb etdiği malıdır. Nerde bulursa alsın!) buyuruyor.
İslâm dîninin, cem’iyyetlerin kalkınmasını desteklediğini, medeniyyete ışık
tutduğunu, dost düşman bütün ilm adamları, sözbirliği ile söylemekdedir. Meselâ,
İngiliz lordlarından Lord Davenport, Londrada basılan, İngilizce (Hazret-i
Muhammed ve Kur’ân-ı kerîm) ismindeki kitâbında, ikinci kısmı ikinci faslı,
birinci sahîfesinde, (İlme ve irfâna, müslimânlardan dahâ derin saygı gösteren
bir millet gelmemişdir) sözü ile başlıyarak, islâmiyyetin cem’iyyetlerin
ilerlemesine, yükselmesine önderlik etdiğini, misâllerle, vesîkalarla uzun
anlatmakdadır.
Amerikada, Teksas Teknik Üniversitesi profesörlerinden,
Amerikan târîhcisi Dr. Kiris Traglor, [m. 1972] senesinde büyük bir topluluğa
yapdığı konuşmasında, Avrupa rönesansının ilhâm ve gelişme kaynağının islâmiyyet
olduğunu, müslimânların, İspanyaya ve Sicilyaya gelerek, bugünkü modern teknik
ve gelişmenin temellerini atdıklarını söylemiş ve fende ilerlemenin, kimyâda,
tıbda, astronomide, denizcilikde, coğrafyada, kartografya ve matematikde terakkî
etmekle mümkin olduğunu ve bu bilgileri, Avrupaya, Kuzey Afrika ve İspanya yolu
ile, müslimânların getirdiklerini bildirmişdir. Eğer müslimânlar, bilgilerini
kıymetli tirşe kâğıdlara ve papirüslere yazmasalardı, bugünkü modern basın nasıl
meydâna gelirdi ve fâideli olabilirdi, demişdir. Yukarıdaki yazıyı, Pâkistânda
çıkan, haftalık (İslâm dünyâsı) gazetesinin, 26 Ağustos 1972 sayısından
aldık. İlmde, kuru bir etiketden başka nasîbi olmıyan bir ahlâksızın, câhil bir
islâm düşmanının yalanları, bu hakîkati elbette örtemez. Güneş balçıkla
sıvanamaz.
2 — Devleti din zincirinden, din kösteğinden kurtarmak gerekmiş. Muâsır batı
medeniyyetine ulaşabilmek için, gerçek bir layıklık sistemine kavuşmak lâzımmış.
Cevâb: İslâmiyyetde, ilm, ahlâk, doğruluk, adâlet üzerine dayanan ve tam
liberal olan demokratik devletler kurulmuşdur. Devleti, siyâset canbazlarının
elinde oyuncak olmakdan korumakdadır. Kapitalistler, diktatörler ve komünist
uşakları, böyle bir serbest sistemi, kendi zulm, işkence ve ahlâksızlıkları
için, bir zincir, bir köstek gibi görürler. Kâtiller, hırsızlar, nâmûssuzlar,
adâleti, cezâ kanûnlarını, kendileri için bir zincir olarak görür. Layıklığı din
düşmanlığı olarak kullanan ve bu kelimenin gölgesi altında islâmiyyeti yıkmağa
çalışan bir kâfirin, câhilliğini, ahmaklığını anlatmağa lüzûm yokdur. Bu adam,
din ile devleti birbirinden ayırmağı değil, dîni yok etmeği istemekdedir.
Devletin, milletin, gelişmesini, ilmden, fenden, çalışmakdan, ahlâkdan
beklemeyip de, bütün bu fazîletleri temsîl eden islâmiyyeti yok etmekde arayan
ve batının ahlâksızlığına, pisliğine ve egoistliğine imrenen bir kara kafada,
akl ve ilm bulunmadığı gibi, ahlâk yoksunu olduğu da anlaşılmakdadır.
3 — Halkı, hâlâ, islâmın kanâ’atkârlık felsefesi ile uyutup, ferdleri,
haklarını istemez hâle getirmekden ümmîdleniyorlar. Bunlar, komünizmi önlemek
behânesi ile, milletdeki kölelik ve âhıret fikrini savunuyorlar. Kanâ’atkârlık
ise, bir istismâr bezirgânlığının ifâdesidir. İslâmcılar bu bezirgânlığın
propagandasını yapıyorlar, diyor.
Cevâb: (İslâmın kanâ’atkârlık felsefesi) demek gibi saçma söz az bulunur.
Felsefenin ne demek olduğunu (Herkese Lâzım Olan Îmân) kitâbının (İslâm
dîni ve diğer dinler) kısmında anlatmışdık. İslâmiyyetde felsefe olamıyacağını
açıklamışdık. Böyle yanlış sözler, sâhibinin, islâmiyyetden ve felsefeden haberi
olmadığını, kelime kalıblarını ezberleyip, islâmiyyete karşı olan düşmanlığını
yaymak için, ma’nâlarından gâfil olduğu kelimelerin yığınını yapdığını
göstermekdedir. İslâm düşmanları, asrlardan beri, din adamı şekline girip,
tahrîbatını din adamı maskesi altında yapıyorlardı. Bugün ise, meslek, san’at
adı verilen kılıklara giriyorlar, geçer akça olan bir etiket elde ederek
saldırıyorlar. Müslimânları aldatmak için, fen adamı şekline girerek, fenne
uymıyan sözlerini, fen bilgisi olarak söyliyen yalancılara (Fen yobazı)
denir. Kanâ’atkârlığı, yalnız İslâmiyyet değil, her milletin ahlâk kitâbları
övmekdedir. Kanâ’at demek, bu fen yobazının uydurduğu gibi, hakkından vaz
geçmek, uyuşuk olmak değildir. Kanâ’at, hakkına, kazandığına râzı olup,
başkasının hakkına saldırmamak demekdir. Bu ise, insanları uyuşdurmaz.
Çalışmağa, ilerlemeğe teşvîk eder. İslâm dîni, bu yobazın uydurduğu gibi,
köleliği savunmaz. Köle âzâd etmeği emr eder. Kölelik, islâmiyyetde değil, dikta
rejiminde ve komünistlerde vardır. Âhıretin varlığını, ilâhî kitâblar,
mu’cizeleri görülen Peygamberler haber vermekde ve akl-ı selîm, ilm ve fen, bunu
red edememekdedir. Bu sapık câhilin sözü ise, yalnız hissî, inâdî bir
saçmalamadır. Hiçbir habercisi olmadığı gibi, ilmî, fennî bir dayanağı da yokdur.
Âhıretin varlığına inanmak, cem’iyyetlerde, memleketlerde; nizâma, adâlete,
sevişmeğe, birleşmeğe sebeb olmakdadır. İnanmamak ise, serserîliğe, başı
boşluğa, mes’ûliyyet hissinin gitmesine, menfe’at düşkünlüğüne, ayrılığa,
düşmanlığa yol açmakdadır. Fâideli şeye inanmak elbette iyidir. Senedsiz,
dayanaksız ve fâidesiz şeyden kaçınmak ise, akla uygun ve lâzımdır. İslâmiyyet,
istismâr edilmeği, hakkını aramamağı red eder. İstismârcılık günâh olduğu gibi,
kendisine zarar verilmesine râzı olmak da, câiz değildir. İslâmiyyetde,
câhillik, tenbellik, hakkını aramamak, aldanmak özr değildir, suçdur.
(Zararına râzı olana acınmaz) sözü meşhûrdur. İslâmiyyetde istismârcılık
nasıl olur? İlmi ve vicdânı olan, bunu nasıl söyliyebilir? Bunu söyliyen câhil,
kul hakkını bildiren âyet-i kerîmeleri ve çeşidli hadîs-i şerîfleri acabâ hiç
duymamış mı? Bilmemesi, duymaması kendisine özr olmaz!
4 — Doğu, dîne gömülüp afyonlaşmış, uyuşuk olmuş, îmân sâhibi olmak, esîrlik
imiş.
Cevâb: İslâmiyyetin, aktif, çalışkan, âdil, kahramân milletler meydâna
getirdiğini ve Eshâb-ı kirâmın üstünlüklerini, her târîh okuyan açıkça görür.
Bunu gösteren binlerle misâl, milyonlarla kitâb meydândadır. Ne yazık ki, kör
olan, güneşi görmez. Körün görmemesi, güneş için bir kusûr olur mu? Dost, düşman
bütün akl ve kültür sâhiblerinin hayran kaldığı bu yüce dîne, se’âdet ve
medeniyyet kaynağına, bir câhilin, bir aldanmışın dil uzatmasının ne kıymeti
vardır? Söz ve yazı, sâhibinin aynasıdır. Çok kimse, düşmanına kızdığı zemân,
onda kendindeki kötülüklerin bulunduğunu söyler. Her kabdan, içinde bulunan
sızar. Alçak olanın sözleri ve kelimeleri de, kendi gibi olur. O çirkin sözlerin
karşısında kalanlar, pisliğe düşen pırlantaya benzer. Bir kötü kimsenin
islâmiyyete saldırmasına şaşılmaz. Bu yersiz ve saçma iftirâları doğru sanıp,
aldanarak felâkete düşenlere şaşılır. Bu iftirâlara cevâb vermeğe değmez. Kör
olana, güneşin varlığını anlatmağa uğraşılmaz. Safrası, karaciğeri bozuk olana,
şekerin tatlı olduğunu anlatmak fâide vermez. Bozuk, habis rûhlara kemâlât,
üstünlükler anlatılamaz. Bunlara cevâb vermek, başkalarının bunlara aldanmasını
önlemek içindir. İlâc, hastaları ölümden korumak içindir. Ölüleri diriltmek için
değildir.
İslâmiyyetin, medeniyyete ışık tutduğunu öven milyonlarca
yazıdan ikisini bildirelim. Hem de kötülediği, beğenmediği doğudan değil,
imrendiği batılılardan seçerek yazalım. Mocheim diyor ki, (Onuncu asrdan beri,
Avrupada yayılan fen bilgilerinin, fizik, kimyâ, astronomi ve matematiğin, islâm
mekteblerinden alındığı ve hele Endülüs müslimânlarının Avrupanın üstâdı
oldukları muhakkakdır. Romalılar, Gotlar, İspanyaya hâkim olmak için ikiyüz sene
uğraşmışlardı. Hâlbuki müslimânlar, bu yarımadayı yirmi senede ele geçirdi.
Pirene dağlarını geçerek Fransaya kadar yayıldılar. Müslimânların ilm, irfân,
ahlâk bakımından üstünlükleri, silâhlarının te’sîrinden dahâ az değildi).
Davenport diyor ki, (Avrupa, bugün de müslimânlara medyundur. Hazret-i Muhammed
“aleyhisselâm”, (Şan, şeref ve üstünlük, mal ile değil, ilm ve irfân ile
ölçülür) demişdir. İslâm devletleri, asrlarca, en muktedir ellerle idâre
edilmişdir. Müslimânların üç kıt’a üzerine yayılması, târîhin en şerefli
zaferleri olmuşdur). Jean Mocheim alman din adamı ve târîhcisi olup 1169 [m.
1755] de vefât etmişdir.
Bu câhil, rûh hastası, yazılarında, doğu dîne gömülerek
afyonlandı, diyor. İngiliz lordu Davenport gibi müslimân olmıyan tarafsız
yazarlar ise, vicdanları ile diyor ki, (Batıda Endülüs müslimânları, ilm, fen
tohumlarını saçarken, doğuda Mahmûd-i Gaznevî ilm ve irfânı yayıyordu.
Memleketi, fen adamlarının kaynağı olmuşdu. İslâm hükümdârı, üretimi artdırıyor,
kaynaklardan topladığı serveti, iyi yerlerde memleketin ilerlemesinde
kullanıyordu. Doğuda huzûr, medeniyyet böyle ilerlerken, Fransanın (yedinci
Louis)si, Vitri şehrini ele geçirince yakdırdı. Binüçyüz insan da berâber
yanmışdı. O zemân İngilterede iç savaşlar ölüm saçıyordu. Toprak ekilmemiş,
herşey tahrib edilmişdi. Ondördüncü asrda, İngiliz, Fransız muhârebeleri, o
kadar feci’, o kadar yıkıcı idi ki, târîhde benzeri görülmemişdi. Doğuda, islâm
memleketlerinde ise 752 [m. 1351] de Delhî hükümdârı olan üçüncü Fîrûz Şâh
Tuğluk “rahmetullahi teâlâ aleyh”, ölüm târîhi olan 790 senesine kadar, nehrler
üzerinde elli sed ve ayrıca kırk câmi’, otuz mekteb, yüz hân, yüz hastahâne, yüz
hamâm, yüzelli köprü yapdı. Kanal açdı. Hindistânda şâh Cihânın bütün memleketi
huzûr ve se’âdet içinde idi. Mühendis Alî Murâd hâna, Delhî kanalını yapdırdı.
Şehrin her yerine mermer fıskıyeler, şâdırvânlar, hamâmlar yapıldı. Her evde
sular akıyordu. Memleket emniyyet içinde idi).
5 — Din, bir kaderciliğin, bir kanâ’atkârlığın ifâdesi imiş. Ezilenleri,
açları uyuşduran bir âhıret fikri imiş. Âhıret ni’metlerine kavuşmak için,
bunları dünyâda fazla istememek lâzım imiş. Yaşamak sevinci ve ihtiyâcı,
kanâ’atcılığı ve kaderciliği parçalamış ve dahâ iyi, dahâ çok kazanmak için
mücâdeleyi doğurmuş. Dinler, donmuş, kalıplaşmış âdetlere bağlı sistemlere karşı
olanlardan korkarlar diyor. Din afyonu, insanı silik, ısyânsız, yaşamasız
kılarmış.
Cevâb: Böyle yalan sözlere, iğrenç iftirâlara cevâb vermeğe değmez. Çünki,
doğrusunu bilen akllı kimse, bunlara aldanmaz. Fekat islâm düşmanları, aklları
yok ise de, kurnaz olduklarından, gençleri aldatabilmek için, onları lüzûmsuz,
fâidesiz şeylerle meşgûl ederek, nefse hoş gelen, şehvete uygun afyon yutdurarak,
din bilgileri öğrenmelerine mâni’ oluyorlar. Böyle oyalanarak, uyuşdurularak
câhil bırakılan ma’sûm zevâllıların, yukarıdaki yalanlara aldanmamaları,
felâkete düşmemeleri için, hakîkati kısaca yazmak yerinde olur. (Se’âdet-i
Ebediyye) kitâbımızı iyi okuyan, bahtiyâr bir genç, İslâmiyyeti doğru
olarak, iyice öğrenir. Hiçbir iftirâya aldanmaz. Bunun içindir ki, Peygamberimiz
“sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz, (İlm sâhibi olan, müslimân olur.
Câhil olan, din düşmanlarına aldanır) buyururak, bilgili olmağı tavsiye
buyurmakdadır.
Evet din, kadere inanmak ve kanâ’at etmekdir. Fekat kader, bu
zevallı câhilin zan etdiği gibi çalışmamak, fazla istememek değildir. Kader,
insanların ne yapacağını, Allahü teâlânın önceden bilmesi demekdir. Allahü teâlâ,
çalışmağı emr ediyor. Çalışanları övüyor. Nisâ sûresi, doksandördüncü âyetinde
meâlen, (Cihâd edenler, çalışanlar, uğraşanlar, oturduğu yerde ibâdet edip
cihâd etmiyenlerden dahâ üstündürler, dahâ kıymetlidirler) buyuruldu.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Çalışıp kazananları Allahü teâlâ
sever) buyuruyor. (Se’âdet -i Ebediyye) kitâbımızın fihristinde, (Kesb
ve ticâret) maddesi bulunup okunursa ve târîh gözden geçirilirse,
İslâmiyyetin, çalışmak, kazanmak dîni olduğu iyice anlaşılır. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem”, (İki gün bir derecede bulunan, ilerlemeyen
aldandı) buyurarak, hergün ilerlemeği, yükselmeği emr ediyor. (İşlerinizi
yarına bırakmayınız. Sonra yok olursunuz!) ve (Yabancı dil öğrenin.
Düşmanın şerrinden böylece kurtulursunuz!) buyuruyor.
Âhıret ni’metlerini düşünmek çalışmağı önler demek, çok
insâfsızlık, çok alçaklıkdır. (Çalışıp kazanan kimse, âhıret günü ayın
ondördü gibi parlak olacak) ve (Âlimlerin uykusu ibâdetdir) ve (Halâl
kazanın ve hayrlı yerlere harc edin) ve (Din kardeşine ödünç verenin,
günâhları afv olur) ve (Herşeye ulaşdıran yol vardır. Cennete kavuşduran
yol ilmdir) hadîs-i şerîfleri, çalışıp kazanmağı ve dünyâda iyi yoldan
kazanıp, iyi yere verenlerin, âhıreti kazanacağını bildirmekdedir. Din,
insanları, ısyân etmekden men’ edermiş. Bunun için afyon imiş. Yazarın din ve
medeniyyet anlayışını, bu saçmalamaları, pek iyi açıklamakdadır. Böyle sözlerin,
bir ilmin, bir fikrin ifâdesi olmadığı meydândadır. Körü körüne, bir din
düşmanlığı yaparak, komünist düşünceli şeflerin gözüne girip, bir köşe kapmak
için olan bezirgânlıkdan başka birşey değildir. Dünyâlık ele geçirmek için,
dinlerini verenlere (Din yobazı) denir. Yobazlar, dâimâ aldanmış,
felâkete sürüklenmişlerdir. Yaranmak istedikleri şefleri, her fânî gibi,
koltukdan düşmüş, inanmadıkları, kafa tutdukları, yüce Allahın adâleti katına
çıkarak, sonsuz azâblara yuvarlanmışlardır. Yaltakcıları, bunları unutmuş, başka
partilere geçmişler. Çıkarları için, başka fânîlere tapınmağa başlamışlardır.
6 — Çöl kanûnlarının hâkim kılındığı arab ülkelerinde, maddiyâta,
materyalist felsefeye hücûm etmekdedirler, diyor.
Cevâb: Eskiden din düşmanları, tesavvuf büyüklerinin kıymetli sözlerinden
birkaçını ezberleyip, ma’nâlarını anlamadan, bunları ulu orta yazar, söyler,
tarîkatcilik yaparlar, gençleri tuzaklarına düşürürlerdi. Şimdi ise, islâm
düşmanları, batılı fen, fikr adamlarının sözlerinden birkaçını ezberleyip, palto
tutarak, kadeh doldurarak, çanak yalıyarak, bir etiket alıyor, bir köşe
kapıyorlar. Kendilerine ilm adamı, kültürlü pozu vererek ezberledikleri
kelimeler içine, islâm düşmanlığını kusuyor, gençliğin önüne sürüyor ve bunları
masonların, komünistlerin cici maması gibi göstererek, müslimân yavrularını
aldatmağa yelteniyorlar.
Kendisinde fen bilgisi olmayıp, gayrı meşrû’ yollarla bir
etiket, bir diploma ele geçirerek, fen adamı maskesi altında, islâmiyyete
saldıran soysuzlara (Fen yobazı) denir. Bir vakt, fen yobazlarından biri,
eline geçirebildiği etiket sâyesinde, bir koltuk sâhibi olmuş. Milletin,
kendisini adam yerine almadıklarını görünce, bir toplantı yapmış, köylüleri ve
din adamlarını toplayıp, (materyalist felsefe), (ilerici aydın kişi), gibi
kelimeleri savurmağa başlamış. Herkesin din adamlarını saydığını, kendisine
aldırış edilmediğini görünce, köpürmeğe başlamış. Pis huylarını, kötü
düşüncelerini ortaya koyan, aşağı kelimeler kullanmış. Bu arada, din adamlarına
işâret ederek, (Avrupa görmiyen eşekdir) demiş. Müftî efendinin sabrı tükenerek:
(Peder-i âlîniz Avrupaya teşrîf etdiler mi beyefendi?) demiş. Kaba bir sesle
tenezzülen (Hayır) cevâbını lutf eyleyince, müftî efendi, (O hâlde zât-ı âlîniz
de, eşek oğlu eşeksiniz) diyerek, müdir beyi kazdığı çukura düşürmüşdür. İslâm
âlimlerinin yüksekliğini, islâm medeniyyetinin bütün dünyâ kütübhânelerini
dolduran şanlı, şerefli üstünlüğünü bilmiyen kara kafalı, ilerici, aydın(!)
câhiller, islâmın çelik kal’âsına böyle mantar tabancaları ile saldırmakda,
hepsi rezîl ve perîşan olmakdadır.
7 — İktisâdî çöküntülere sebeb olanlar, dînin afyon etkisini gösteren bir
kaderci lokmaya, bir hırkaya rızâyı telkîn eden sözlerden istifâde etmişler.
Medeniyyet, dahâ fazla iktisâdî refâh istemek, bunun için uğraşmak demekdir. Din
ise kadere rızâ, âhıret ve ma’neviyyat telkînleri ile, toplumun bu kalkınma
hareketlerini kırmış, uyutmuş.
Cevâb: Yukarıdaki maddede bildirdiğimiz çanak yalayıcılığın canlı bir tablosu
dahâ! Öyle bir yalan ki, otuz sene içinde üç kıt’aya yayılmış ve zemânın en
büyük iki imperatörlüğü olan Îrân ve Roma ordularını yere sermiş ve hele Îrân
devletini târîhden büsbütün silmiş ve adâleti ile, güzel ahlâkı ile, her
milletin gönlünü kazanmış olan islâm mücâhidleri, afyonlu, miskin, uyuşuk
hastalarmış. Biraz târîh bilen kimse, bu şerefsiz, alçak iftirâya, ancak güler
ve iğrenir. İslâm dîni çalışmağı, ilerlemeği emr etmekde, kazanıp fakîrlere
yardım edenlere Cenneti müjdelemekdedir. Bu yazar, Avrupalıların, Amerikalıların
hayretden parmaklarını ısırdığı islâmın san’at eserlerini ve müslimânların
ilmdeki ve teknikdeki başarılarını öven yazılarını görseydi, bu satırları
karalamağa belki sıkılırdı. Belki diyoruz. Çünki, hayâ duygusunu taşımak da, bir
fazîletdir. Fazîletsiz kimseden, sıkılmak beklemek, yersiz bir istek olur.
Müslimânlık, çalışıp kazanmağı emr ediyor. Kanâ’at demek, bir
hırkaya râzı olup tenbel oturmak demek değildir. Müslimânlar, aslâ böyle
değildir. Kanâ’at demek, kendi kazandığına râzı olup, başkasının kazancına göz
dikmemek demekdir. Avrupaya medeniyyeti islâmiyyet getirdi. Çünki islâmiyyet,
iktisâdî refâhı sağlıyan yolları göstermekdedir. Buna kavuşmak için, çalışmağı
istemekdedir. (İnsanların hayrlısı, en üstünü, insanlara dahâ fâideli
olanlarıdır) ve (İyiliklerin en iyisi sadaka vermekdir) ve (En
hayrlınız, insanları çok doyuranınızdır) ve (Sizin en hayrlınız,
başkasından beklemeyip, çalışan, kazananınızdır) gibi, dahâ pekçok hadîs-i
şerîfler, yukarıdaki yazıların alçakça düzülmüş iftirâ olduklarını
göstermekdedir.
8 — Müşterek medeniyyete erişmek çabalarını târîh içinde engelliyen, dînin
emr edici kudreti imiş. Devrimlerin amaçlarını engelliyen dînin emr edici
otoritesini yok etmeli imiş.
Cevâb: Bu fen yobazı, medeniyyeti diline dolamakda, gençleri bu efsunlu kelime
ile uyuşdurmağa çalışmakdadır. Büyük ve ağır sanâyi’ kurup, elektronik makinalar
ve atom gücü ile çalışan fabrikalar yapıp, bunların arkasında, fuhşu, kadını
eğlence vâsıtası şekline sokmağı, döviz kaçakçılığı ile, yalan ve hîle ile,
vurgun ile patron olmağı, işçinin sırtından geçinerek, her çeşid hayvânî
arzûlara kavuşmağı medeniyyet sanmakdadır. İslâm âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ
aleyhim ecma’în” ta’rîf etdiği ve ulaşılmasını emr etdiği medeniyyet; (Ta’mîr-i
bilâd ve terfîh-i ibâd)dır. Ya’nî medeniyyet, binâlar, makinalar, fabrikalar
yaparak memleketleri kalkındırmak ve fenni ve her çeşid gelirleri, milletlerin
hürriyyetleri, râhat ve huzûr içinde yaşamaları için kullanmak demekdir.
Yirminci asrda, medeniyyetin bu iki şartından, yalnız birincisi vardır. Fen, göz
kamaşdırarak ilerlemekde ise de, ekonomik ve teknik buluşlar, insanları köle
yapmak, zulm ve işkence için kullanılmakdadır. Komünist devletler ve dikta
rejimleri bunun misâlidir. Yirminci asr, fen asrıdır. Medeniyyet asrı olmakdan
çok uzakdır.
Bu sosyalist yazar, dîni yok etmek arzûsunda çok kararlıdır.
Çünki, islâmiyyet, ahlâksızlığı, nâmûssuzluğu, sömürücülüğü, iki yüzlülüğü,
diktatörlüğü, jurnalciliği, kısaca, insanlığı kemiren her kötü davranışı yasak
etmekdedir. Kötü rûhlu, bozuk karakterli kimse, elbette iyilik yapılmasını
istemez. Bozguncu olan alçaklar, yapıcı olan islâmiyyetden elbette ürker. Bu
yalancı kâfir, müslimânlığın medeniyyeti engellediğine inandırmak için, târîhi
yalancı şâhid gösteriyor. Biraz târîh bilgisi olsaydı, kendini belki biraz
frenliyebilirdi. İslâmiyyetin, medeniyyete hizmetini ve bugünkü Avrupanın,
Amerikanın kalkınmasına ışık tutduğunu, müslimân olmıyan târîhciler de i’tirâf
ediyor.
Bu câhil fen yobazının, bu yalanları kendisi uyduracak kadar
kafa ve kalem sâhibi olmadığı da anlaşılıyor. Avrupada hıristiyânlığa karşı
olarak yapılan saldırıları, islâm dînine de bulaşdırmak çabasındadır. Fekat,
haksız olduğundan ve bilgisi gibi, görüşü, anlayışı da kıt olduğundan, yüzüne
gözüne bulaşdırmakdadır.
Sırası gelmişken, Avrupada hıristiyanlık düşmanlığını
kimlerin ve niçin yapdıklarını ve bu hücûmların islâm dînine karşı
çevrilemiyeceğini açıklamak uygun olacakdır. Şöyle ki:
Büyük Kostantin zemânında, ilâhî kıymetini büsbütün gayb eden
hıristiyanlık, siyâsî bir kazanç vâsıtası olmuşdu. Rûhânîler, hıristiyan
olmıyanlara karşı, kanlı savaş açıyorlardı. Herkesi, körü körüne hıristiyan
olmak için zorluyorlardı. Luther, bu çılgınca saldırıda pek ileri gitmişdi.
Protestan olmıyan her dîne, her millete ateş püskürüyordu. Katoliklerin
kurdukları misyoner teşkilâtı da, ayrıca fikrleri karışdırmağa, vicdânları
şaşırtmağa uğraşıyor, hergün yeni yeni yazılarla, hıristiyanlık propagandası
yapıyordu. Hıristiyânların ilme, fenne uymıyan ve ba’zân kan dökerek, bir yandan
da aldatarak yapdıkları saldırılara karşı, Avrupada, onsekizinci asrda
hıristiyan düşmanlığı başladı. Papasların, insanları aldatdıkları, hurâfelere
inanmak için zorladıkları, herkesi fikr esâretine almak için uğraşdıkları
yazıldı. Fekat, bu düşmanlık, hıristiyanlık dînine karşı olmakla kalmadı. Her
dîne saldıranlar türedi. Bunlar, papasların fenâlığını, dînin bozulmasında,
dînin değişdirilmiş olmasında görmüyor, dinden geldiğini sanıyorlardı. Dinleri
incelemeden, hıristiyânların yapdıkları zulmleri, kötülükleri, din olarak ele
alıp, dinlere saldırıyorlardı. Din düşmanlığında en ileri gidenlerden biri
Volter oldu. O da, Luther gibi islâmiyyete iftirâ ediyor, Resûlullah efendimizi,
Lutherin dediği gibi sanarak, (Hâşâ) kötülüyordu. Bunlar da, hıristiyanlar gibi,
islâm dînini incelemeden, bütün dinlere çatıyordu.
İlk olarak ondokuzuncu asrda, Alman Von Herder, körü körüne
hıristiyan olmağa zorlanmak gibi, körü körüne din düşmanlığı yapmanın da, yanlış
olduğunu söyledi. Dinleri, öncelikle islâm dînini incelemek lüzûmunu ortaya
koydu. Böylece, Avrupada, Muhammed aleyhisselâmın hayâtı ve islâmiyyetin,
ferdleri, âile ve cem’iyyeti idâre için gösterdiği ışıklı yolun şaşılacak
üstünlükleri görülmeğe, anlaşılmağa başladı. İngiliz fikr adamlarından Carlyle (Karlayl),
1257 [m. 1841] de yazdığı (Kahramanlar) kitâbında, (Peygamber olan bir
kahraman) başlığı altında, Muhammed aleyhisselâmın hayâtını, ahlâkını ve
başarılarını övmekdedir. Bir yerinde (Oniki asr boyunca, yüzmilyonlarca insanı
idâre etmiş, doğuda, batıda medenî devletler kurulmasına sebeb olmuş bir zât,
Lutherin ve Volterin yazdığı gibi, bir sahtekâr olamaz. Aşağı bir kimse,
hazret-i Muhammedin “aleyhisselâm” başarılarına kavuşamaz. Ancak, îmân ve ahlâk
sâhibi, olgun bir kimse, başkalarına fâideli olur. Muhammed “aleyhisselâm”,
insanları yükseltmek için doğmuşdur. Böyle olmasaydı, kimse ona uymazdı.
Muhammed aleyhisselâmın sözleri doğrudur. Çünki yalancı olan bir kimse, bir din
değil, bir ev bile kuramaz) diyor. Karlayl zemânında, Avrupada doğru islâm
kitâbları yok gibi idi. Fekat o, uzun senelerin incelemeleri ve keskin görüşü
ile, hıristiyanların ve din düşmanlarının yalanlarına aldanmadı. Târîhin
hakîkatlerini görebildi. Bugün islâm kitâbları, Avrupa, Amerika dillerine bol
bol çevrilmekde, Karlayl zemânında bulunan, yanlış ve noksanlar da
aydınlatılmakdadır.
Lutherin, Kur’ân-ı kerîme karşı yazdığı çirkin yazıları ve
Volterin Muhammed “aleyhisselâm” için uydurduğu korkunç fâci’alar olan fikrleri
ile Karlaylın (Peygamber olan kahraman) kitâbı yan yana getirilirse,
müte’assıb hıristiyanlar ve câhil din düşmanları ile ilm, inceleme adamlarının,
islâmiyyeti görüşleri arasındaki fark iyi anlaşılır. Karlayldan sonra, İngiliz
ilm adamı Lord Davenport da, Muhammed aleyhisselâmın hayâtının, ahlâkının
güzelliğini, Kur’ân-ı kerîmin insanlığı se’âdete kavuşduran bir ilm kaynağı
olduğunu uzun uzun anlatmış, Kur’ân-ı kerîme ve Muhammed aleyhisselâma dil
uzatanlara, susdurucu cevâblar vermişdir.
Görülüyor ki, islâm düşmanları, bugün, yalan ve iftirâ
ateşini körükliyebilmek için, üç kaynakdan zehr almakdadır: Hıristiyan
misyonerlerinden, Volter gibi körü körüne dinlere saldıranlardan ve her doğruyu,
her iyiliği yok edip, insanları bir hayvan ve bir makina adam gibi sömüren
komünistlerden zehrlenmekdedirler.
9 — Din, mevcûd olan ile yetinmek, kanâ’atkârlık, acı çekmek,
müsâvâtsızlıkları benimsemek imiş. Bir cem’iyyetdeki mevcûd fikrleri
kalıplaşdırmak imiş. Sınıf farklarının azaltılması, istismârın önlenmesi için
dahâ iyi bir hayâta kavuşmağı önlermiş. Bu baskılar, Cehennem korkusu ile
yapılmış. Acı çekenler, Cennetle avutuluyormuş. Fertlerin kişiliklerini öldürmüş
imiş.
Cevâb: Yukarıdaki maddenin sonunda bildirdiğimiz üç kaynakdan aldığı zehrleri,
müslimân yavrularına aşılamak istiyor. Fekat, becerememiş. Bugün gençler, islâm
kitâblarını okuyor. Dînini doğru olarak öğreniyor. Resûlullah “sallallahü aleyhi
ve sellem”, (İki günün kazancı eşit olan, ziyân etmiş demekdir. Müslimân
hergün ilerlemelidir) buyuruyor. Bu emri işiten ve Resûlullahın halîfesi
hazret-i Ömerin (İleri) emrini uzun uzun okuyan akllı bir genç, ilerici
geçinen bu câhilin yalanlarına elbette aldanmaz. İslâmiyyet, müsâvâtsızlıkları
benimsemeği değil, müsâvâtsızlıkları yok etmeği, adâleti emr ediyor. (Ben,
âdil olan bir hükümdâr zemânında geldim) hadîs-i şerîfi, kitâbsız kâfirlerin
adâletini bile övmekdedir. (Münâvî) de ve (Deylemî) de yazılı olan
hadîs-i şerîfde, (Cennete önce girenler, âdil olan hakîmler ve âdil olan
hükümet adamlarıdır) buyuruluyor. Bu hadîs-i şerîf, acı çekdirmeği ve
müsâvâtsızlığı mı, yoksa acı çekdirmemeği ve müsâvâtı mı emr ve teşvîk
buyuruyor? Okuyucularımızın vicdânı, buna elbette doğru cevâb verecek ve kâfir
yazarın sapıklığı ve kimlere hizmet etmek gayretinde olduğu iyi anlaşılacakdır.
İslâmiyyet, zekât vermeği, ödünc vermeği, yardımlaşmağı emr
etmekdedir. Sınıf farklarını kaldıran bu emrleri yapanların Cennete gideceğini
bildirmekdedir. Cennete acı çekenler değil, acıyı verenden, yaratandan râzı
olanlar girecekdir. İslâmiyyet, en iyi hayâta kavuşduran, ilerici, dinamik bir
dindir. İslâmiyyet, mevcûd sınırları kalıplaşdırmamış, ticâret, sanâyı’, zirâ’at
ve harb tekniğinde günün şartlarına uyulmasında, yükselmek için her ilmî buluşun
tatbîk edilmesinde, devleti idâre edenleri serbest bırakmışdır. Allahü teâlâ,
insanların her bakımdan en üstünü, en akllısı olan sevgili Peygamberine bile
(Eshâbın ile müşâvere et! Onlara danış!) buyuruyor. İslâm halîfelerinin
hepsinin müşâvirleri, meclisleri, ilm adamları vardı. Danışmadan birşey
yapmaları câiz değildi. İbâdetlerde hiç değişiklik, reform olamaz. Fekat,
teknikde, dünyâ işlerinde ilerlemek, yükselmek emr edilmişdir. Bunun içindir ki,
islâm devletleri, doğuda, batıda, her yerde, her konuda ilerledi. Bütün dünyâya
önder oldu. İslâmiyyet, şahsiyyet sâhibi olmağı, fikr hürriyyetini sağlıyan bir
dindir. Herbir müslimân, bütün dünyâdan dahâ kıymetlidir.
10 — Din, iç ve dış istismârı sağlamış. Kanâ’at etmek ve kadere rızâ,
uyuşukluğa ve istismâr edilmeğe sebeb olmuş. İstihsâl kuvvetleri, belirli
ellerde toplanmış. Geniş kitle, dünyâ se’âdetlerine lâyık görülmemiş. Bir lokma,
bir hırka felsefesi, yaşama ve mücâdeleci kuvveti yok etmiş. Âhıret ümmîdi, acı
ve sıkıntı çekmeğe sebeb olmuş.
Cevâb: Din üzerinde konuşabilmek için, az da olsa, bir din bilgisine sâhib
olmak lâzımdır. İslâmiyyeti, bugünkü kapitalistlere, komünist sömürücülere
benzetip, dîne böyle saldırmak, gözü döndürücü, aklı örtücü azılı bir islâm
düşmanlığını göstermekdedir. İstihsâl kuvvetlerini belirli ellerde toplıyan ve
milleti sömüren batılı kapitalistlere ve zâlim komünistlere karşı birşey demeyip
de, sosyal adâleti emr eden islâmiyyete saldırmak, düpedüz islâm düşmanlığı ve
açık bir moskof uşaklığı olsa gerekdir. İslâmî bilgisi hiç olmadığı için, dönüp
dolaşıp, kanâ’at etmeğe, kadere inanmağa çatıyor. Medeniyyet nâmına yalnız
iktisâddan, para birikdirmekden söz ediyor. Anlamıyor ki, kanâ’at, sinir
hastalıklarını önliyen, geçimsizliği, düşmanlığı gideren, cem’iyyetlerin
düzenlerini sağlıyan bir faktördür. Kanâ’at, islâmiyyetin dünyâya yayılmasını,
ilm ve fen âbideleri kurmağı sağlamışdır. (Çalışan kazanır) ve (Herkes
yapdığını bulur) meâl-i âlîsinde olan âyet-i kerîmeler ile (Allahü teâlâ
çalışıp kazananları sever) ve (Münâvî)deki (Allahü teâlâ
çalışmıyan gençleri elbette sevmez) gibi, nice hadîs-i şerîfler, çalışıp
ilerlemeği mi, yoksa uyuşukluğu mu emr ediyor? Müslimânların kurduğu Emevî,
Abbâsî, Gaznevî, Hind Timûrları ve Endülüs ve Osmânlı medeniyyetleri,
çalışkanlığı mı, yoksa uyuşukluğu mu gösteriyor? İslâm düşmanları tarafından
uydurulmuş, (bir lokma, bir hırka) sözü, Kur’ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin
emrlerini değişdirebilir mi? Bu söz, müslimânlık demek değildir. Âhırete
inanmak, acı çekmeğe değil, ferdlerin, âilenin ve cem’iyyetin düzenli, huzûrlu
olmasına sebebdir. Târîh, böyle olduğunu açıkça göstermekdedir. İslâm dîni, acı
çekmeği değil, maddî, ma’nevî acıları gidermeği, acılara, sıkıntılara sebeb
olmamağı emr etmekdedir.
11 — Bu memleketler, hâlâ çöl kanûnları ile idâre edilmekde imiş.
Cevâb: Allahü teâlânın gönderdiği Kur’ân-ı kerîmin ve yüzbinlerce hadîs-i
şerîfin bildirdiği emrler, ilmler, dünyânın her yerindeki ilm ve akl sâhiblerini
hayrân bırakmakdadır. Bu ilmlerin, emrlerin üstünlüklerini, kıymetlerini
açıklayabilmek için, islâm âlimleri binlerle kitâb yazmışdır. Bunlardan
birkaçını, (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbımızın muhtelif yerlerinde
bildirdik. Müslimân olmıyan ilm adamları da, bu doğru sözü, insâf ederek
açıklamakdadır. Göte diyor ki, (Kur’ân-ı kerîmi ilk okuyan, bir zevk duymaz ise
de, sonra, okuyanı kendisine çeker. Dahâ sonra, güzelliği ile onu cezb eder).
Kibon diyor ki, (Kur’ân-ı kerîm yalnız Allaha, âhırete inanmağı değil, medenî ve
cezâ kanûnlarını da bildirmekdedir. İnsanların bütün işlerini, hâllerini
düzenliyen kanûnları ve Allahü teâlânın değişdirilmiyen emrlerini getirmişdir).
Davenport diyorki, (Kur’ân-ı kerîm, dînî vazîfeleri ve günlük
işleri, rûhun temizliğini, bedenin sıhhatini, insanların birbirlerine ve
cem’iyyete ve devlete karşı olan vazîfelerini, haklarını, insanlara,
cem’iyyetlere fâideli olan şeyleri, ahlâk, cezâ bilgilerini düzenlemekdedir.
Kur’ân-ı kerîm, insanlara fâideli bir sistemdir. Canlıların ve eşyânın her hâli,
onun ile düzenlenir. Ahlâk üzerinde çok titiz, çok kuvvetlidir. Kur’ân-ı kerîm,
hep iyilik etmeği emr ediyor. Sosyal adâleti kuvvetlendiriyor. Medeniyyete
kıymetli te’sîr yapıyor. İnsanlara iyilik, se’âdet için, Allah tarafından
gönderilen en kıymetli kitâba, inâd ve düşmanlık ederek, câhilce saldırmak kadar
haksız ve gülünç bir iş olamaz).
Görülüyor ki, akl ve vicdân sâhibi herkes, Kur’ân-ı kerîmi
anlıyabildiği kadar, ona bağlanmakda, saygı göstermekdedir. Bu mukaddes kitâba,
çöl kanûnu demekden dahâ kötü bir ahlâksızlık, alçaklık ve ahmaklık olamaz.
12 — Diğer doğu ülkeleri de, çöl kanûnlarını atıp millî ve batılı bir
ideolojiye yönelmekde, din afyonunu atmakla uyanmakda imişler.
Cevâb: Bu câhil ve sapık yazarın afyon dediği islâm dînine, müslimân olmıyanlar
bile hayrânlıklarını bildirmekdedir. Mocheim diyor ki, (Mîlâdın onuncu asrında,
Avrupayı kaplamış olan müdhiş kara günlerden dahâ kötüsü düşünülemez. Bu devrin
en ileride bulunan latinlerinde bile, ilm ve fen adına, mantıkdan ileri
birşeyleri yokdu. Mantık, bütün ilmlerin üstünüdür sanılıyordu. O zemân
müslimânlar, İspanyada ve İtalyada mektebler kurdu. Avrupalı gençler, ilm
öğrenmek için buralara toplandı. İslâm âlimlerinin okutma metodlarını öğrenerek,
hıristiyân mektebleri açıldı).
Dünyâ târîhlerinin sözbirliği ile överek yazdığı gözleri
kamaşdıran islâm medeniyyetini, Kur’ân-ı kerîme uyanlar meydâna getirdi. Bugün
Avrupa, Amerika ve Rusyada fen ilerledi, dev sanâyı’ kuruldu. Ay yolculuğuna
başlandı. Fekat, hiçbirinde huzûr sağlanamadı. Patronların isrâfı ve sefâheti,
işçilerin sefâleti giderilemedi. Komünistlerde devlet, milleti sömürüyor.
Milyonlarca insan, buğaz tokluğuna, aç, çıplak çalışıyor. Zâlim, kan dökücü bir
azınlık, bunların sırtından yaşıyor. Serâylarda zevk ve safâ sürüyor, her
kötülüğü yapıyorlar. Kur’ân-ı kerîme uymadıkları için râhata, huzûra
kavuşamıyorlar. Medenî olmak için, fende, teknikde onlara benzemek, onlar gibi
çalışmak, başarmak lâzımdır. Çünki Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfler, fende,
san’atda ilerlemeği emr ediyor. Meselâ, ibni Adî ve Münâvînin “rahmetullahi
teâlâ aleyhimâ” bildirdikleri hadîs-i şerîfde, (Allahü teâlâ, fende ilerliyen,
san’at sâhibi olan kulunu elbette sever) ve (Hâkim-i Tirmüzî) ve (Münâvî)deki
hadîs-i şerîfde, (Allahü teâlâ, kulunun san’at sâhibi olduğunu görmeği
elbette sever) buyuruluyor. Fekat, medenî olmak için, yalnız bunu başarmak
yetişmez. Kazanılan ni’metlerin, adâletle paylaşılması, çalışanın emeğine
kavuşması lâzımdır. Bu adâlet de, ancak Kur’ân-ı kerîme uymakla elde edilir.
Bugün Avrupa, Amerika ve Rusya, islâmiyyete uygun olarak çalışdıkları işlerinde,
kazanıyorlar. Fekat, kazançlarını Kur’ân-ı kerîmdeki adâlet esâslarına göre
paylaşmadıklarından râhata, huzûra kavuşamıyorlar. Sınıf mücâdelesinden
kurtulamıyorlar. İslâmiyyete uymıyanlar, aslâ mes’ûd olamaz. Uyanlar, müslimân
olsa da, olmasa da, inansa da, inanmasa da, uydukları kadar, dünyâda fâidesini
görür. İnanarak uyanlar ise, hem dünyâda, hem âhıretde fâidesini görürler.
Dünyâda, râhat, huzûr içinde yaşarlar. Âhıretde de, se’âdet-i ebediyyeye, sonsuz
ni’metlere kavuşurlar. Bu sözün doğru olduğunu târîh de, günlük olaylar da,
açıkça göstermekdedir. Bundan anlaşılıyor ki, müslimân olsun olmasın, İslâm
dîninin gösterdiği yolda ilerlemiyenler, ayrıldıkları kadar, zarara, felâkete
sürüklenirler.
Allaha îmân, Allah korkusu ve islâm dîni, maddî mes’elelerde
âciz kalan insanlara ümmîd ve çalışma azmi verecek sebeblerdir.
Ekonomik ve teknik terakkîlerin fâideli olabilmesi için,
ma’nevî kuvvete de ihtiyaç olduğu görülmekdedir.
Din ve fen, insanlara çok lüzûmlu, çok fâideli olan iki
yardımcıdır. Fen bilgileri, râhat için, huzûr için, medeniyyet için lâzım olan
vâsıtaları, sebebleri hâzırlar. Din bilgileri de, fennin hâzırladığı âletlerin,
râhat için, huzûr için ve medeniyyet için kullanılabilmelerini sağlar.
Komünistler, Almanlardan, Amerikalılardan çaldıkları fen bilgileri ile, dev
sanâyı’, mu’azzam fabrikalar kurdular. Gözleri kamaşdıran füzeler, peykler
yapdılar. Fekat, bunlarda yalnız fen vardır. Din yokdur. Bundan dolayı, fen ile
yapdıkları âletleri, kendi milletine işkence yapmak için ve başka milletlere
saldırmak için ve dünyâda isyânlar, ihtilâller çıkarmak için kullanıyorlar. Her
yeri zindana çeviriyorlar. Fende ilerlemeleri, medeniyyete değil, vahşete sebeb
oluyor. Râhat, huzûr, insan hakları yok ediliyor. Bir azınlığın zevk ve safâsı
için, milyonlarca insan sefîl oluyor. Onun için, hakîkî dîni öğrenmeğe ve hakîkî
müslimân olmağa gayret edelim.
Hakîkî müslimânlar hakkında, bakınız, Kur’ân-ı kerîm ne
buyuruyor:
(İyi biliniz! Allahın dostlarına korku yokdur. Onlar
üzülmiyeceklerdir!) “Yûnüs Sûresi, 62 meâli”.
İslâmın ahkâmına, ya’nî Allahü teâlânın emrlerine ve
yasaklarına inanalım. Bu ahkâma uyarak, birbirimize ve devletimize yardımcı
olalım. Râhata, huzûra, se’âdete kavuşalım, sevgili okuyucularımız.
Hulâsa: Yukarıda 12 madde hâlinde sıraladığımız yazılar, yazarlarının hem câhil,
hem ahmak bir din düşmanı olduklarını gösteriyor. İslâm âlimlerinden hiçbirinin
hiçbir kitâbını okumamış, işitdiklerini de anlamamış oldukalrı görülüyor.
Bunlara cevâb vermeğe değmez. Çünki (ve mâ cevâbül ahmak-ı illâ sükût)
meşhûrdur. Etiketlerine aldanan gençlerin ilmî yazılar olduğunu zan ederek,
senedleri, vesîkaları olmıyan bu hayâlî hezeyânlara aldanmamaları için kısaca
cevâb yazarak uyarmağı uygun gördük.
Soysuz olana, kıymet mi verir hiç diploma?
Altın palan vursan, eşek yine eşekdir!
Allaha tevekkül edenin yâveri Hakdır.
Na-şâd olan bu kalbim, birgün şâd olacakdır.
ileri