T E N B Î H
4.Bölüm
16 - Acem yahudisi kitabında, (Ümmetin havâssı, avâmı, İslâmın şehirlerine mektûblar göndererek, Osmanın katli için ittifak ettiler ve hattâ, Mısrdan otuz bine yakın müslümanlar, Osmanın zulmünden şikâyet etmek üzere Medîneye geldi. Bunlar da, icmâ-ı ümmete dahil olup, Medîne mahallelerinde, çirkin bir şekilde, Osmanı katledip, bir nice gün ayağında bağlı ipler ile sürüyerek gezdirdiler. Müslümanlar gürûh gürûh gelip, sen bu zülmü, İslâma ne vechle câiz gördün diyerek cenâzesine dahî tekme ile vurdular) yazıyor.
Hâlbuki, bütün İslâm tarihleri, sözbirliği ile vak'ayı olduğu gibi bildirmektedir. Meselâ, Taberî büyük tarihi tercümesinde, üçüncü cilt, yüzyetmişbirinci sayfada diyor ki:
Hz. Osman halîfe iken, Yemende, Abdüllah bin Sebe' isminde bir yahudi, eski kitapları çok okumuştu. Medîneye gelip, halîfenin yanında müslüman olarak, halîfenin gözüne girmek istedi. Bu fikirle müslüman oldu. Fakat, halîfe, buna hiç yüz vermedi. Bu, her yerde Hz. Osmanı kötüledi. Halîfeye, bu yahudi dönmesi, her zaman seni kötülüyor dediler. Halîfe, bunu Medîneden çıkardı. Bu da, Mısra gidip, halîfeye karşı propagandaya başladı. Çok bilgili olduğundan, câhilleri etrâfına topladı. Ençok söylediği şey, (Her Peygamberin bir vezîri var idi. Bizim Peygamberimizin vezîri de Alidir. Hilâfet, onun hakkı idi. Osman onun elinden aldı.) Fellâhları kandırıp, Osman kâfirdir dediler. Mısr vâlîsi Abdüllah bin Sa'ddan, halîfeye şikâyetler yazdılar. Mısrdan dört bin kişi Medîneye geldi. Halîfenin beğenmedikleri hareketlerini, kendisine bildirdiler. Halîfe her suâle, cevap verip, âyet-i kerime ve hadis-i şerifler ile, haklı olduğunu isbât etti. Asker de, geri Mısra döndü. Bir sene sonra, Mısrdan dört bin ve Iraktan da, dörtbin kişi geldi. Medîne ehâlisi silâhlanıp, niçin geldiniz? dediklerinde, hacca gidiyoruz dediler. Ehâli de, silâhını bıraktı. Gelenlerin maksadları Hz. Osmanı hal' etmek idi. Mısrlılar, Hz. Aliyi, Iraklılar Hz. Talhayı halîfe yapmak istiyordu. Mısrlılar, Hz. Aliye gelip, (seni halîfe yapacağız) dediler. Hz. Ali bunlara darılıp, (Peygamberimiz sizin yerleştiğiniz yere gelip konacak askerin mel'ûn olduğunu haber verdi) buyurdu. O gece halîfe, Hz. Alinin yanına gelip, bu askerleri geri döndür dedi. Hz. Ali, peki diyip, sabahleyin askere nasihat verdi. Asker geri dönmekte iken, Hz. Ali halîfeye gelip, Mısr vâlîsini değiştir. Onların istediğini tâyîn eyle dedi. Halîfe, Muhammed bin Ebî Bekri vâlî yaptı. Mısrlılar, vâlî ile Mısra gitti. Fakat yolda, bir haberci üzerinde halîfenin mektûbunu buldular. Eski vâlîye emir idi ve gelenleri kabûl ediniz deniyordu. O zaman yazılar noktasız olduğundan, noktanın yerine göre, katlediniz mânasına da okunur. Mısrlılar böyle okuyup, kızdılar. Geri döndüler. Iraklıları da döndürdüler. Halîfenin evini sardılar. Yirmi gün sonra, Cuma gecesi, halîfeye rü'yâda, Resûlullah buyurdu ki, (Yâ Osman! Bu gece bizim yanımızda iftâr edersin!). Asker, kapıyı yaktı içeri girdi. Mervan beşyüz kişi ile bahçede idi. Döğüştüler. Kan dere gibi aktı. Beşyüz kişi de ölünciye kadar savaştı. Mervan, yaralanıp yıkıldı. Önce, Muhammed bin Ebî Bekr içeri girdi. Fakat, halîfenin sözüne dayanamayıp tekrar çıktı. Sonra Mısrlılardan Kinâne bin Beşir girip, halîfeyi Kur'an-ı kerim okurken şehit etti. Sarayı yağma ettiler. Aşere-i mübeşşereden Ali, Talha, Sa'îd ve Sa'd evlerinden hiç çıkmadı. Herkes üzüldü. Otuzbeş senesi, Zilhiccenin onsekizinci Cuma günü idi. Yardıma gelen Kûfe ve Mısr askeri yetişemediler. Sekseniki yaşında idi. İkindi vakti idi. Üç gün sonra evden çıkarıp, üç akrabâsı, gece Bakî'de defnettiler. Korkudan, kimse gelemedi. Abdüllah bin Sebe', böylece istediğine, uğraştığına kavuştu. İslâm topluluğuna, ilk fitne ateşini saldı. İlk kanlı yarayı açtı.
İşte bu kitap, bu yahudinin ortaya attığı, yıkıcı, aldatıcı sözlerle, fitne ve fesat ateşini yeniden tutuşturmaya, müslümanları parçalamaya, fikirleri dağıtmaya çalışmaktadır. Hz. Osmanın evi sarılı iken, müezzin, kendisini mescide çağırdı. Gelemiyeceğim, namazı Ali kıldırsın dedi. Ali, yalnız Cumayı kıldırıp, diğerlerine Ebâ Eyyûb-i Ensârîyi vekîl yaptı. Ev sarılı iken halîfe, hac için, yerine Abdüllah bin Abbâsı gönderdi. Birkaç gün sonra, Mısrlılar, Alînin yanına gelip, seni halîfe yaptık dediler. Kabûl etmedi ve başkasını yapın! Ben de ona bî'at ederim dedi. Sonra Talhaya gittiler. O da kabûl etmedi. Beş gün sonra, Medîne ehâlisini Aliye gönderdiler. Çok yalvardılar. Bunlardan da kabûl etmedi. Mısrlılar dedi ki, biz halîfesiz dönersek, çok fitneler çıkar ve önü alınmaz.
Ali yeniden fitne çıkmasın diye, önce Resûlullahın Eshâbı bî'at etsin dedi. Talha ve Zübeyri getirdiler. Ali, buyurdu ki, (Benim bu işe rağbetim yoktur. Fakat müslümanlar imamsız kaldı. Hanginiz kabûl ederse, elini uzatsın, ona bî'at edeyim) ve Talhaya bakıp (Sen herkesten daha lâyıksın. Elini uzat, sana bî'at edeyim) buyurdu. Talha ise (Sen varken bana düşmez) dedi ve Aliye bî'at etti. İkinci olarak Zübeyr bî'at etti. Sonra, ehâlî gelip bî'at ettiler. O gün zilhiccenin yirmibeşi idi. Halîfe, hutbe okudu. Cuma namazını kıldılar. Halîfe ilk iş olarak, Hz. Muaviyeyi Şâmdan azl edip, yerine Abdüllah ibni Abbâsı tâyîn etti. Abdüllah, bunu kabûl etmedi, gitmedi, (Onu azl etme, orada eski bir vâlîdir. Fitneye sebep olur) dedi. Halîfe vazgeçip, bir sene sonra, yine azl etti. Birçok vâlîleri de değiştirdi. Muaviye, yeni vâlîye karşı asker gönderdi. Vâlî, Medîneye döndü. Şâmdan bir haberci gelip (Şâmda yüzbinden ziyâde kişi, Osmanın kanını senden istiyorlar ve hergün mescide gelip, Osman için ağlıyorlar) dedi.
Görüliyor ki, islâmda ilk fitneyi çıkaran bir yahudi dönmesidir. Müslümanları parçalayan budur. Şimdi, mezhepsizlerin onun yolunda oldukları, kitaplarından anlaşılmaktadır.
(Mesâbîh) kitabında diyor ki, Talha bin Abdüllahın haber verdiği bir hadis-i şerifte, Resûlullah buyurdu ki (Her Peygamberin bir arkadaşı vardır. Benim de, Cennette arkadaşım Osmandır).
Enes bin Mâlik buyurdu ki, Bî'at-ı rıdvân yapılırken, Osman yoktu. Vazîfe ile Mekkeye gönderilmişti. Resûl iki mübârek elini birbiri ile tutup (Osman, Allahın ve Resûlünün işini görmektedir. Onun yerine ben bî'at ediyorum) buyurdu. Kendi mübârek elini, Osmanın eli yaptı.
(Mesâbîh) de, Mürre bin Kâ'b buyuruyor ki, Resûlullah yakında çıkacak fitneleri anlatıyordu. O ânda, biri geçti. Mübârek eli ile, onu göstererek, (Fitne günü, bu kimse, hidâyet üzeredir) buyurdu. Kalktım, baktım. Geçen kimse, Osman idi.
Büyük âlim mevlânâ Nûreddîn Abdürrahmân Câmî, (Şevâhid-ünnübüvve) kitabında bildiriyor ki, Âişe buyurdu ki, Resûl aleyhisselâm dedi ki, (Yâ Âişe! Eshâbımdan birini istiyorum). Ebû Bekri çağırayım mı? dedim, cevap vermedi. Onu istemediğini anladım. Ömeri çağırayım mı? dedim. Ses çıkarmadı. Amcan oğlu Aliyi çağırayım mı? dedim, yine cevap vermedi. Osmanı çağırayım mı? dedim. (Çağır gelsin) buyurdu. Resûl aleyhisselâm, ona bir şeyler söyledi. Rengi sarardı. Osman halîfe iken, evini sardılar. (Niçin karşı koymazsın?) dediklerinde, (Resûl aleyhisselâm, bana çok şey söyledi. Ona söz verdim. Sabr ederim) dedi. Hz. Âişe buyuruyor ki (Resûl aleyhisselâmın, o gün, ona bu hâli haber vermiş olduğunu anladım).
Abdüllah ibni Abbâs buyuruyor ki, Huneyn günü kâfirler dağıldıktan sonra Resûl aleyhisselâm ile birinin yanından geçtik. Resûl aleyhisselâm o kimseye (Ey Allahın düşmanı! Allahü teâlâ seni sevmez) buyurdu. (Bu Kureyşlileri sevmiyor) dedim. (Evet, Osmanı sevmez) buyurdu.
Abdüllah ibni Abbâs buyuruyor ki, Resûlullahdan işittim. Buyurdu ki (Yemin ederim ki, Osman, ümmetimden yetmişbin kişiye şefaat ederek, Cehenneme girmekten kurtaracaktır).
Resûlullah, kızı Rukayyeyi Osmana verdikten bir zaman sonra, kızına (Osman bin Affânı nasıl buldun?) dedi. Hayrlı, iyi gördüm dedi. (Ey cânım kızım! Osmana çok saygı göster. Çünkü, eshâbım arasında, ahlâkı bana en çok benziyen odur!) buyurdu.
Ali Fâtıma-tüzzehrâ üzerine bir daha evlenmek istedi. Resûl aleyhisselâm, bunu işitince, mübârek kalbi incindi. Ali vazgeçti ise de, affetmedi. Ebû Bekr şefaat etti, affetmedi. Ömer şefaat etti, yine affetmedi. Osman şefaat etti. Af buyurdu. Sebebini sorduklarında (Öyle birinin şefaatini kabûl ettim ki, Allahü teâlâya, yer ile gökün yerini değiştir dese, Allahü teâlâ kabûl buyurup değiştirir. Yâhut, yâ Rabbî! Muhammed ümmetinin hepsinin bütün günahlarını affet dese, affeder) buyurdu.
Ali Fâtıma-tüzzehrâ ile evlenirken düğün için parası yok idi. Zırhını satılığa çıkardı. Osman pazardan geçerken, zırhı tanıdı. Dellâlı çağırıp, bu zırha sahibi ne istiyor dedi. Dellâl, dörtyüz dirhem gümüş dedi. Dörtyüz dirhemi verip zırhı aldı. Eve getirip, ayrıca dörtyüz dirhemle zırhı, Aliye gönderdi ve: Bu zırh, senden başkasına lâyık değildir. Bu gümüşleri de, düğünde harc et ve bizim özrümüzü kabûl buyur, dedi.
Evliyânın büyüklerinden, derin âlim, imam-ı Muhammed Pârisâ (Faslülhitâb) kitabında buyuruyor ki: Hz. Ali buyurdu ki: (Bazı kimseler, beni, Ebû Bekr ve Ömer ve Osmandan üstün tutuyormuş. Bunlar münâfıktır. Müslümanlar arasına ikilik sokmak, kardeşi kardeşten ayırmak için böyle yapıyorlar. Resûlullah bana, bunları haber verdi. Bunları görünce, öldür dedi. Müslüman görünürler. Hâlbuki, kâfirdirler ve islâm düşmanıdırlar. Yalan söylemekle öğünürler, içleri bozuktur. Kur'an-ı kerimi değiştirirler. Dinsizlik üzerinde birleşirler. Eshâb-ı kirâmın büyüklerini, hattâ Resûl-i ekremi kötülerler. Eshâb-ı kirâm arasındaki ayrılıklar üzerinde dururlar. Allahü teâlâ bunları affetmez. Küçükleri büyüklerinden ders alır. Onları böylece bozuk yetiştirirler. İslâmı yıkarlar. Bid'atları yayarlar. O zamanda, sünnete yapışan, şehitlerden, âbidlerden üstün olur. Saadet, onun olur. Yer yüzünde onlardan alçak yoktur. Yeryüzü, onlara küskündür. Gök onlara, lânetle gölge salar. Onlar yeryüzündeki insanların en kötüsüdür. Fitne, bunlardan çıkar. Melekler arasında, bunların adı encâs [pislikler]dir. Câmilerinde, kahvelerinde, mekteplerinde, Eshâb-ı kirâma lânet ederler ve bunu kendilerinin ibâdeti bilirler. Kalblerinde, insanlık duygusu yoktur. Allahü teâlâ, onları insan şeklinden çıkarır). Eshâb-ı kirâm, bunları işitince (Yâ Emîrelmü'minîn! Biz, o zamana kalırsak ne yapalım) dediler. Hz. Ali, buyurdu ki, (Îsâ aleyhisselâmın havârîleri gibi olunuz! Bizim yolumuzu öğreniniz. Allahü teâlânın emirlerine sarılmaya, Resûlüne itaate, Eshâbının hepsini sevmeye ve bu sapıkların sözlerinden, yazılarından kaçmaya uğraşınız! Hak ve sünnet üzere olmak, bid'at ve dalâlet üzere olmaktan hayrlıdır) buyurdu.
İmâm-ı Refi'uddîn, Tâc-ül-islâm Osman bin Ali Merendî, Abdüllah bin Ömerden haber verdiği hadis-i şerifte, Resûlullah (Allahü teâlâ, size namazı, orucu, haccı, zekâtı farz ettiği gibi, Ebû Bekr-i Sıddîki ve Ömer Fârûku ve Osman Zinnûreyni ve Ali Murtezâyı sevmeyi de farz eyledi. Bu dördünden birini sevmiyen kimsenin namazı da, orucu da, haccı da, zekâtı da kabûl olmaz. Kıyâmet günü, bunlar, mezardan, ateşe [Cehenneme] götürülür) buyurdu.
17 - (İmâm-ı Câfer Sâdık, Müt'a nikâhını emrederdi. Çünkü, Allahü teâlâ (Kadınlardan istimtâ' edince ücretlerini veriniz) âyet-i celîlinde, müt'a nikâhını mubâh kılmıştır. (Müt'a nikâhı demek, bir kadına, şu kadar mal karşılığı kendini şu kadar zaman bana teslim edermisin deyip, kadının da şâhitsiz kabûl etmesidir. Yâni, muayyen gün için, para ile kadın kiralamaktır.) Müfessirler ve fıkh âlimleri, bu âyetin, müt'a nikâhı için olduğunu bildirmiştir. Bu âyeti nesh eden, başka bir âyet ve hadis yoktur. Bunu, Ömer halîfe iken, hiçbir âyet ve hadis söylemeden fitneye yol açar korkusu ile, kendiliğinden yasak etti. Ömer bin Hasîn diyor ki, (Müt'a nikâhı yapardık. Âyet ve hadis ile hiç yasak edilmedi). Abdüllah ibni Ömer diyor ki, (Resûlullahın sünneti, babamın sözü ile değiştirilemez). Herşey aslında mubâhtır. Yasak olmaları için âyet ve hadis lâzımdır) diyor.
Bütün tefsîrler ve fıkh kitapları diyor ki, Nisâ sûresi, yirmidördüncü âyetinin (İstimta' ettiğiniz kadınların ücretini veriniz) meâl-i âlîsi, müt'a nikâhı için değildir. Nikâhdaki mehr parasını vermek içindir. Meselâ (Beydâvî tefsîri) ve bunun hâşiyesi (Şeyhzâde tefsîri) ikinci cilt, yirmialtıncı sayfada, yukarıdaki âyetin tefsîrinde buyuruyor ki, (Bu âyet-i kerime, sahih olan nikâhı bildirmektedir. Müt'a nikâhının mubâh olmasını göstermiyor. Nitekim mehr parasını emrediyor. Müt'a nikâhı, önce mubâh olmuştu. Sonra yasak edildi. İslâmiyette belli bir zaman için nikâh yapmak yoktur).
Büyük âlim Burhâneddîn-i Mergınânînin (Hidâye) kitabının şerhi olan (İnâye) kitabı ikiyüzotuzbirinci sayfasında, mevlânâ Ekmelüddîn [Muhammed bin Mahmûd Bâbertî] buyuruyor ki:
Müt'a nikâhı bâtıldır. Evet Abdüllah ibni Abbâsın bildirdiği gibi, müt'a nikâhı mubâh idi. Fakat, hadis-i şerif ile, bunun yasak edildiğini, Eshâb-ı kirâm söz birliği ile bildirmektedir. Değiştiren hadis-i şerifleri de haber vermişlerdir. Meselâ, Muhammed ibni Hanefiyye dedi ki, (Babam imam-ı Ali buyurdu ki [hicretin yedinci yılı] Hayber kal'ası alındığı gün, Resûlullah müt'a nikâhını men etti. İmâm-ı Ali böyle buyurunca, Ehl-i beytin gözbebeği olan İmâm-ı Câfer Sâdık, müt'a nikâhını hiç emreder mi? Elbette etmez. Zaten (Hüsniyye) kitabını yazan Murtezâ adındaki yahudi dönmesi, yalanlarına, iftirâlarına herkesi inandırmak için, âyet-i kerimelere yanlış mâna vermekten, hadis-i şerifleri inkâr etmekten çekinmediği gibi, Ehl-i beytin yolu böyledir demeyi de âdet edinmiştir. Hadis diye uydurduğu sözlere, Ehl-i beyt böyle emrederdi demektedir. Böylece, câhilleri kandırmakta ise de, dînini bilen, bu yalanlara aldanmaz. Âlimlerimiz, bu yalanlara, âyetle, hadis ile cevap vererek, Ehl-i beytin yolunda gidenlerin, Ehl-i beyti hakîkî sevenlerin, Ehl-i sünnet olduğunu isbât etmişlerdir.
Rebi' bin Meysere buyuruyor ki, Hayberi feth ettiğimiz gün, Resûlullah, müt'a nikâhını, üç gün helâl etti. Ben, amcam ile bir kadının kapısına geldik. İkimizde de ince palto vardı. Amcamın bürdesi daha güzel idi. Gayri müslim (ehl-i kitap) bir kadın kapıya çıktı. Benim paltoma ve gençliğime baktı. Bunun paltosu, onun paltosuna benzemiyor. Fakat, gençliği de, onun gençliğine benzemiyor, diyerek, gençliği paltoya tercîh etti ve beni içeri aldı. O gece orada kaldım. Sabah olunca, Resûlullahın adamının, sokaklarda (Ey müslümanlar! Resûlullah müt'a nikâhını yasak etti) diye bağırdığını duydum. Hepimiz müt'a nikâhından vazgeçtik.
Resûlullah, hayatta iken, müt'a nikâhını yasak ettiğini, Eshâb-ı kirâm, sözbirliği ile bildirmektedir. İcmâ', yâni söz birliği, âyeti ve hadisi değiştirmez, âyetin ve hadisin değiştirildiğini haber verir.
Suâl: Sözbirliği nasıl olur? Abdüllah ibni Abbâs müt'a nikâhının helâl olduğunu söylerdi?
Cevap: Yasak edildiğini, sonradan, o da söylemişti. Nitekim, Câbir bin Zeyd diyor ki, İbni Abbâs ölmeden önce, müt'a nikâhının yasak edildiğini söyledi. Böylece, icmâ hâsıl oldu.
Mâlikî mezhebinde müt'a nikâhının câiz olduğunu söyliyorlar. Buna şaşılır. Çünkü, imam-ı Mâlik bin Enes (Muvattâ) ismindeki kitabında [ilk yazılan hadis kitabıdır] Ali ibni Ebî Tâlibin bildirdiği hadis-i şerifi yazmaktadır. Hz. Ali buyurdu ki, (Hayber kal'asını aldığımız gün Resûlullah ehlî merkeb eti yimesini ve müt'a nikâhı ile kadın almasını yasak etti). (İnâye) kitabının yazısı burada tamam oldu.
(Müt'a nikâhı)nın dört mezhepte de bâtıl olduğu, (Mîzân-ül-kübrâ)da da yazılıdır.
Arabî ve türkçe kitapların hepsinde, meselâ Elmalılı Hamdi efendi tefsîri 1328. sayfasında diyor ki, Bekara sûresi, yirmidokuzuncu âyetinin meâl-i âlîsi (Allahü teâlâ yeryüzündeki herşeyi sizin için yarattı)dir. Yâni, yiyecek, içecek ve giyecek maddelerin hepsi helâl olup, ancak âyet-i kerime veya hadis-i şerif ile istisnâ edilenler haram olur. İnsanların nefslerine ve ırzlarına dokunmanın haram olduğunu bu âyet-i kerime göstermektedir. Ancak, istisnâ edilenler haramlıktan kurtulup helâl olur ki, bu da, sahih nikâh ile almaktır. Görülüyor ki, müt'a nikâhının helâl olduğunu isbât için delîl gösterdikleri (herşey aslında mubâhtır. Yasak olmaları için âyet veya hadis lâzımdır) sözünün nikâh ile ilişiği yoktur. İlme, dîne uymayan bir isbâttır. Halîfe Ömerin, müt'a nikâhının yasak olduğunu söylerken, hadis ile isbâta lüzûm görmemesi ve hiç kimse tarafından itiraz olunmaması da, bunun önceden yasak edilmiş olduğunu herkesin bildiğini göstermektedir.
18 - (Resûlullah vefât edince, Ebû Bekr ile Ömer, (Biz Peygamberler miras bırakmayız. Bıraktıklarımız sadaka olur) hadisini söyliyerek, Fâtıma-tüzzehrânın elinden (Fedek) ismindeki hurma bahçesini zor ile alıp, Beytülmâla verdiler. Fâtıma, Ebû Bekre darılıp, lânet etti. Hâlbuki, Resûlullah, hayatında bunu ona hediye etmişti ve hurmaları, üç sene ona getirilmişti. Fâtıma, bunu, Ali ile Hasen, Hüseyn ve Kanber ile isbât etti ise de, Ebû Bekr, bu şâhitleri kabûl etmedi. Halbuki, bu hadisi, o zâlim uydurdu. Kızı Âişeden başka, kimse böyle hadis söylememiştir. Böyle hadis olsaydı, Fâtımaya elbette bildirilir, bu da haram şeyi istemezdi. Ehl-i sünnet, Ebû Bekri haklı çıkarmak için, zındıklık yoluna sapıp, Eşref-i kâinâta iftirâ ediyor. Allahın emrini Fâtımaya bildirmemiş diyorsunuz. Bildirmiş ise, Fâtıma kabûl etmeyince küfür olur. Bu hadisi uyduran kâfirdir. Zaten, Ebû Bekrin şâhit getirmesi lâzım idi. Şâhit istemekle de zulmetmiş oldu. Sonra, Peygamberlerin miras bıraktıkları, Kur'an-ı kerimin çok yerlerinde yazılıdır) diyor.
Hâlbuki Ahmed Cevdet Pâşa (Kısas-ı enbiyâ)nın (369). sayfasında diyor ki:
Halîfe Hz. Ebû Bekr, Resûlullahın silâhları ile beyaz katırını, Hz. Aliye verdi. Diğer eşyayı Beytülmâla bıraktı. Fedek ve Hayberdeki hurmalıklarını, Resûlullah hayatta iken vakf etmiş, kimlere dağıtılacağını emir buyurmuştu. Şöyle ki: Gelip geçen elçilere, misafirlere ve yolculara verirdi. Ebû Bekr bunları eskisi gibi dağıtıp, aslâ değiştirmedi. Fâtıma mirasını istedikte; (Resûlullahdan işittim: (Bize, yâni Peygamberlere kimse vâris olamaz! Bizim bıraktığımız mal, sadaka olur) buyurmuştu. Ben Resûlullahın yaptığını değiştirmem. Bir yanlış yola sapmaktan korkarım) dedi. Fâtıma (Sana kim vâris olur?) demiş. Halîfe de: (Evladım, ehlim olur) deyince, (Yâ ben niçin babama vâris olmuyorum?) demiş. Halîfe de: (Senin baban olan Resûl-i ekremden işittim ki, (Kimse bize vâris olamaz!) buyurdu. Onun için sen de vâris olamazsın. Fakat ben Onun halîfesiyim, Onun nafaka verdiği kimselere, aynı şeyleri ben de veririm. Senin masraflarını yapmak benim vazîfemdir) dedi. Bunun üzerine Fâtıma sustu ve artık miras lâfı etmedi.
Mısrdaki büyük âlimlerden Ahmed bin Muhammed Şihâbüddîn Kastalânî (Mevâhib-i ledünniyye) kitabı tercümesi, birinci cilt, dörtyüz doksanbirinci sayfada diyor ki (Doğru oldukları, bütün islâm âlimlerince tasdik edilmiş olan altı hadis kitabına (Kütüb-i sitte) denir. Bunlardan birini yazan Ahmed bin Ali Nesâînin bildirdiği hadis-i şerifte (Biz Peygamberler miras bırakmayız) buyuruldu. (Süleymân, Dâvûda vâris oldu) ve (Yâ Rabbî! Bana vâris olacak evlat ver) âyet-i kerimelerinde bildirilen vârislik, mal ve mülk vârisliği değildir. İlm ve nübüvvet mirasıdır. Yukarıdaki hadis-i şerifi, imam-ı Abdürra'ûf Menâvî de yazıyor ve imam-ı Ahmedin (Müsned) kitabından aldım diyor.
Hadis âlimi Abdülhak Dehlevî fârisî dil ile yazdığı iki cilt (Medâricün nübüvve) kitabı ikinci cilt, beşyüzyetmişikinci sayfada buyuruyor ki:
Resûlullah (Biz Peygamberler miras almayız ve miras bırakmayız. Bıraktığımız şeyler sadaka verilir) buyurdu. Kendisi vefât edince ev eşyası ve silâhları ve hayvanları ve Fedek denilen hurma bahçesi kalmıştı. Bu hurmaları âilesine ve fakirlere ve yolculara verirdi. Vefât edince, kızı Fâtıma, halîfe Ebû Bekrden miras istedi. Halîfe, hadis-i şerifi okuyarak, miras vermedi. Fâtıma, halîfeye: (Sen ölürsen, malın kime miras kalır?) dedi. (Âileme ve çocuklarıma kalır) deyince, Fâtıma, (O hâlde ben niçin babamın mirasını almıyorum?) dedi. Ebû Bekr-i Sıddîk dedi ki, (Ben, baban olan Resûlullahdan işittim ki (Biz miras bırakmayız!) buyurdu. Fakat ben, Onun halîfesiyim. Onun verdiği kimselere, ben de, aynı şeyleri vereceğim ve Onun bıraktığı malları, Onun verdiği yerlere aynen dağıtacağım) dedi. Resûlullah birçok kimselere, mal vereceğini vaat etmişti. Vefâtından sonra, gelip, bu malları istediler. Halîfe hepsine verdi. Ebû Bekr, mirası yalnız Fâtımadan men etmedi. Âişe de, gelip, miras istedi. Ona da vermedi. Başka zevceler de istedi. Hiçbirisine vermedi. Peygamberler miras bırakmaz hadis-i şerifini söyledi. Halîfe, bu hadis-i şerifi söyleyince, Eshâb-ı kirâmın hepsi, biz de işitmiştik, dedi, bir kişi bile itiraz etmedi. Halîfe kimseye miras vermedi ve Muhammed aleyhisselâmın akrabâsına evvelce verilen herşeyi aynen verdi ve Resûlullahın yaptığını değiştirmem dedi ve Resûlullahın akrabâsını, kendi akrabâmdan daha çok seviyorum diye yemin etti. Fâtımanın miras yüzünden, Ebû Bekre darıldığını ve ölünciye kadar sevmediğini söyliyenlere şaşılır. Eshâb-ı kirâmın sözbirliği ile bildirdiği hadis-i şerifi, Fâtımanın kabûl etmiyeceği düşünülebilir mi? İnsanlık îcâbı kırıldı denilse de, ölünciye kadar dargın kaldı denilebilir mi? Fâtımanın vefât edeceği zaman, Ebû Bekr-i Sıddîk ile helâllaştığı, ondan râzı olduğunu bildirdiği meydanda olan bir hakîkattir. Meselâ, hadis âlimi, imam-ı Beyhekî, imam-ı Şa'bîden rivayet ediyor ki, Fâtıma hasta iken, halîfe Ebû Bekr-i Sıddîk kapıya geldi. Ali Fâtımaya, Ebû Bekrin geldiğini haber verdi. Fâtıma da, Aliye içeri izin vermemi istermisin? dedi. Ali: Evet dedi. Fâtıma izin verdi. Halîfe içeri girdi ve kendisi ile helâllaştı. Fâtıma Ebû Bekrden râzı oldu. İmâm-ı Müstağfirînin (Kitâbülvefâ) ve [Ahmed bin Muhammed Taberînin 694] (Riyâdunnadara) kitaplarında diyor ki, Ebû Bekr, Fâtımanın yanına girip, helâllaştı ve Fâtıma, ondan râzı oldu. İmâm-ı Evzâî buyuruyor ki, Ebû Bekr, Fâtımanın kapısına gelip, Resûlullahın kızı benden râzı olmadıkça, bu kapıdan ayrılmam dedi. Ali içeri girip, Fâtımaya râzı ol diye and verdi. O da râzı oldu. Hâfız Ebû Sa'd (Kitâbülmüvâfeka) adındaki kitabında da böyle yazmaktadır. Fâtıma gece defnedildi. Ali gece olduğu için halîfeye haber veremedi. Bazı haberlerde ise Ebû Bekrin cenâzede bulunduğu ve namazını kıldığı bildirilmektedir. (Faslülhitâb) kitabında diyor ki, Hz. Fâtıma hasta iken, Hz. Ebû Bekr gelip, içeri girmeye izin istedi, Hz. Ali haber verdi. Hz. Fâtıma, Hz. Aliye sen râzı olur isen izin veririm dedi. Râzıyım dedi. Hz. Fâtıma izin verdi. Hz. Ebû Bekr içeri girip, konuştu. Özr diledi. Helâllaştı. Hz. Fâtıma da, halîfeden râzı oldu. Hz. Fâtıma akşam ile yatsı arasında vefât etti. [Hicretin onbirinci senesi idi.] Hz. Ebû Bekr, Osman, Abdürrahmân bin Avf ve Zübeyr bin Avvâm hazır idiler. Cenâze namazını kıldırmak için Ebû Bekre teklîf ettiler. Hz. Ebû Bekr kıldırdı. Gece defnettiler.
Ömer halîfe olunca, Fedek hurmalarını, Resûlullah zamanında olduğu gibi dağıttı. İki sene sonra, bu işin idaresini Ali ile Abbâsa bıraktı. Bir zaman sonra halîfeye gelip, hurmalığı ikisine taksîm etmesini istediler. Ömer Eshâb-ı kirâmı toplayıp, hepsine and verdi ve Resûlullah (Biz Peygamberler, miras almayız ve miras bırakmayız. Bizim bıraktığımız sadaka olur) buyurdu mu? diye sordu. Hepsi birden evet duyduk diye yemin etti. Bunun üzerine Ömer hurmalığı taksîm etmeyip, ikisine bıraktı ve mahsûlü eskisi gibi dağıtınız dedi. Hurmalıklar, sonradan Alînin elinde kaldı. Sonra evladına, torunlarına kalıp, nihâyet, emîr Mervânın eline geçti. Ömer bin Abdülazîz halîfe olunca, Resûlullahın, kızı Fâtımaya vermediği mala elimi sürmem dedi. Bu sözden, Fâtımanın Resûlullahdan bu hurmalığı istediği, Onun da vermediği anlaşılmaktadır. Bu husûstaki hadis-i şerifler, Buhârîde yazılıdır. Abdülhak Dehlevînin yazısı burada tamam oldu.
(Mir'ât-i Kâinât) kitabında ikiyüzdoksanikinci sayfada diyor ki: (Resûlullahın zevceleri ve kızları dünyadaki kadınların hepsinden üstündür. Zevcelerine kazf eden, kötüliyen için, Abdüllah ibni Abbâs tevbesi kabûl olmaz buyurdu. Âişeye söven ise, katlolunur. Çünkü, buna söğmek, Kur'an-ı kerimi inkâr etmek olur ki, küfürdür diye sözbirliği vardır.)
Peygamberlerin miras bıraktığını bildiren âyet-i kerimelere gelince: Allahü teâlâ, Meryem sûresi, üçüncü âyetinde, Zekeriyyâ aleyhisselâmın duâsını bildiriyor. Bu âyet-i kerimenin meâl-i âlîsi, (Ben öldükten sonra, yerime gelecek velîlerimden korkuyorum. Zevcem de âkırdır, çocuğu olmuyor. Yâ Rabbî! Bana bir oğul ihsân eyle de, bana ve Ya'kûb oğullarına vâris olsun!)dir. Beydâvî tefsîrinde buyuruyor ki, (Bizim dînimize ve ilmimize vâris olsun demektir. Çünkü, Peygamberler mal miras bırakmazlar). Şeyhzâde hâşiyesinde diyor ki, (Peygamberlere vâris olmak, dînine salâh ve fayda verici olmaktır. Bu da, peygamber olmakla ve ilim ile ve güzel ahlâk ile ve dinde faydalı makam sahibi olmakla ve tayyib mal sahibi olmakla olur). Zekeriyyâ aleyhisselâmın amcasının oğulları, Benî İsrâîlin en kötüleri idi. Vefâtından sonra, bunların dîni değiştirmelerinden korkmuş idi.
Neml sûresi, onaltıncı âyetindeki (ve Süleymân Dâvûda vâris oldu) vâris olmayı, Beydâvî tefsîrinde (Peygamberliğine veya ilmine veya mevkı'ine mâlik oldu demektir) diyor.
Görüliyor ki, Hz. Ebû Bekr-i Sıddîk hurma bahçesini Hz. Fâtımanın elinden almamış, eski hâlinde olduğu gibi bırakmış, onun her ihtiyacını Beytülmâldan vermiştir. Bazı eşyayı, Hz. Aliye miras olarak değil, bu eşya Beytülmâla geçtikten sonra, kendi salâhiyyetini kullanarak, hediye olarak ihsân etmiştir. Resûlullah, hurma bahçesini kimseye hediye etmemişti. Fâtıma, bu bana hediye edilmişti, demedi ve şâhit getirmedi. Hiçbir kitapta böyle yazmıyor. Bunu yalnız Îrândaki bu acem kitabı, pek acemice uydurmaktadır. Hz. Aliyi ve Fâtımayı ve Hasen, Hüseyni medh eden, çok öven hadis-i şerifler var. Hattâ âyet-i kerime var. Hz. Ebû Bekr-i Sıddîk ki, bütün ticâret mâlını, mülkünü, vatanını, evladını, Resûlullah için feda etmiş, bütün gazâlarda bulunup, ihtiyâr hâlinde Resûlullahın önünde harp etmiş iken, bu hadis-i şerifleri çiğneyecek kadar aşağı bir kimse mi idi? Hâlbuki yüzlerce hadis-i şerif, hattâ Kur'an-ı kerim, onu medh etmekte, fazîletini bildirmektedir. Miras hadisini, Hz. Fâtımaya önceden bildirmeye lüzûm yoktu. Vakti gelince, Eshâb-ı kirâm ona bildirdi. Fâtıma-tüzzehrâ, hurmalığı, kendine helâl sanarak istemişti. Haram olduğunu anlayınca istemedi. İbâdetleri, bir kimseye, vakti gelmeden bildirmek farz değildir. Zaten vakf edilmiş mal, kimseden, hiçkimseye miras kalmaz. Fâtıma halîfenin sözünü, derhâl ve seve seve kabûl etti. Bu hadis-i şerife hiçbir sahâbî itiraz etmediğinden inanmıyan kâfir olur. Fedek bahçesi için (Hak Sözün Vesîkaları) kitabının beşinci kısmında uzun bilgi vardır. Lütfen oradan da okuyunuz!
(Menâkıb-ı çihâr yâr-ı güzîn) kitabı, dörtyüz doksanıncı sayfada diyor ki:
Birgün, Ebû Bekr-i Sıddîk Resûlullahın evine geldi. İçeri gireceği sırada, Ali bin Ebî Tâlib da geldi. Ebû Bekr geri çekilip, yâ Ali, sen buyur gir dedi. O da cevap verip, aralarında aşağıdaki uzun konuşma oldu:
Ali - Yâ Ebâ Bekr! Sen önce gir ki, her iyilikte önde olan, her hayrlı işte ileri olan, herkesi geçen sensin.
Ebû Bekr - Sen önce gir yâ Ali, Resûlullaha daha yakın sensin.
Ali - Ben, senin önüne nasıl geçerim? Çünkü, Resûlullahdan işittim, (Ümmetimden Ebû Bekrden daha üstün bir kimse üzerine güneş doğmadı) buyurdu.
Ebû Bekr - Ben, senin önüne nasıl geçebilirim ki, Resûlullah, kızı Fâtıma-tüzzehrâyı sana verdiği gün (Kadınların en iyisini, erkeklerin en iyisine verdim) buyurdu.
Ali - Ben senin önüne geçemem. Çünkü, Resûlullah (İbrâhîm aleyhisselâmı görmek istiyen, Ebû Bekrin yüzüne baksın) buyurdu.
Ebû Bekr - Senin önüne geçemem. Çünkü, Resûlullah buyurdu ki, (Âdem aleyhisselâmın hilm sıfâtını ve Yûsüf aleyhisselâmın güzel ahlâkını görmek istiyen, Ali Mürtezâya baksın!)
Ali - Senin önünden giremem. Çünkü, Resûlullah (Yâ Rabbî! Beni ençok seven ve eshâbımın en iyisi kimdir?) dedi. Cenâb-ı Hak (Yâ Muhammed Ebû Bekr-i Sıddîktır) buyurdu.
Ebû Bekr - Ben senin önüne geçemem. Çünkü, Resûl (İlmi bir kimseye veririm ki, Allahü teâlâ, onu sever. Ben de onu çok severim) buyurdu. İlm şehrinin kapısı, sen oldun.
Ali - Senin önünde gidemem. Çünkü, Resûl (Cennetin kapıları üzerinde, Ebû Bekr habîbullah yazılıdır)
Ebû Bekr - Senin önüne geçemem. Çünkü, Resûl Hayber gazâsında, bayrağı sana verip (Bu bayrak, melik-i gâlibin, Ali bin Ebî Tâlibe hediyesidir) buyurdu.
Ali - Senin önüne nasıl geçebilirim? Çünkü, Resûl (Yâ Ebâ Bekr! Sen benim gören gözüm ve bilen gönlüm yerindesin) buyurdu.
Ebû Bekr - Senin önüne geçemem. Çünkü, Resûl buyurdu ki (Kıyâmet günü, Ali Cennet hayvanlarından birine binmiş olarak gelir. Cenâb-ı Hak buyurur ki, yâ Muhammed! Senin baban İbrâhîm Halîl, ne güzel babadır. Senin kardeşin Ali bin Ebî Tâlib ne güzel kardeştir).
Ali - Senin önüne geçemem. Çünkü, Resûl buyurdu ki (Kıyâmet günü, Cennet meleklerinin reîsi olan Rıdvân adındaki melek Cennete girer. Cennetin anahtarlarını getirir. Bana verir. Sonra, Cebrâîl aleyhisselâm gelip, yâ Muhammed, Cennetin ve Cehennemin anahtarlarını, Ebû Bekr-i Sıddîka ver. Ebû Bekr, istediğini Cennete, dilediğini Cehenneme göndersin der).
Ebû Bekr - Senin önünden giremem. Çünkü, Resûl buyurdu ki (Ali kıyâmet günü benim yanımdadır. Havz ve Kevser yanında, benimledir. Sırât üzerinde benimledir. Cennette benimledir. Allahü teâlâyı görürken, benimledir.
Ali - Senden önce giremem. Çünkü, Resûl (Ebû Bekrin îmanı, bütün müminlerin îmanları toplamı ile tartılsa, Ebû Bekrin îmanı ağır gelir) buyurdu.
Ebû Bekr - Senin önüne nasıl geçebilirim? Çünkü, Resûl (Ben ilmin şehriyim. Ali, bunun kapısıdır) buyurdu.
Ali - Senin önünden nasıl yürüyebilirim? Çünkü, Resûl (Ben sâdıklığın şehriyim. Ebû Bekr, bunun kapısıdır) buyurdu.
Ebû Bekr - Senin önünden geçemem. Çünkü, Resûl buyurdu ki, (Kıyâmet günü, Ali, bir güzel ata bindirilir. Görenler, acaba bu, hangi Peygamberdir der. Allahü teâlâ, bu Ali bin Ebî Tâlibdir buyurur.)
Ali - Senin önünde gidemem. Çünkü, Resûl (Ben ve Ebû Bekr, bir topraktanız. Tekrar bir olacağız) buyurdu.
Ebû Bekr - Senin önünde gidemem. Çünkü, Resûl buyurdu ki, (Allahü teâlâ, ey Cennet, senin dört köşeni, dört kimse ile bezerim. Biri, peygamberlerin üstünü Muhammeddır. Biri, Allahdan korkanların üstünü Alidir. Üçüncüsü, kadınların üstünü, Fâtıma-tüzzehrâdır. Dördüncü köşesindeki de temizlerin üstünü Hasen ile Hüseyndir).
Ali - Senin önünden nasıl gidebilirim? Çünkü, Resûl buyurdu ki (Sekiz Cennetten şöyle ses gelir: Ey Ebû Bekr, sevdiklerinle birlikte gel, Hepiniz, Cennete girin!)
Ebû Bekr - Senin önünden gidemem. Çünkü, Resûl (Ben bir ağaca benzerim. Fâtıma, bunun gövdesidir. Ali budağıdır. Hasen ve Hüseyn, meyvasıdır) buyurdu.
Ali - Senin önünden geçemem. Çünkü, Resûl buyurdu ki (Allahü teâlâ, Ebû Bekrin bütün kusurlarını affetsin. Çünkü O, kızı Âişeyi bana verdi. Hicrette bana yardımcı oldu. Bilâl-i Habeşîyi, benim için alıp âzâd etti).
Resûlullahın bu iki sevgilisi kapıda böyle konuşurken, kendileri içeriden dinliyordu. Hz. Alînin sözünü kesip içeriden buyurdu ki:
(Ey kardeşlerim Ebû Bekr ve Ali! Artık içeri girin! Cebrâîl aleyhisselâm gelip dedi ki, yerlerdeki ve yedi kat gökteki melekler sizi dinlemektedir. Kıyâmete kadar, birbirinizi övseniz Allahü teâlâ yanındaki kıymetinizi anlatamazsınız). İkisi birbirine sarılıp, birlikte Resûlullahın huzuruna girdiler. Resûl: (Allahü teâlâ, ikinize de yüzbinlerle rahmet etsin. İkinizi sevenlere de, yüzbinlerle rahmet etsin ve düşmanlarınıza da, yüzbinlerle lânet olsun) buyurdu. Hz. Ebû Bekr-i Sıddîk dedi ki (Yâ Resûlallah! Ben, Ali kardeşimin düşmanlarına şefaat etmem). Hz. Ali dedi ki (Yâ Resûlallah! Ben de, Ebû Bekr kardeşimin düşmanlarına şefaat etmem ve başını kılınçla, bedeninden ayırırım.) Ebû Bekr buyurdu ki (Ben senin düşmanlarını, sırat üzerinden geçirmem).
19 - (Ehl-i sünnet Ehl-i beyte düşmandır. Çünkü, kurban bayramı günü, hatîb minberde, İsmâ'îli kurban etmeyi okurken, âlim, câhil, hepiniz feryadü figân ediyorsunuz, döğünüyorsunuz da, Muharremin onuncu âşûre günü, Hasen, Hüseynin şehit olduğu için döğünen şî'îlere, râfızî diyorsunuz) diyor.
Kurban bayramı ve onun hutbesini, Resûlullah emrettiği için yapıyoruz. Hutbeyi sessiz dinlemek lâzımdır. Burada kimse bağırmaz ve döğünmez. İslâmiyette, musîbetler için bağırmak, döğünmek, mâtem tutmak, Allahü teâlânın kaza ve kaderine karşı gelmek demektir. Evet, sevdiği için ağlamak câizdir. Resûlullah kıymetli zevcesi Hadîcet-ül kübrâ ve çok sevdiği ciğerpâresi oğlu İbrâhîm vefât edince ve her zaman medh ettiği amcası Hamzayı Uhud gazâsında şehit olmuş görünce, pekçok üzüldü, içi yandı. Eshâbının önünde çok ağladı. Fakat, hiç döğünmedi. Hiçbir zaman, mâtem tutmadı. Resûlullah zamanında, Muharremin onuncu gününe önem verilir, oruç tutulur, fazla ibâdet yapılırdı. Fakat, o gün ve başka gün, daha büyük acılar geçtiği hâlde, mâtem tutulmazdı. Mâtem, hıristiyanlıkta olur. Kâfirler yapar. Ehl-i sünnet, İsmâ'îl için de, Hasen, Hüseyn efendilerimiz için de, senede bir kere değil, her zaman üzülür, ağlar. Her Cuma hutbede Hasen, Hüseyn okununca, Ehl-i sünnetin ciğerleri yanmakta, gözleri kan ağlamaktadır. Fakat, Resûlullah mâtem tutmağı yasak ettiği için, hiçbir zaman mâtem tutmazlar, taşkınlık yapmazlar.
Ehl-i sünnete, Ehl-i beytin düşmanıdır diyenlerin dili kurumalıdır. Ehl-i sünnet âlimlerinden, Ferîdeddîn-i Attâr, (Tezkiretül-evliyâ) kitabında, imam-ı Câfer Sâdıkı şöyle anlatıyor:
İmâm-ı Câfer Sâdık, millet-i islâmın sultânı, nübüvvet senedinin burhânı idi. Her işi sâdık, her bilgide âlim idi. Evliyânın kalblerinin meyvası, Seyyid-i enbiyânın ciğerkûşesi idi. İmâm-ı Alînin nâkıdi, Resûl aleyhisselâmın vârisi idi. Ârif-i âşık imam-ı Câfer Sâdık, Ehl-i beytten idi. Ehl-i beytin hepsi birdir. Birinin sözü, hepsinin sözü demektir. Onun yolu, oniki imamın yolu demektir. Benim dilim ve kalemim onu medh edemez. Çünkü, her ilimde ve işaretlerde üstâd idi. Bütün evliyânın reîsi idi. Hepsi ona güvenmiştir. Başka din sahipleri de ona koşar. Ehl-i islâm, ona uyar idi. Zevk sahipleri, onun peşinde, âşıklar onun yolunda idi. Âbidlerin mukaddemi, zâhidlerin mükerremi idi. Hakîkatleri yazan odur. Kur'an-ı kerimin sırlarını çözen odur. Ehl-i sünnet ve cemaat için, Ehl-i beyti sevmezler diyen bazı kimseler var. Bu câhillere şaşarım. Çünkü, Ehl-i sünnet demek, Ehl-i beyt demektir. Ehl-i sünnet demek, Ehl-i beytin yolu demektir. O kimseler ne kadar yanlış hayâle saplanmışlar? Muhammed aleyhisselâmı sevenler, onun evlatlarını sevmez mi? Hattâ, Ehl-i sünnetin imamı, Muhammed bin İdrîs Şâfi'înin, Ehl-i beyte olan aşırı sevgisi dillerde dolaştığı için, bu büyük imama şî'î diyenler oldu. Bu yüzden kendisini habs ettiler. Bunun için, kendisi bir şiir yazmıştır ki, bir beytinin mânası (Şî'îlik, Muhammed aleyhisselâmın evladını sevmek ise, bütün ins ve cin şâhit olsun, ben şî'îyim. Çünkü, Ehl-i beyt-i nebevîyi çok seviyorum).
Ehl-i beyti sevmek elbet çok iyidir. Fakat, Ehl-i beyti sevmek için, Eshâb-ı kirâmın bir kısmına düşman olmak lâzımdır demek, çok fenadır. Böyle söyliyenlerin Cehenneme gidecekleri, hadis-i şerifte bildirilmiştir.
(Ehl-i sünnet) demek, Ehl-i beyti ve Eshâb-ı kirâmın hepsini seven, hepsinin izinde giden müslümanlar demektir. Çünkü, Ehl-i beytin ve Eshâb-ı kirâmın yolu, aynı bir yoldur ve Resûlullahın gösterdiği tek yoldur. Bazı kimseler, islâmiyeti içerden yıkmak için düşmanlar tarafından uydurulmuş, bozuk yolda gidiyor. Eshâb-ı kirâmın çoğuna düşmanlık ediyorlar. Yurdumuzdaki müslümanları aldatabilmek için, biz Ehl-i beytin âşıklarıyız. Bizim yolumuz, Ehl-i beytin yoludur diyorlar. Böylece, kendi küfür ve zındıklıklarını, o din büyüklerine, Ehl-i sünnetin göz bebeklerine bulaştırıyorlar. Allahü teâlâ, bunları doğru yola getirsin! Bütün müslümanları, bu felaket yoluna sapmaktan muhâfaza buyursun! Âmîn.
Tenbih Kısmının Sonu