İKİNCİ FASL
(MÜSLİMÂNLARIN İKİ GÖZBEBEĞİ)
Dünyada hiçkimse, kötülerin iftirâlarından kurtulamamıştır. (Mu'tezile) sapıkları, Peygamberlere ve meleklere bile dil uzattı. Bu iftirâlar, akıl ve insâf sahiplerine, kötülenenlerin temizliğini ve yüksekliğini gösterir. Şeyhaynın üstünlüklerini gösteren vesikalardan biri de, Hasetçilerin, inatçıların, asırlardan beri sürüklenegelen kalıplaşmış kelimelerden başka birşey söyliyememeleridir.
Bu iftirâlardan biri, Hz. Ebû Bekrin, Hz. Fâtımaya miras vermemesidir.
Hz. Ebû Bekr, (Biz, Peygamberler miras bırakmayız. Bize kimse vâris olmaz) hadis-i şerifine uyarak miras vermedi. Dâvüd, Süleymân, Yahyâ ve Zekeriyyâın sözlerinde miras kelimesini kullanmış olduklarını Kur'an-ı kerim haber vermektedir. Kur'an-ı kerimin mânasını en iyi anlıyan Peygamberimizdir. Peygamberimiz, bu âyet-i kerimelerin mal verâsetini değil, ilim ve hilâfet verâsetini bildirdiklerini anlıyarak, yukarıdaki hadis-i şerifi söylemiştir. Bu hadis-i şerif, Kur'an-ı kerimin mânasını açıklamaktadır. Ebû Dâvüd diyor ki, Resûlullahın Benî Nadîrde ve Hayberde ve Fedekte hurmalıkları vardı. Birincisinin gelirlerini memurlarına, Fedek gelirlerini fakirlere verirdi. Hayberdekinin gelirini üçe ayırırdı. İkisini müslümanlara, birini Ehl-i beytine, yâni âilelerine verirdi. Fazlasını Muhâcirlerin fakirlerine dağıtırdı. Hz. Ebû Bekr halîfe olunca, Resûlullahın yaptığını değiştirmedi. Hz. Ömer halîfe olunca, Hz. Aliyi ve Abbâsı çağırdı. (Yukarıdaki hadis-i şerifi Resûlullahdan işittiniz mi? Allah aşkına doğru söyleyiniz!) dedi. İşittik dediler. Hz. Fâtımanın, bu hadis-i şerifi işittiği hâlde, miras verilmeyince üzülmesi insanlık îcâbı idi ve islâmiyetin verdiği, tâm helâl olan malı almakla bereketlenmek istemişti. Hz. Ali de, halîfe iken, bunları kendi çocuklarına vermedi. Şeyhaynın yaptığını değiştirmedi. Ömer bin Abdülazîz de böyle yaptı.
Sıddîk, hırsızın sol elini kesti. Bu, islâmiyete uygun değildir diyorlar. (Muvatta) kitabı, bunu uzun anlatıyor. O hırsızın sağ eli ve ayağı kesilmişti. Sıra sol eline gelmişti. Mâlikî ve Şâfi'î mezheplerinde, Hz. Ebû Bekr gibi yapılmaktadır. Hanefî ve Hanbelî mezheplerinde ise, Hz. Aliden gelen habere uyarak, bir eli ve bir ayağı kesilmiş kimsenin, artık bir yeri kesilmez. Habs olunur.
Hz. Ebû Bekre, Mâlik bin Nuveyrenin kısâsını yapmadığı için de dil uzatıyorlar.
Hâlid bin Velîd, Mâlikin sözlerinden, onun mürted olduğunu anladı. Bunun için, onu da öldürdü. Hz. Ebû Bekrin ictihâdı, Hz. Hâlidin doğru söylediğini gösterdiği için, Hâlide kısâs yapmadı. Ebû Bekrin bu hareketine hatâ diyenler, Hz. Alînin, Hz. Osmanın kâtillerine kısâs yapmadığına acaba ne derler?
Hz. Ebû Bekrin halîfe olması, ne açıkça, ne de işaret ile bildirilmedi. Bildirilmiş olsaydı, ictihâd ile seçilmez, ictihâda lüzûm kalmazdı diyorlar. Buna cevap vermek için, yedi önsöz bildirmek iyi olur:
1) Resûlullaha (Vahy) birkaç türlü gelirdi. Azâb haberlerinin bir kısmı çan sesi gibi, geldi. Cebrâîl aleyhisselâm insan şeklinde görünüp söylerdi. Rü'yâda da vahy olurdu. Vahyin bir çeşidi de, firâset idi. Bu vahylerin çoğu, Kur'an-ı kerimde yoktur. Bunun sebebini sormak câiz değildir. Meselâ oruç emirleri Kur'an-ı kerimde bildirildi de, namazın birçok emirleri Kur'an-ı kerimde niçin bildirilmedi denilemez. Bunun gibi, filan emir niçin Kur'an-ı kerimde bildirilmedi de, rü'yâda bildirildi denilemez. Bunun gibi, Hz. Ebû Bekrin halîfe olacağı Kur'an-ı kerimde bildirilmedi de, rü'yâda bildirildi denilemez. Bunun gibi, Hz. Ebû Bekrin halîfe olacağı Kur'an-ı kerimde niçin açıkça bildirilmedi de, rü'yâda işaret olundu diye sorulamaz.
2) Resûlullah, emirlerden, yasaklardan bir kısmını açıkça bildirdi. Bir kısmını ise, bunu yapana Allah rahmet, şunu yapana Allah lânet eylesin diyerek, işaret ile bildirmiştir. Bunun sebebini sormak câiz değildir. Bunun gibi Şeyhaynın halîfe olacaklarını da, niçin rü'yâ anlatarak bildirdi de, benden sonra, Ebû Bekrle Ömeri halîfe yapınız demedi diye sorulamaz.
3) Bazı emirler, haber vermek sûreti ile bildirildi. Îsâ aleyhisselâmın ve Deccâlın gelecekleri ve Deccâlın kötülüğü bildirildi. Bu haber, Îsâ aleyhisselâm gelince ona uyunuz! Deccâl gelince, ona uymayınız demektir. Şunları yapanları Cennette gördüm. Şöyle yapanları Cehennemde gördüm demek de böyledir. emir ve nehy, nass ile açıkça bildirildiği gibi, nassın iktizâsı ile de bildirilmiştir. Filan kimse, Ahmedi âzâd etti sözünden, Ahmed onun kölesi idi demek de anlaşılır ki, buna iktizâ ile anlamak denir. Bunu size hâkim yaptım demek, onun emirlerine uyunuz demektir ki, bu da iktizâ ile anlaşılmaktadır. Bunun gibi, Allahü teâlâ, bu ümmet içinde halîfe yapacağını açıkça bildirdi. Halîfelerin Şeyhayn olacağını da rü'yâ ile bildirdi. Bunun gibi, âhır-zaman Peygamberinin geleceğini Îsâ aleyhisselâma müjde etmekle, geldiği zaman Ona itaat ediniz demiş oldu. (Benim yoluma, benden sonra da Hulefâ-i râşidînin yoluna yapışınız!) hadis-i şerifi, Şeyhayna itaati emretmektedir. Onların halîfe olacakları, buradan iktizâen anlaşılmaktadır.
4) Şeyhaynın halîfe olacaklarının haber verilmesi, hilâfetlerinin hak ve doğru olduğunu da göstermektedir. Îsâ aleyhisselâmın, âhır-zaman Peygamberinin geleceğini müjdelemesi de böyledir.
5) İki mübhem nass birleştirilince, kesin hâl alır. (Benden sonra Ebû Bekre ve Ömere uyunuz!) hadis-i şerifi, Şeyhaynın ismlerini açıkça bildiriyor ise de, halîfe olacakları anlaşılmıyor. (Benden sonra, Hulefâ-i râşidînin yoluna sarılınız!) hadis-i şerifi de, halîfeliği açıklıyor. İkisi biraraya gelince, Şeyhaynın halîfe olacakları açıkça anlaşılıyor. Ayrı ayrı bildirilmesinin sebebini, hikmetini ancak sözün sahibi bilir.
6) (Edille-i şer'ıyye) dörttür. Bunlardan üçüncüsü, (İcmâ')dır. İcmâ' hâsıl olması için, (Kitap)dan veya (Sünnet)den bir (Delîl), yâni senet bulunması lâzımdır. Eshâb-ı kirâm, birbirlerine delîlleri hâtırlatarak icmâ hâsıl oldu. Bu icmâ ile Ebû Bekri halîfe yaptılar. Alînin (Onun bu işe daha lâyık olduğunu biliyoruz) sözü de, böyle olduğunu göstermektedir.
7) İmâm-ı Nevevînin ve başka âlimlerin, (istihlâf) ve (Sarîh nass) sözleri, çeşidli mânalar bildirirler. Ölüm yaklaşınca, hâl ve akt sahiplerini, yâni devlet işlerinde söz sahibi olanları toplayıp, buna (Bî'at) ediniz demek, sarîh nass ile istihlâf olur. Yâhut, bu kimsenin halîfe olmaya lâyık olduğunu bildirmek, istihlâf olur. Burada ölümün yakın olması ve devlet adamlarını toplayıp söylemesi lâzım değildir. emir değil, haber vermek olur. Birini böyle istihlâf etmek, başkasının halîfe olmasına mani olmaz. İstihlâf, bâzan açıkça bildirilmez. Sözün [Nassın] muktezâsından anlaşılır. Yâhut, iki nassın terkibinden [birleştirilmesinden] anlaşılır. Fıkh âlimleri, nassın muktezâsını başka başka anlıyabilirler.
Yukarıdaki yedi önsöz anlaşılınca, asl cevaba başlıyabiliriz: İmâm-ı Nevevînin mezhebinin reîsi, hattâ bütün hadis ve fıkh âlimlerinin reîsi olan imam-ı Şâfi'î, (Geldiğin zaman beni bulamazsan, Ebû Bekre sor!) hadis-i şerifinin, Ebû Bekrin halîfe olacağını açıkça bildirdiğini anlamıştır. İmâm-ı Şâfi'înin ilmi pek derin, idrâki ve muhâkemesi çok kuvvetli idi. Allahü teâlânın âyetlerinden bir âyet idi. O buyuruyor ki, bu hadis-i şerif hernekadar bir kadına emir idi ise de, Hz. Ebû Bekrin halîfe olacağını kinâye yolu ile göstermektedir. Resûlullah, bunu haber verirken bir hoşnutsuzluk, üzüntü göstermedi. Bu hâli, haber verilen şeyin meşru olduğunu göstermektedir. Çeşidli yerlerde bildirilen hadis-i şerifler, Hz. Ebû Bekrin halîfe olacağını daha açık haber vermektedirler. Hepsi bir araya gelince, (tevâtür), yâni kesinlik hâsıl olmaktadır. İmâm-ı Nevevînin (Nass olsaydı, onu söyler ve ona uyarlardı. Bir nass söylemediler) sözü yerinde değildir. Çünkü, çeşidli (Nass)ları, yâni açık haberleri söylediler. Meselâ, namazda imam yapılan, halîfe olur dediler. Bunu Eshâb-ı kirâmın hepsi bildiği için, başka nassları araştırmaya, söylemeye lüzûm görmediler. Zaten, Resûlullah vefât ettiği için, hepsi üzüntülü, sersem hâlde idi ve arabların mürted olup Medîneye yürüdükleri haberleri geliyordu. Halîfe seçiminin acele olması Îcap etti. Hz. Ali buyurdu ki, (Resûlullah hasta oldu. Ebû Bekre söyleyiniz! Namazı kıldırsın buyurdu. Resûlullah vefât edince düşündük. İslâmın bayrağı ve dînin direği olan namazda Resûlullahın önümüze geçirdiğini başımıza halîfe yapmaya râzı olup, Ebû Bekri halîfe seçtik).
Suâl: Hz. Ebû Bekr, Hz. Ömeri ve Ebû Ubeydeyi göstererek, bu ikisinden birine bî'at ediniz, dedi. Bu davranışı, kendinin halîfe olacağını gösteren bir nass bulunmadığını göstermiyormu? Nass varken başkasını tercîh etmek haram olmazmı?
Cevap: Hz. Ebû Bekrin bu hareketi, kendisinin halîfe yapılması için bulunan nassı başkalarına da söyletmek için, kurnazca ve nâzikce yapılan bir davranıştır. Kendi bildiğini, başkalarının ağzından herkese duyurmak içindir.
Bu ümmetin en üstünü Hz. Ebû Bekr olduğunu, islâm âlimlerinin çoğu bildirdi. Hz. Osmandan sonra en üstün de, Hz. Ali olduğu sözbirliği ile bildirildi. Hz. Alinin, Hz. Osmandan, hattâ Şeyhayndan üstün olduğunu bildirenler de oldu. (İstî'âb) kitabında, Abdüllah bin Ebî Kuhâfe isminin bulunduğu sayfada, Nizâl bin Sebre diyor ki, Hz. Ali (Peygamberimizden sonra, bu ümmetin en hayrlısı Ebû Bekrdir. Ondan sonra Ömerdir) dedi. Hz. Alinin böyle söylediğini, kendi oğlu Muhammed bin Hanefiyye ve Abd-i Hayr ve Ebû Cuheyfe de haber verdiler. Hz. Ali yine buyurdu ki, (Resûlullah ileriye geçti. Ondan sonra Ebû Bekr geçti. Hz. Ömer üçüncü oldu. Sonra fitne çıktı). Abd-i Hayr diyor ki, Hz. Aliden işittim: (Allahü teâlâ, Ebû Bekre rahmet eylesin ki, bu ümmeti bir araya ilk toplıyan o oldu) dedi. Abdüllah bin Câfer Tayyâr dedi ki, (Ebû Bekr bize halîfe oldu. O çok hayrlı ve çok merhametli idi). Mesrûk dedi ki, (Ebû Bekr ile Ömeri sevmek ve üstünlüklerine inanmak, Ehl-i sünnet alâmetidir). (İstî'âb)dan alınan yazı burada tamam oldu. İbni Hacer-i Mekkî buyuruyor ki, (Hz. Alinin üstün olduğunu söyliyenler, birkaç bakımdan üstün olduğunu bildirmişlerdir. Bu üstünlük, fadl-i küllî değildir). Bu ise, üç halîfeden başka olanlardan daha üstün olduğunu gösterir.
Eshâb-ı kirâmın ve Tâbiînin ayrı ayrı üstünlükleri vardı. Tâbiînin çoğu müctehid değildi. (İcmâ'), müctehidlerin sözbirliği demektir. Bir mes'elede icmâ varken, mukallidin sözüne uymak câiz değildir. İcmâ' bulunmıyan işlerde çeşidli ictihâdlar bulunur. Münâzara ve mürâce'at olunarak, bu ihtilâflar ortadan kalkar. İcmâ' hâsıl olur. Selef-i sâlihînin bütün icmâ'ları böyledir. Selmân-ı Fârisînin, (Ebû Bekrin hilâfetinde isâbet oldu ve hatâ oldu) sözü, Ebû Bekrin üstünlüklerinde, çeşidli ictihâdlar olup, seçilmesine icmâ hâsıl oldu demektir. Ebû Cuheyfe diyor ki, (Benim ictihâdım, Hz. Alînin herkesten daha üstün olduğunu gösteriyordu. Hz. Ali, minberde bu ümmetin en üstünü Ebû Bekrdir. Sonra Ömerdir deyince, bu ictihâdım yok oldu). İmâm-ı Mâlikin (Ben kimseye Peygamberin parçasından daha üstün diyemem) sözü de, fadl-i cüz'î göstermektedir. Hz. Alînin daha üstün olduğunu bildiren azınlığın sözleri hep böyledir.
Suâl: Hz. Ebû Bekrin daha üstün olduğunu bildiren kelâm âlimlerinin sözlerinin kesin olmadığı, zannettikleri anlaşılmıyor mu?
Cevap: Evet, kesin bildirenler olduğu gibi, zannedenler de oldu. Zan ile bildirenler de, bu zanlarını ters olarak kullanmamış, yine müsbet olarak bildirmişlerdir. Bu da Ebû Bekrin üstünlüğünden dönmenin mümkün olamıyacağını göstermektedir. Ehl-i sünneti açıklıyanların reîsi olan Ebül-Hasen-i Eş'arî, Ebû Bekrin üstünlüğünü kat'î olarak bildirmektedir. Başkalarının zan ile, ictihâd ile seçildi demeleri, bu kesinliği değiştiremez. (Eşâ'ire), yâni Ehl-i sünnet âlimleri, iki kısmdır: Birinci kısmı, münâzarada hep kazanmışlardır. Bunlar hadis ilmiyle çok uğraşmamışlardır. Ebû Bekr-i Bâkıllânî ve İmâm-ı Râzî, Kâdı Beydâvî ve Kâdı Adud ve Sa'deddîn-i Teftâzânî böyledir. İkinci kısm, hadis âlimleridir. Bunlar da münâzaraya, derinliğe dalmamışlardır. Âcürî ve Beyhekî bunlardandır. Biz mukallidler, her iki sınıf âlimlerin sofralarının artıkları ile geçiniyoruz. Bu yüksek âlimlerin kâselerini yalamakla besleniyoruz. Hz. Ebû Bekrin üstünlüğü zannîdir diyenlerin sözlerine dikkat edilirse, Selef-i sâlihînden, zıd haberler geldiği için, böyle söylemişlerdir. Hâlbuki, bu haberlerin hakîkatte zıd [ters] olmadıklarını yukarda açıkladık. Bazıları da, üstünlüğü halîfe seçimindeki sözbirliği ile ölçmüştür. Hâlbuki, üstünlüğün daha nice şeylere bağlı olduğunu yukarda bildirdik. Bunlardan biri, önce îman etmek idi. Selef-i sâlihînin sözlerinden anlaşılıyor ki, halîfe seçimi, üstünlük anlaşıldıktan sonra oldu. Üstünlük, (Hilâfet-i nübüvvet) de, yâni Peygamberin halîfesi olmakta şarttır. Bu halîfeliğin zamanı da otuz senedir. Bundan sonra gelen halîfelerde üstünlük şart değildir. (Şerh-ı mevâkıf) bunu güzel anlatıyor. Kitabın sonunda diyor ki:
(Üstünlük, kesinlikle anlaşılabilen şey değildir. Çünkü, yalnız akıl ile ölçülüp anlaşılamaz. Meselâ sevabın çokluğu görülerek üstündür denilemez. Nakle dayanarak anlamak lâzımdır. Fıkh bilgisi de değildir ki, (zann-ı gâlib) ile amel olunabilsin. Bu mes'ele ilim işidir. Bunda yakîn, kesinlik lâzımdır. Birbirlerine uymıyan nasslar, yakîn bilgi vermez. Fazîletin, sevabın çokluğuna sebep olan şeylerin çok olması da kesinlik ifâde etmez. Çünkü, sevap, Allahü teâlânın ihsânıdır. İbâdet yapan birine sevap vermiyebilir. Başkasının ibâdetine ise, çok sevap verir. Halîfe seçilmek, kesin olsa bile, üstünlüğü kesin olarak göstermez. Olsa olsa, zan hâsıl eder. O hâlde, nasıl olur da, üstün varken üstün olmıyanın imameti [yâni halîfe seçilmesi] sahih olmaz sözü kesin olarak söylenebilir? Bununla berâber, Hz. Ebû Bekrin, sonra Hz. Ömerin, sonra Hz. Osmanın ve sonra Hz. Alînin üstün olduklarını, Selef-i sâlihîn bize haber verdi. Selef-i sâlihîne hüsn-i zannederek, bunu bilmeselerdi, bildirmezlerdi deriz. Bunun için, onlara tâbi olmamız vâcib olur. Doğrusunu Allahü teâlâ bilir deriz.
Âmidî [Seyf-uddîn Ali bin Muhammed] diyor ki, eftal olmak, birinin câhil, ötekinin âlim olması veya ötekinin birinciden daha âlim olması gibi iki türlü olur. Eshâb-ı kirâm için, böyle üstünlük, kesinlikle söylenemez. Çünkü, çoğunda husûsî fazîlet olduğu gibi, müşterek fazîletleri de vardır. Bir fazîlet, birkaç fazîletten daha kıymetli olabilir. Bunun için, fazîletleri çok olana en üstün denilemez). Şerh-ı mevâkıfın yazısı burada tamam oldu. [Âmid şehri, Diyâr-ı Bekrin eski ismidir. (Dürr-ül-muhtâr) da şâhitliği anlatırken ve (Fevâid-ül-behiyye) de diyor ki, (Selef-i sâlihîn), hadis-i şerifte medh olunan ilk iki asrın âlimleri demektir. Bunlara (Sadr-ül-evvel) de denir.]
(İcmâ'), dört delîlden biridir. Hiç hilâf olmadığı zaman, kat'î kesin olur. Bir hilâf bulunursa, bu hilâf şâz ve nâdir olsa bile, bu icmâ, zannî olur. Kat'î olmaz. Ehl-i sünnete göre, Hz. Osmanın hilâfeti haktır. Bu söz icmâ ile bildirilmiştir. Fakat Hz. Osmanın, Hz. Aliden üstün olduğunda icmâ yoktur. Görülüyor ki, hilâfetin kat'î olması, üstünlüğün kat'î olmasına sebep olmuyor. Üstünlüğün zannî olması da hilâfetin zannî olmasına sebep olmuyor. Hakîkî üstünlük, Allahü teâlânın çok sevmesidir. Bu ise, ancak vahy ile anlaşılır. Medh olunmak, üstünlüğü göstermez. Çünkü, Eshâb-ı kirâmın hepsi medh olunmuştur.
Suâl: Hz. Ebû Bekrin halîfe olacağını gösteren hadis-i şerifler, Allahü teâlânın yaratacağı şeyleri önceden haber vermek gibidir. Hak olduğunu göstermez. Gösterir desek bile câiz olduğunu gösterir. Çünkü üstünlükleri müsâvî olan veya üstünlüğü az olan, halîfe olabilir. (Benden sonra Ebû Bekre ve Ömere itaat ediniz!) hadis-i şerifi, Allahü teâlâ bunların halîfe olmasını irâde ettiği için itaat ediniz demektir. Çünkü halîfe seçilene, üstün olmasa bile, itaat etmek vâcibdir. (Ebû Bekr ile ve Ömer ile birlikte mezardan kalkarız) hadis-i şerifi de, tesâdüfen olacak şeyi haber vermektedir. Bu haberler üstünlüğü göstermez. Diğer hadis-i şerifler ve rü'yâlar da, olacak şeyleri haber vermektedirler denirse:
Cevap: İrâde-i teşrî'î, irâde-i tekvînîye tâbidir. Allahü teâlâ, belli zamanda, belli insanları yaratacağını ezelde bildi. Bunlar için faydalı olacak işleri de bildi. O insanları, o zamanda yaratmağı irâde etti. Haramları ve helâlleri ve emirlerini ayırdı. Bunları takdîr etmiş oldu. Zamanları gelince yaratmaktadır. Şeyhaynın halîfe olacaklarını ezelde irâde etti. Bu irâdesini Resûlüne bildirdi. Resûlullah da (Benden sonra) buyurarak, (İrâde-i tekvînî)yi ve (İtâ'at ediniz!) buyurarak, (İrâde-i teşrî'î)yi bildirdi. Resûlullahın gelmesini ve Ona îmanın farz olmasını, ezelde irâde etmesi gibi oldu. Resûlullaha îmanın farz olması, halîfelere itaat etmenin vâcib olması, onların fazîletlerini gösterir. Bu fazîletten üstün bir fazîlet olamaz. Şeyhaynın halîfe olacaklarını haber veren elliden fazla delîl vardır. Bunların çoğu açık bildirilmiştir.
Suâl: Hz. Ömer ve Hz. Osman, Müt'a ve Kırân haclarını yasak ettiler. Eshâb-ı kirâm bunlara karşı geldi. Buna ne dersiniz?
Cevap: Dört mezhep âlimleri bildiriyor ki, Hz. Ömer Müt'a haccını inkâr etmedi. Mekkeliler için, ifrâd haccı daha sevaptır buyururdu. Haccın birçok nüsükünde, dört mezhep arasında da ihtilâflar vardır. Bunlar ictihâd ayrılıklarıdır. İctihâd ayrılıkları bid'at değildir. Resûlullahın haccı nasıl yaptığını, Eshâb-ı kirâm, bütün ayrıntıları ile haber verdiler. Bu haberler arasında hiç ayrılık yoktur. Bazı işleri ne niyetle yaptığını anlamakta ihtilâf olmuştur. Şâfi'î ve Mâlikî, Resûlullahın haccı, (İfrâd) idi dediler. Hz. Ömer ve Osman da bunu söylemişlerdir.
Suâl: Müt'a nikâhı Resûlullah zamanında vardı. Hz. Ömer halîfe olunca yasak etti. Bu, sünneti değiştirmek değil midir?
Cevap: Bunun için olan hadis-i şeriflerde Eshâb-ı kirâm ihtilâf hâlinde idi. Hz. Ömer ihtilâfa son verdi. İcmâ' hâsıl oldu. Hz. Ömerin, Resûlullahın halîfesi olduğu buradan da anlaşılmaktadır. Müt'a nikâhının haram edildiğini bildiren hadis-i şerif Buhârîde, Müslimde ve Muvattada yazılıdır. Bunu haber verenlerden biri de Hz. Alidir.
Suâl: Resûlullah, vefât edeceğine yakın kâğıd, kalem istedi. Hz. Ömer hastalık ağrıları ile söylüyor. Bize Allahın kitabı yetişir diyerek, bu emre karşı geldi denilirse:
Cevap: Müşâvere âyeti gelince, Resûlullah, birçok işleri, Eshâbına danışırdı. Birçok işte, Eshâb-ı kirâmın dediklerine uygun vahy gelirdi. Abdüllah bin Ubeyyin cenâze namazını kılmak da böyle olmuştu. Hz. Ömerin fikrini söylemesi, bunun için idi. Resûlullah, Hz. Ömerin sözünü doğru bulup, bir daha istemedi. Perşembeden pazartesiye kadar, bir daha bunu tekrar etmedi. Arzu etseydi, bu günlerde yine emrederdi. Yazılması lâzım olsaydı, tekrar istemesi lâzım olurdu. Bu iş, Hz. Ömerin, Resûlullah yanındaki kıymetini, şerefini gösteren vesikalardan biridir. Kâğıd getirmeyi istiyenlere karşı, (Sorunuz. Acaba sayıklamış olmasın) demesi de suç olmaz. O sayıklamaz. Hep doğru söyler. Bunun için, iyi anlamak için sorunuz, demektir. Bununla berâber, sayıklıyormu sözünü Hz. Ömerin dediğini bildiren sağlam haber yoktur. (Resûlullah, Hz. Alînin halîfe olmasını yazacaktı. Hz. Ömer, bunun için mani oldu) demek, boş sözdür. Gâibden haber vermek olur. Halîfe yazmak isteseydi, Hz. Ebû Bekri yazardı. Çünkü, hastalık günlerinde, Hz. Âişeye (Bana baban Ebû Bekri çağır! Ona yazacağım ki, biri çıkıp, kendisinin Ebû Bekrden hilâfete daha lâyık olduğunu söylemesinden korkuyorum. Allahü teâlâ ve müminler, yalnız Ebû Bekrden râzıdırlar) buyurdu. Bu hadis-i şerif (Müslim) de yazılıdır. O sırada (Yanımdan gidiniz!) buyurması, (Refîk-ı âlâ)yı istediğini göstermektedir.
Suâl: Hz. Osman iş başına akrabâsını getirdi. Bu doğru mudur?
Cevap: Hz. Ali de böyle yaptı. Bu işleri için, bu büyüklere dil uzatılamaz. Bunun gibi, Hz. Ali, Hz. Osmanın kâtillerine kısâs yapmadı. Ebû Mûsel-Eş'arîye ve Ebû Mes'ûd-i Ensârîye saygı göstermedi. Müslümanların kanlarının dökülmesine mani olmadı. Tebük gazvesinde bulunmadı. Bunlar, Hz. Alînin şerefini azaltmaz. Hz. Osmanın kendi akrabâsına ihsânda bulunması da, islâmiyetin emrettiği birşeydir. (Sıla-i rahm) sevabına kavuşmuştur. Bunları hep kendi malından verdi. Beyt-ül-mâldan verseydi, suç denilebilirdi. Fakat, beyt-ül-mâlda olan hakkını almayıp, müslümanlara dağıtmak, suç değil, fazîlettir. Hz. Osmanın akrabâsı cihâd ettiler. Çok kahramanlık yaptılar. Her mücâhid gibi, bunlara da haklarını verdi. Hz. Osman zamanında, İslâmiyetin Asyâya, Afrikaya yayılmasında, onun bol ihsânlarının çok faydası oldu. Resûlullah da, ganîmetten, Kureyş kabîlesinden olanlara başkalarından daha çok verirdi. Hâşim oğullarına bunlardan da çok verirdi. Hz. Ömerin (Korkarım ki Osman, Benî Ümeyyeyi müslümanların başına geçirir) demesi, onun işlerini beğenmediği için değil, faydası olmaz demektir. Müctehidin, kendi ictihâdı ile hareket etmesi suç olmaz. Halîfenin, dilediğini, dilediği işin başına geçirmesi hakkıdır. Hattâ vazîfesidir. Akrabâsı, kendisine daha itaatli oldukları için, onları tercîh etmesi iyi oldu. Onların yaptığı yanlış işler, onun emri ile değildi. Halîfenin gaybı bilmesi lâzım gelmez. Velîd bin Ukbeye kısâs yapmaması, şikâyetleri değerlendirebilmek içindi. Kûfeliler, Velîd şarap içti diye haber verdiler. Doğrusunu anlayınca, Hz. Aliye emredip, Velîde had cezâsı vurdurdu. Abdüllah bin Mes'ûdün hazırladığı Mushafı yakarak, müslümanları Şeyhaynın Mushafı üzerinde birleştirdi. Bu işi, ona hakâret değildir. İslâmiyete büyük hizmettir. Ebû Zer İcmâ'a uymadığı için, onu Medîneden çıkardı. Keyfi için çıkarmadı.
Suâl: Hz. Osman Muhammed bin Ebû Bekrin feryâdına yetişmedi.
Cevap: Muhammed bin Ebû Bekr, hatâdan ve günahtan mâsum değildi. Halîfenin onu cezâlandırması vazîfesi idi. (İkisini öldürünüz!) mektûbunu Hz. Osman yazmadı. Bunu, kabîlelerin, aşağı insanların yaptığını (Yâfi'î tarihi) yazmaktadır.
Suâl: Hz. Osman, Abdüllah bin Ömere kısâs yapmadı.
Cevap: Halîfe, maktûlün vârislerine bol mal vererek onları râzı etti. Fitneyi kaldırdı. Bu da, Hz. Osmanın güzel idareciliğinin bir örneğidir.
Suâl: Hz. Osman, çayır, çiftlik yaptı.
Cevap: Evet yaptı. Fakat, kendine mülk olarak yapmadı. Beyt-ül-mâl hayvanları için yaptı. Böylece, Beyt-ül-mâla büyük hizmet etti.
Hz. Alînin Hz. Osmanın şehit edilmesi ile ilgisi olduğunu gösterecek hiçbir delîl yoktur. Buna hiçbir ihtimal de yoktur. Kâtiller çok ve kuvvetli oldukları için, Hz. Ali hemen kısâs yapamadı. Hz. Osmanın vârisleri de kısâs yapılmasını istemedi. Kâtil de belli değildi. Kâtiller, Hz. Osmana karşı bâğî, âsî idi. Hz. Aliye itaat ettiler.
Hz. Alînin halîfe seçilmesi meşru idi. Söz sahipleri bî'at etti. Talha ve Zübeyr de hilâfete karşı değildi. Kısâsın yapılmasını istemişlerdi. (İstî'âb) kitabında diyor ki, (Hz. Aliye, Hz. Osmanın şehit edildiği gün bî'at olundu. Muhâcirler ve Ensâr bî'at ettiler. Hz. Muaviye ile Şâmlılar bî'at etmedi. Allahü teâlâ, hepsini affedeceğini bildirdi.)
(İmâmiyye) fırkasına göre, mâsum imamın yaptığı şeyleri, Peygamber yaptı diye haber vermek câizdir. Böyle inandıkları için, çok hadis uydurdular. Deylemî ve Hatîb ve İbni Asâkir, kendilerinden önce gelen âlimlerin sahih ve hasen hadisleri toplamış olduklarını gördüler. Kendileri de zayıf hadisleri topladılar. (Buhârî) ve (Müslim) hadislerinin doğru olduklarını, bütün Ehl-i hak, sözbirliği ile bildirmektedir.
Resûlullah Hz. Alînin kucağında vefât ettiği ve Hz. Aliye vasıyet yaptığı sözleri doğru değildir. Hz. Alînin harp ettikleri ile siz de harp ediniz sözü hadis değildir.
İmâmiyyenin Hz. Ali için geldi dedikleri âyet-i kerimelerin hiç birinde Hz. Alînin ismi olmadığı gibi, onun için olduğuna bir işaret de yoktur. Hâlbuki, mağara âyetinin ve bazı âyetlerin Hz. Ebû Bekr için olduklarına açık işaretler vardır. Böyle olduğunu şî'î kitapları da yazmaktadır. Tathîr âyeti, Hz. Ali için olmayıp, zevcât-ı tâhirât içindir. Mubâhele âyeti de böyledir. (Akrabâmı sevmenizi istiyorum) meâlindeki âyet-i kerime de, Hz. Ali için olmayıp, mümin olan bütün akrabâsı içindir.
(Gadîr-i hum) denilen yerdeki hadis-i şerif, Ehl-i beyti sevmeyi emretmektedir. Bu hadis-i şerifin sonunda (O, benden sonra halîfedir). (O, benden sonra sizin velînizdir) ve bunlara benzer şeyler yoktur. Bunlar uydurulmuştur. Böyle uydurulmuş yüzlerce hadis vardır. Bunları bildirenlerin arasındaki yalancıları islâm âlimleri ortaya koymuşlardır.
Suâl: Hadis-i şerifte (Kıyâmet günü, tanıdığım çok kimseyi havzımdan uzaklaştırırlar: Eshâbım, diyerek onları çağırırım. Fakat, bir ses işitilir ki: Senden sonra, onların neler yaptığını bilmezsin) buyuruldu. Bu hadis-i şerif, Eshâb-ı kirâmın çoğunun yoldan sapacaklarını göstermiyor mu?
Cevap: Vedâ' haccı hutbesinde, (Benden sonra kâfir olmayınız! Birbirinizin boynunu vurmayınız!) buyuruldu. Bu hadis-i şerif gösteriyor ki, Şeyhayn ve müslümanlarla harp etmiyenler, bunun dışındadırlar. Resûlullah, Şeyhaynı ve Eshâb-ı kirâmdan çoğunu Cennet ile müjdeledi. Bu müjde, onların îman ile öleceklerini ve Resûlullahın havzı yanında ve Cennette, Onun yanında bulunacaklarını bildirmektedir. Bundan başka, Mâide sûresinin elliyedinci âyetinin meâl-i âlîsi, (Ey îman edenler! Dinden çıkarsanız, Allahü teâlâ, sizin yerinize başkalarını getirir. Onları sever. Onlar da Allahü teâlâyı severler)dir. Bu âyet-i kerime gösteriyor ki, mürted olanların karşısında bulunanları Allahü teâlâ sevmektedir. Bu da, Hz. Ebû Bekr zamanında oldu. Cennetlik oldukları ismleri ile sıfatları ile bildirilen mübârek insanları kötü bilmek ve kötülemek büyük felakettir. Bedr gazâsında bulunanların Cennete gidecekleri açıkça bildirildi. Bunlara dil uzatmak, büyük câhilliktir.
Suâl: (Allahü teâlâ, oniki halîfe gönderecektir. Bunların hepsi Kureyş kabîlesindendir) hadis-i şerifi oniki imamı göstermiyor mu?
Cevap: İlk bakışta, bu hadis-i şeriften, İmâmiyye fırkasının haklı olduğu anlaşılıyor. Hâlbuki, hadis-i şerifler, âyet-i kerimelerde olduğu gibi, birbirlerini açıklamaktadırlar. Abdüllah bin Mes'ûdün haber verdiği hadis-i şerifte, (İslâm değirmeni otuzbeş sene döner. Sonra helâk olanlar bulunur. Daha sonra gelenler, islâmiyeti yetmiş sene kuvvetlendirirler) buyuruldu. Bizim [yâni Şâh Veliyyullah-ı Dehlevînin], bu hadis-i şeriften anladığımız şudur: Bildirilen vaktin başlangıcı, ilk cihâdın başladığı, hicretin ikinci senesidir. Otuzbeşinci senede, Hz. Osman şehit edilerek, müslümanlar arasında ayrılık oldu. Cihâd ve islâmiyetin yayılması durdu. Deve ve Sıffîn muhârebelerinde, müslümanlar birbirlerini öldürdü. Allahü teâlâ, hilâfete tekrar düzen verip, cihâd tekrar başladı. Benî Ümeyye [yâni Emevî] devletinin sonuna kadar devam etti. Abbâsî devleti kurulurken, ortalık yine karıştı. Çok müslüman öldü. Sonra Allahü teâlâ, hilâfete düzen verip, Hülâgûnün Bağdâdı yakıp yıkmasına kadar sürdü. Sa'd ibni Ebî Vakkâsın haber verdiği hadis-i şerifte, (Allahıma duâ ediyorum ki, ümmetimin kuvvetini, yarım günün sonuna kadar sürdürsün) buyuruldu. Yarım gün ne kadar zamandır denilince Sa'd, beşyüz senedir dedi. Bu hadis-i şerif, Abbâsî devletinin ömrünü [yâni beşyüzyirmidört seneyi] göstermektedir. Birinci hadis-i şerif (Hilâfet-i nübüvvet)i haber veriyor. Bunun otuz sene olduğunu bildiriyor. Bundan sonra gelen halîfelere (Melik-i adûd) yâni (Sultan) ismini veriyor. Her iki hilâfetteki halîfe sayısının oniki olacağını bildiriyor. Bu oniki halîfeyi oniki imam sanmak hiç doğru değildir. Çünkü, hadis-i şerifte, (Hilâfet) diyor. (İmâmet) demiyor. Şî'îler de söyliyor ki, oniki imamın çoğu halîfe değildi. Hadis-i şerifte, oniki halîfenin Kureyş kabîlesinden olduğu bildirildi. Bu ise, hepsinin Hâşimî olmadığını göstermektedir. İmâmiyye fırkası, oniki imamın, islâmiyeti yaydığını, memleketler aldıklarını söylemiyorlar. (Resûlullah vefât edince, din örtüldü. İmâmlar (Takıyye) yaptı, doğru yolu gösteremediler. Hz. Ali bile bildiklerini söyliyemedi) diyorlar. (Hadis-i şerif, oniki imamdan sonra islâmiyette gevşeklik olacağını haber veriyor. İmâmiyye ise, oniki imam tamam olunca, Îsâ aleyhisselâm gökten inecek ve dîni kuvvetlendirecek) diyorlar. Bizim anladığımıza göre, bu oniki halîfe, dört (Halîfe-i râşid) ve bunlardan sonra, Hz. Muaviye ve Abdülmelik ve dört oğlu ve Ömer bin Abdülazîz ve Abdülmelikin torunu Velîddir. Abdüllah bin Zübeyrin bunun dışında kalması lâzımdır. Çünkü, Hz. Ömerin bildirdiği hadis-i şerif, Abdüllah bin Zübeyrin halîfe olarak ortaya çıkması ve Mekke-i mükerremede kan dökülerek, Kâbe-i muazzamaya hürmetsizlik yapılmasına sebep olması, bu ümmete gelecek musîbetlerden biri olacağını göstermektedir. Yezîd ve Emevîlerin diğer halîfeleri, islâmiyete hizmet etmedikleri için, oniki halîfeden sayılmazlar.
Suâl: Hz. Alînin çok kerâmetleri vardı. Bunlar, Onun üstünlüğünü göstermiyormu?
Cevap: Şihâbüddîn-i Sühreverdî buyurdu ki, (Eshâb-ı kirâmda kerâmet az göründü. Hz. Alînin kerâmetleri kadar hattâ daha çok, Şeyhaynde de görüldü). [Bu kerâmetlerin çoğu, Yûsüf-i Nebhânînin (Câmi'u kerâmât-il-Evliyâ) kitabında yazılıdır.]
Suâl: (Ben ilim şehriyim. Ali bunun kapısıdır) hadis-i şerifine ne denilir?
Cevap: Bu hadis-i şerif, elbet bir üstünlük gösteriyor. Fakat, bunun gibi (İlmin dörde birini bu Humeyrâdan alınız!) ve (Benden sonra, Ebû Bekre ve Ömere tâbi olunuz!) ve (İbni Ümm-i Abdin râzı olduğu kimseden ben de râzıyım!) ve daha nice hadis-i şerifler de vardır. (Hümeyrâ), Resûlullahın Hz. Âişeye verdiği ismdir. Hz. Alînin din bilgilerindeki üstünlüğü ve Neseb ilminde, Eshâb-ı kirâmın çoğundan ileride olduğu meşhûrdur. Fakat bunlar, Şeyhaynden daha üstün olduğunu göstermez.
Hz. Alînin soyundan imam-ı Muhammed Bâkır ile imam-ı Câfer Sâdıkın ilimde, verâda ve ibâdetlerdeki kemâlleri şüphesizdir. Küleynî, imam-ı Câfer Sâdıkın tasavvufculara düşman olduğunu yazıyor. [Ebû Câfer Muhammed Râzî Küleynî, 329 [m. 940] da Bağdâdda vefât etti. (Kâfî) kitabında onaltı bin hadis vardır.]
Zeydiyye fırkası da turuk-ı aliyyeye düşmandır. Evliyânın büyüklerinden Abdüllah-i Ensârî buyuruyor ki, (Binikiyüz Velî gördüm. İçlerinden yalnız Sa'dûn ve İbrâhîm, seyyidlerden idi). Bunların ikisi de meşhûr değildir. Sonraki asırlarda gelen Evliyâ arasında seyyidler varsa da, bunlar seyyid olmıyan mürşidlerden feyz almışlardır.
Kur'an-ı kerim ve hadis-i şerifler açık olarak islâmiyete uymağı emretmektedir. Tasavvuf yolunda hâsıl olan şeyler hiç bildirilmemiştir. Bunun için tâm üstünlük, tasavvuf ile değil, islâmiyete hizmet etmekteki ziyâdelikle ölçülür.
Suâl: Peygamberlere tâbi olanlarda, Fena, Bekâ, marifetler, Vahdet-i vücûd bilgileri gibi kıymetli şeyler hâsıl oluyor. Kerâmetler veriliyor. İslâmın beş şartını ise, her müslüman yapıyor. İmâm-ı Gazâlî ve Celâleddîn-i Rûmî gibi büyük âlimler, Tevhîd-i vücûdînin çok kıymetli olduğunu bildiriyor. O hâlde tasavvuf yollarının kaynağı olan Hz. Alînin daha üstün olması lâzım gelmez mi?
Cevap: (İslâmın beş şartı, insanı Allahü teâlâya yaklaştırmaz. Bunlar, insanların dünyada iyi huylu olmalarını, iyi geçinmelerini sağlar) diyen kimse (Zındık)dır. İslâmiyeti yıkmak istemektedir. İslâmiyet, Allahü teâlânın rızasına kavuşturur. İslâmiyete uymıyanları Allahü teâlâ sevmez. Bunlara azâb yapacaktır. Fakat, tasavvuf yolu, daha kolay kavuşturur derse, bu kimseye sözünü isbât etmesini söyleriz. Tasavvuf yolunun temeli, islâmiyettir. İslâmiyete uymıyan kimse Velî olamaz. İslâmiyete uymakta ve uydurmakta Şeyhaynın en ileride olduklarını yukarıda uzun bildirmiştik. Zikir ve Murâkabe ile kalbi temizlemeye çalışmak, İslâmiyete uymak demektir. İslâmiyetin delîli, (Kitap), (Sünnet), (İcmâ'ı selef) ve (Kıyâs-ı fukaha)dır. (Kur'an-ı kerim)de beş ilim vardır.
1 - Mahlûkları inceliyerek, Allahü teâlânın var olduğunu ve bir olduğunu anlamağı göstermektedir. [Fen bilgileri bu kısmdadır.]
2 - Tarihi inceliyerek, îman edenlerin, islâmiyete uyanların mes'ûd olduklarını, îmansızların ise dünyada azâb içinde yaşadıklarını anlatmaktadır.
3 - Âhıretteki nîmetleri ve azâbları bildirerek, îmanlı olmaya teşvîk etmektedir.
4 - Dünyada ve âhırette saadete kavuşmak için, nasıl yaşamak lâzım olduğunu öğretmektedir.
5 - Müşriklerle, münâfıklarla, yahudilerle, hıristiyanlarla ve yetmişiki fırkadaki sapık müslümanlarla nasıl geçinileceği bildirilmektedir.
Tekrar edilmişlerden başka, onbin kadar hadis-i şerif vardır. Tekrar edilenleri de sayarsak, milyonu aşmaktadır. Bütün bu (Hadis-i şerifler), oniki ilmi bildirmektedirler:
1 - Kitap-ullaha ve sünnete yapışmak.
2 - İslâmın beş şartı, zikrler ve ihsân, yâni kalb bilgileri. Tasavvuf, bu ihsânı elde etmektir.
3 - Muamelattır. Nafaka için ticâret, sanat ve ziraat bilgileri ve sosyal haklar bunun içindedir.
4 - İyi ahlâk bildirilmekte ve övülmektedir.
5 - Köle âzâd etmek.
6 - Fadâil olan ameller ve Eshâb-ı kirâmın üstünlükleri.
7 - Peygamberlerin ve mühim kimselerin tarihi.
8 - Kıyâmete kadar olacak mühim olaylar.
9 - Kıyâmet hâlleri. Haşr, neşr, Cennet ve Cehennem.
10 - Resûlullahın hayatı.
11 - Kur'an-ı kerimi okumak ve tefsîr etmek.
12 - Melekler, şeytanlar, tabâbet gibi çeşidli ilimler.
(Kıyâs), ahkâm-ı şer'ıyyede, yâni emir ve yasaklarda olur. Bütün bu saydığımız ilimlerde, Tevhîd-i vücûdî bilgileri yoktur.
(İslâmiyet), Eshâb-ı kirâmın ve Tâbiîn-i izâmın [yâni, Eshâb-ı kirâmı görenlerin] îman ettikleri ve yaptıkları şeylerdir. Bunlar zamanında bulunmayıp, sonradan ortaya çıkan din bilgileri, müslümanlık değildir. (Benim ve Eshâbımın yolunda olunuz!) hadis-i şerifi, bunu göstermektedir. Vahdet-i vücûd bilgilerinin birinci kısmda olmadığı meydandadır. Bu bilgiler, Seyyid-üt-tâife Cüneyd-i Bağdâdî zamanında da yoktu. (Mu'tezîle), (İmâmiyye), (Zeydiyye), ve (İsmâîliyye) gibi sapık fırkalar da böyledir. Bunlar da, Selef-i sâlihînden sonra ortaya çıktı.
Resûlullahdan başlıyarak, Eshâb-ı kirâma ve Tâbiîne ve kalbden kalbe akarak tâ zamanımıza kadar gelen feyzler ise islâmiyette vardır. Buna (İhsân) ismi verilmiştir. [Sonradan (Tasavvuf) denildi.]
İslâmiyetten olan şeyler, ihlâs ile, temiz niyet ile yapılırsa, kıymetli olurlar. Nefsin arzularına kavuşmak ve şöhret için olurlarsa, Allahü teâlâdan uzaklaştırırlar. Cehenneme sürüklerler.
Suâl: Tasavvuf büyüklerinin sözleri, tasavvuf bilgilerinin daha üstün olduklarını göstermiyor mu?
Cevap: Bir kimseyi Allahü teâlâya [yâni Allahü teâlânın rızasına, sevmesine] yaklaştıracak işler islâmiyette bildirilmiştir. Bunlar arasından insanın hâline ve zamanına göre seçilir. Tasavvuf büyükleri, talebesini terbiye ederken [yâni yetiştirirken], onun çeşidli hâllerine göre, ona çeşidli vazîfeler vermişlerdir. Faydalı işlerden birini ötekine tercîh etmesi, ötekinin faydasız olduğunu göstermez. Her faydalı işte iyi niyete önem verirler. İmâm-ı Gazâlî, her işte ihlâsa önem vermektedir. Âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler, islâma hizmet etmeyi emrediyor. Cihâdın ve ilim öğretmenin fazîletine inanmıyan, (Zındık)dır.
Suâl: Şeyh Muhyiddîn-i Arabî buyuruyor ki, (Hz. Ali, Resûlullahın yaratıldığı topraktan kalandan yaratıldı. Resûlullah ile âhıret kardeşi yapılması da bundandır). Bundan daha üstün birşey olur mu?
Cevap: Şeyhaynın daha üstün olduğu, islâm bilgilerinden anlaşılmaktadır. Burada (Edille-i şer'ıyye) olan Kitap, Sünnet, İcmâ' ve Kıyâs bilgilerine bakmak lâzımdır. Tasavvuf büyüklerinin kalbleri ile keşfleri, şer'î şeylere delîl olamaz. İslâmiyetin hiçbir hükmü, bu keşflere dayanmaz. Şeyh Muhyiddîn-i Arabî, Allahü teâlâya yaklaştıran şeyleri sayıyor. Bunlardan en yüksek olan Sıddîkiyyet derecesinin Hz. Ebû Bekre, Muhaddisiyyet derecesinin Hz. Ömere, Uhuvvet derecesinin de Hz. Aliye mahsûs olduğunu bildiriyor. Havâriyyet derecesinin Zübeyre, Emânet derecesinin de Ebû Ubeydeye verildiğini yazıyor. Böyle daha nice dereceler bildiriyor. Bunlar, fadl-ı küllîyi göstermez. (Fütûhât) kitabının birçok yerinde, Eshâb-ı kirâmın, vilâyet derecelerinden başka, Peygamberlere benzettiği derecelerini de bildiriyor. Resûlullahdan sonra bu derecelerin devam ettiğini, ancak peygamber olmadıklarını uzun yazıyor. Bizim anladığımız üstünlük de, işte bu Peygamberlere benziyen üstünlüktür. Şeyhaynın üstünlüğü buradan gelmektedir. Bu üstünlüğe (Fadl-ı küllî) denir. (Fütûhât) kitabının birçok yerinde, bu üstünlük anlatılmaktadır. Altmışdokuzuncu bâbının sonunda diyor ki, (Allahümme salli alâ) okurken, Resûlullah, İbrâhîm aleyhisselâma benzetiliyor. Hâlbuki, Ondan daha üstündür. Bunun inceliğini, sayfalarda açıklarken Sıddîklık derecesinin üstünlüğünü uzun anlatıyor.
Allahü teâlâ, husûsî feyzlerini, seçtiği, çok sevdiği kullarına çeşidli sebeplerle, vâsıtalarla göndermektedir. Önce o kullarını bu feyzlere müste'id, elverişli yaratmaktadır. Hz. Alînin bedenindeki toprak maddelerini de, Resûlullahın toprak maddeleri gibi, nübüvvet feyzlerini almaya müste'id yaratmıştır. Fakat, bu üstünlük, fadl-ı küllî değildir. Fadl-ı cüz'îdir. Vilâyet derecesinin üstünlüğünü göstermektedir. Peygamberliğe benzemek değildir.
Suâl: Tasavvuf büyükleri, Hz. Alînin üstünlüğünü gösteren rü'yâ gördüklerini bildiriyorlar. Hadis-i şerifte (Müminin rü'yâsı, peygamberliğin kırkaltı kısmından biridir) buyuruldu. Bu da, Hz. Alînin daha üstün olduğunu göstermez mi?
Cevap: Dînin hiçbir hükmü rü'yâ ile bildirilmiş değildir. Peygamberimiz, (Allahü teâlâya hamd olsun ki, beni, Ebû Bekr ile ve Ömer ile kuvvetlendirdi) buyurdu. Bir hadis-i şerifte, (Ebû Bekr ve Ömer, benim kulağım ve gözüm gibidirler) buyuruldu. Fadl-ı küllî böyle olur. Peygamberlerin halîfesinin, onun gibi olması lâzımdır. Bu fakire göre, Şeyhayn, güneş etrâfındaki ışık saçan tabaka gibidir. Hz. Ali, bu ışıkları alıp aks ettiren kamer [ay] gibidir. Şeyhayn (Nübüvvet yolu)nun ışıklarını, Hz. Ali de, (Vilâyet yolu)nun ışıklarını saçmaktadırlar. Bunun içindir ki, Peygamberimiz, (Eğer halîl [dost] edinseydim, Ebû Bekri halîl edinirdim) ve (Benden sonra Peygamber gelseydi, Ömer elbet peygamber olurdu) ve (Ali bendendir. Ben de ondanım) buyurdu. Bu fakir [Şâh Veliyyullah-ı Dehlevî hazretleri, murâkabede], Resûlullahın ruhaniyetine sordum: Hz. Alînin nesebi daha şerefli ve hükmleri daha kuvvetli ve tasavvuf yolunun önderi olduğu hâlde, Şeyhaynın daha üstün olmasının sebebi nedir? Ruhuma şöyle cevap ihsân buyurdu ki, (Resûlullahın bir zâhir [görünen], bir de bâtın [görünmiyen] yüzü vardır. Zâhir yüzü ile, insanlar arasında adalet yapar, kardeşliği sağlar ve doğru yolu gösterir. Bu vazîfeyi yapmasında Şeyhayn, Onun elleri, ayakları gibidirler. Bâtın vechinden kalblere feyz vermektedir. Şeyhayn, bunda da ortaktırlar!).