ESHÂB-I KİRÂM KİTÂBINDA ADI GEÇENLERİ TANITMA
-A-
Kitapta adı geçen ikiyüzaltmışbeş ism, elifbâ sırası ile aşağıdadır. Herbirinin kitapta bulunduğu sayfaların numarası, hâl tercümelerinin sonuna yazılmıştır.
1 - ABBÂS: Abdülmuttalibin en küçük oğlu, Resûlullahın amcasıdır. Resûlullahdan üç yıl yaşlı idi. Bedr gazâsında, düşman ordusunda idi. Esîr oldu. Para verip kurtulanlardan idi. Mekkeye dönüşünde müslüman oldu. Mekkenin fethinden bir kaç ay önce Medîneye hicret etti. Muhâcirlerin sonuncusudur. Mekkenin fethinde ve Huneyn gazâsında bulundu. Hadis-i şerif ile medh olundu. Ömrü sonunda göremez oldu. Otuziki yılında Medînede vefât etti. Seksensekiz yaşında idi. Bakî'dedir. Uzun boylu, beyaz ve güzel idi. On oğlu vardı. Abbâsî halîfeleri, Hz. Abbâsın soyundandır. Kerbelâdaki büyük türbede bulunan Abbâs, Hz. Hüseynin babadan kardeşidir.
2 -- ABDÜLAZÎZ HÂN: Osmanlı pâdişâhlarının otuzikincisi ve islâm halîfelerinin doksanyedincisidir. Sultan ikinci Mahmûdun ikinci oğludur. 1245 [m. 1830] de tevellüd edip 25 Haziran 1277 [m. 1860] de halîfe oldu. 1293 [m. 1876] de Dolmabağçe sarayından alınıp, Topkapı sarayına habs edildi. Beş gün sonra Midhat pâşa ve serasker [savunma bakanı] Hüseyn Avnî pâşa, Süleymân pâşa ve arkadaşları tarafından, Fer'ıyye sarayında Kur'an-ı kerim okurken bilek damarları kestirilerek şehit edildiği, sultan Vahîdeddînin baş kâtibi, Ali Fuad beğin hâtıralarında yazılıdır. Fer'ıyye sarayı, Beşiktaş ile Ortaköy arasında, Galata-saray lisesinin orta kısmı olan yalıdır. Sultan Mahmûd türbesindedir. Sultan Murâd, bu işkenceli ölümü işitince, korkudan aklı bozuldu.
(Belgelerle Türk tarihi dergisi)nin 1967 Kasım ve 2 sayılı nüshasında diyor ki: İstanbul üniversitesine bağlı kıymetli eserler arasında, İbnül-Emîn Mahmûd Kemâl beğin [3310] numaralı defterinde, sultan Abdülazîz hânın annesi Pertevniyâl vâlide sultanın söyleyip yazdırdığı (Sergüzeşt-nâme) vardır. Yıldız evrâkı arasında görülüp, İbnül-Emîn Ahmed Tevfîk beğin, 1336 [m. 1918] de sûretini çıkardığı bu sergüzeştnâmede Pertevniyâl sultan diyor ki: 1293 [m. 1876] senesi, Cemâzil-evvelin yedinci [30 Mayıs] günü, sabaha karşı saat sekizde, vâlide sultanı yataktan kaldırıyorlar. Sultan, oğlu Abdülazîz hânı uyandırıyor. Halîfe, (Anne bunu bana kim yaptı? Beni sultan Selîme mi döndürecekler? Ben kime ne ettim?) diyor. Vâlide sultan (Avnî pâşa etti) diyor. (Yalnız Avnî etmedi. Rüştü pâşa ile Ahmed ve Midhat pâşalar da, bu işe dahil. Ben bu felaketi otuz kırk defa rü'yâmda gördüm. Bundan sonra, Cebrâîl gökten inse, devlet reîsi olmam. Cenâb-ı Hakkın takdîri böyle imiş) diyor. 30 Mayıs 1876 Salı günü kayıkla Topkapı sarayına götürülüp, üçüncü Selîm hânın şehit edildiği odada, habs olunuyor. Çorba gönderiyorlar. Kalfa (Kaşıksız, efendimizin önüne nasıl koyayım?) diyor. Bir kırık tahta kaşık veriyorlar. Halîfe, biraz içiyor. Abdest almak için, nalın aratıyor. (İzn yok) diyerek vermiyorlar. Abdesthâneye yalın ayak giriyor. Üç gün kuru tahta üstünde aç, susuz bırakılıyor. Kayıkta yağmurdan ıslanmış olan elbisesini çıkarmak için gecelik istiyor. (İrâde yoktur) diyerek vermiyorlar. Sultan Murâda tebrîknâme ve acıklı mektûblar gönderip yalvarıyor. Dördüncü gün, (2 Haziran sabahı) sultan Murâdın irâdesi ile diyerek, Fer'ıyye sarayına götürüyorlar. İçeri hızlı girdiği için, bir süngülü asker, göğsünden itiyor. (Annem nerede?) diyor. Annesi koşup gelerek, yukarı çıkarıyor. Askerlerin saygısızca konuşturulduğunu görünce, (Aman anneciğim. Bunlar beni öldürecekler) diyerek ağlıyor. İki gün sonra, eski, yırtık eşya gönderiyorlar. Askerler, ikide bir, kılıcını isteriz diye hücûm ediyor. Vermiyor ise de, Vâlide sultan, gizlice vermek zorunda kalıyor. 4 Haziran sabahı Vâlide sultan içeri gelip, kapının açık olduğunu ve halîfenin kanlar içinde yattığını görünce, feryâd ediyor. Halîfe, ellerini, annesinin göğsü üzerine koyup (Allah, Allah) diyor. Gelenler, Vâlide sultanı başka odaya götürüyor, kulağındaki küpeleri ve yüzüğünü çekip alıyorlar. Halîfeyi eski bir perdeye sarıp, Ortaköy karakoluna götürüyorlar. Cân çekişirken Rüştü, Midhat ve Avnî pâşalar ve yardakçıları gelip, (Bizi azl et!) diyerek alay ediyorlar. Vâlide sultan, (Arslanım şehit oldu. Beni de şehit etsinler) diye feryâd ediyor. Asker gelip, (Sultan Murâd irâde etti. Seni Beylerbeği sarayına götüreceğiz) diyorlar. Vâlide sultan, (Benim yerim, Yeni-saraydır) diyor. Vâlide sultanın kollarından çekip yalın ayak, yaşmaksız ve ferâcesiz karakola götürüp, pâşalara seyr ettiriyorlar. Halîfenin zevcelerinden Tıryal hânım efendi gelip, (Cânım, Allah rızası için nâmusu ile oynamayın. Hiç olmazsa araba ile götürünüz) diyor. Pâşalar, başarılarından pek keyfli kahkaha atmaktadırlar. Tıryal hânımın arabasına bindirilerek yeni-saraya (Topkapı sarayına) götürülüyor. Başka araba ile Tiryal hânımı da, zorla oraya götürüyorlar. Üç gün sonra kızlar ağası Topkapı sarayına geliyor. İki sultanın ayrı odalarda baygın yattıklarını görüyor. Altı gece sonra, odalarına birer kandil gönderiliyor. Otuzsekiz gün sonra Fer'ıyye sarayına götürülüyorlar. Kapı ve pencereleri çivileniyor. Sekiz gün Vâlide sultana eziyyet ederek (Mallarının yerini bildir) diyorlar. Dokuzuncu gün, pencereler açılıyor. 31 Ağustos 1876 da beşinci Murâd tahttan indirilip, Dolmabağçe sarayından Çırağân sarayına götürülüyor. Sultan Abdülhamîd hân tahta çıkınca, işkencelerden kurtulup, rahata kavuşuyorlar. Sultanlara yapılan işkencelerin, sultan Murâdın emri ile olduğunu söylerlerdi. Hâlbuki sultan Murâdın birşeyden haberi yoktu. Sultan Abdülazîzin tebrîklerini ve yalvarmalarını pâşalar sultan Murâda göstermiyor. Sultan adına kendileri cevap yazıp aldattıkları, [m. 1959] tarihli askerî tarih mecmû'asında uzun yazılıdır.
[m. 1967] de İstanbulda basılmış olan T.Yılmaz Öztunanın (Türkiye tarihi)nin onikinci cildinde özetle diyor ki: (Sultan Abdülazîzin hal' edilmesi, birkaç ahlâksız veya sâftil devlet adamının, şahsî ihtirasları uğruna oldu. Bunların başında, eski sadr-ı a'zam Hüseyn Avnî pâşa geliyordu. Kurmaylıktan yetişmiş, üç defa serasker olmuştu. Bir uşağın oğlu idi. (Kînim dînimdir) diyen kindâr adamlardan biri idi. Mason Fuâd pâşanın yetiştirmesi idi. Meziyyetsizliklerinden, kötülüklerinden dolayı azl olunur, sonra entrikalarla yine bir makam kapardı. Mahmûd Nedîm pâşa tarafından azl edilip sürüldüğü ve rütbesi ve nişânları alındığı için, pâdişâha kin bağladı. Sultanı tahtından indirmeye ve öldürmeye karar verdi. Londraya gidip, ingilizlerle bu işi plânlaştırdı. Fâcianın ikinci adamı Midhat pâşanın batı kültürü olmadığı gibi, din bilgisi de yoktu. Tuna ve Bağdat vâlîliklerinde yaptığı işler, Avrupa basınında alkışlanmış, bilhâssa ingilizler tarafından şımartılmıştır. Hislerine kapılan, acele ve yanlış kararlar veren, bu yüzden iyi iş görmeye müsâid olmıyan bir adamdı. Ali pâşa gibi, ölünciye kadar sadârette kalacağını umarken, iki ay içinde azl edilmesini, gururuna yidirememiş, hükmdâra düşman olmuştur. İçki masalarında, devlete âid kararlar alırdı. İngilteredeki parlamento idaresini aynen alırsa, Türkiyenin aynen İngiltere olacağını sanırdı. Böyle bir idareyi yürütecek tek şahsın, kendisi olacağına inanırdı. Midhat pâşanın, Meşrutiyeti te'sîs edebilmek için hal' işine karıştığını ileri sürmek, gerçeğe hiç de uymamaktadır. Avnî pâşa, hal' projesini Midhat ve Şirvânîzâde Muhammed Rüştü pâşalara, sonra zamanın sadr-ı a'zamı mütercim Rüştü pâşaya açtı. Şirvânîzâdeden yüz bulamayınca, onu Tâife sürdürdü ve orada zehirletti. Midhat pâşa, sadr-ı a'zam Mahmûd Nedîm pâşanın, kendisini merkezden uzaklaştıracağını vehm ederek, hal' işine karışmıştır denilebilir. Hal' işine Midhat pâşanın emri ile, uydurma fetvâ veren şeyh-ul-islâm Hasen Hayrullah efendi de, bu makamından, önce azl edilmiş, bu yüzden sultana kin bağlamıştı. Sultan Abdülazîz, bunun için, (O, sarayda iken, müfsid imam denirdi. Rüştü pâşanın tavsıyesi ile şeyh-ul-islâm yaptık, Allah vere de, bir halt etmese) demiştir.
Sultan Abdülazîzin hal'inin bir vatanperverlik olacağına inanan tek adam, harp okulu nâzırı [kumandanı] Süleymân pâşa idi. Yirmibeş Mayıs gecesi, Redîf ve Süleymân pâşalar, Avnî pâşanın Kuzguncuktaki evinde toplanarak, üçyüz (300) harbiye talebesinin Dolmabağçe sarayını kuşatmasına karar verdiler. Talebeye, Sultanı korumak için gidiyoruz denildi.
Avnî pâşa sultanı öldürmeyi çoktan plânlamış ve nihâyet bu cinâyeti işlemiştir. Uzun zaman sarayda casûsu olan, ikinci mâbeynci Fahri beği bu işte kullandı. Cezâyirli Mustafâ pehlüvânı ve Yozgadlı pehlüvân Mustafâ çavuşu ve Boyabatlı hâcı Mehmed pehlüvânı Fer'iyye sarayına bahçivan yaptılar. Fahri beğle bu pehlüvânlar, odaya girip, uzun döğüşmeden sonra bileklerini kesip pencereden bahçeye kaçtılar. Avnî pâşa, çığlık seslerini duyarduymaz, Kuzguncuktaki yalısından, kayıkla, hemen Fer'ıyyeye geldi. Ölüm raporunu imzalamak istemiyen iki doktordan birini, Avnî pâşa hemen Trablusgarba sürdü. İkincisi olan Ömer beğin apoletlerini [formalarını] hemen orada sökmüştür. 1293 [m. 1876] Haziranın 4. günü sabahı, sultan Abdülazîzin Ortaköy sâhilinde Fer'ıyye sarayındaki odasından garîb sesler gelmeye başladı. Saat dokuz buçukta odaya girenler, eski hâkanı kanlar içinde buldular. Ertesi gün yayınlanan hükümet teblîği, şöyle diyordu: (Sultan Abdülazîz sakalını düzeltmek üzere istediği küçük makasla her iki bileğinin damarlarını açarak intihâr etmiştir. Serasker Avnî pâşa cesedi karakola naklettirmiştir.) Bu teblîğ ve ekli tabîb raporu, hiç kimseyi inandıramadı. Doktorlara yalnız bilekler gösterilmiştir. Avnî pâşa, birkaç sene önce de, sultan Abdülazîzi zehirlemeye teşebbüs etmişti. Midhat pâşa, ölümü işitince, (Hâkanın muhâfazası pek müşkil ve tehlikeli olduğundan, bu vech ile vefâtı pek iyi oldu) demiştir. Mâliye nâzırı Yûsüf pâşa ise, (Mel'ûn herif [Avnî pâşa] pâdişâhın başını yidi. İnşâallah yakında o kâtil de katledilir) demiştir. Sadr-ı a'zam mütercim Rüştü pâşa da, (Naaşı karakola çıkardıkları zaman canlı imiş. Hekimler de, canlı olduğunu tasdik eylediler) demiştir. Üç pehlüvâna yüzer altın maaş bağlanarak, sırrı ifşâ etmeleri önlendi. Sultan Abdülazîzin naaşını yıkayan sekiz imam, Yıldız muhâkemesinde, sultanın iki dişi kırılmış, sakalının sol tarafı yolunmuş, sol memesi altında büyük bir çürük vardı demişlerdir. Pehlüvânlar da, yaptıklarını sonradan itiraf etmişlerdir. İntihâr edecek şahsın her iki bileğinin damarlarını birlikte kesemiyeceği de tıp ilminde meydandadır. Hüseyn Avnî pâşa, sultan Abdülazîzin hal' edileceğini birkaç sene önce Londrada İngiliz nâzırlarına söylemek cesaret ve hiyânetinde de bulunmuştu. Bunun için, (Encyclopaedia Britannica) intihâr tezini ileri sürmektedir. Son çıkan, (Grand Larousse) ise, öldürüldüğünü yazmaktadır. 1940 tarihli (Larousse illustre)de, (fut assassiné en 1876= 1876 da katledildi) yazılıdır. 5 Haziran günü cenâzesi büyük merâsimle kaldırıldı. Topkapı sarayında yıkandı. Pederi sultan ikinci Mahmûd hânın Çenberlitaştaki türbesine defnedildi.
Süleymân pâşa, bu inkılâbın Meşrutiyet için yapıldığını söyleyince, Avnî pâşa, sen sus! Asker siyâsete karışmaz demiştir. Hâlbuki, kendisi, askeri çoktan siyâsete karıştırmış. Balkanlarda felaketli hâdiselerin patlak vermesine sebep olmuştu. Nitekim, 2 Temmuzda Sırb ve Karadağ prenslikleri isyân etti. Balkanlar karıştı. 24 Nisan 1296 [m. 1877] de Rusyanın arabulucu teklîfi red edilerek, 93 harbi başladı. Hemen müşîr yapılan Süleymân pâşa, Şıpka geçidini ruslara kaptırınca, mağlubiyete sebep oldu. Plevnede üç kere zafer kazanarak gâzî ünvânını alan Osman pâşayı kıskandı. Maçka meydan muharebelerini de gayb ederek, Edirneye kadar kaçtı. Böylece, Edirne de, harap oldu. Ruslar Ayastefanosa [Yeşilköye] kadar geldi. İngilizler, bu mağlubiyeti fırsat bilerek, 20 Mayıs 1878 de, İstanbulda Ali Süâvî vak'asını çıkarıp, ikinci Abdülhamîd hânı devirmek, hilâfeti lağv etmek istedi ise de, muvaffak olamadı. Ali Süâvî mason idi. Karısı ingiliz idi. (Yeni Türkiye tarihi) diyor ki, (İkinci Abdülhamîd hânın diplomasisi [Aklı ve zekâsı] olmasaydı, 93 harbinin zararları daha büyük olacaktı). Süleymân pâşa, sefîh ve zelîl bir hayat sürerek, 1309 [m. 1891] de Bağdâdda öldü.
Abdülazîz hânı şehit ettiren pâşalar, başarılarının zevki içinde, Midhât pâşanın Bâyeziddeki konağında, 15 Haziran gecesi toplanmışlardı. Odaya giren erkân-ı harp kolağası, 26 yaşındaki, Hasen bey, Avnî pâşayı ve sonra hâriciyye nâzırı Râşid pâşayı vurup öldürüyor. Midhat pâşayı kovalıyor ise de, pâşa mutbaha kaçıp, aşçının dolabına saklanıp, ölümden kurtuluyor. Yaralı yakalanan Hasen bey, ertesi gün Bâyezîd meydanında şehit ediliyor. Edirnekapıdan Topkapıya giderken, sağ köşede, parmaklıklı mezarının büyük taşında (Ümerâ ve guzât-i çerâkiseden İsmâ'îl beyin oğlu olup, Harp okulunu bitirip, kolağası rütbesinde iken, genç yaşında, velîni'meti uğrunda fedây-i cân eden, Çerkes Hasen beyin kabridir) yazılıdır. Sultan Abdülazîz hân, Çerkes Hasen beyin eniştesi idi. Halîfenin feci şekilde şehit edildiğini ve annesi Pertevniyâl sultana çok çirkin işkenceler yapıldığını işiten sultan Murâdın üzüntüden ve bu felaket yolunun sonunu düşünmekten aklı bozuldu.
Sultan Abdülazîz hân, onbeş senelik saltanat zamanını Dolmabağçe sarayında geçirdi. Bu sarayda iken hal' edildi. Beşinci Murâd da üç aylık saltanatını bu sarayda geçirdi. İkinci Abdülhamîd hân, bu sarayda yedi ay oturduktan sonra, Yıldız kasrlarına yerleşti. Sonra Yıldız sarayını yaptı. Sultan Muhammed Reşâd da, Dolmabağçe sarayında oturdu.
Sultan Abdülazîz hân, [1278] de yeni askerî elbiseleri kabûl etti. [1279] da posta pulu kullanıldı. [1286] da Süveyş kanalı açıldı. [1288] de İstanbulda tramvay işletilmeye başladı. [1292] de Galata tüneli yapıldı ve askerî rüştiyye mektepleri açıldı. [1279] da Osmanlı bankası açıldı. [1280] de sâhillere deniz feneri konuldu ve devlet şûrâsı [Danıştay] kuruldu. [1284] de sultanî mektepleri [liseler] açıldı. [1285] de Sanayi mektepleri açıldı. [1286] da Fransa imparatoriçesi İstanbulu ziyâret etti. [1287] de Avusturya imparatoru, sultan Abdülazîzi ziyârete geldi. [1287] de şark demir yolları yapıldı. [1287] de tıbbiyye-i mülkiyye açıldı ve orman ve maden mektepleri açıldı ve Eski saray dış kapısı, yâni üniversitenin Bâyezîd meydanına açılan giriş kapısı yapıldı. [1288] de itfâiyye alayı teşkîl edildi. [1289] da seyyâr havz yapıldı ve Dârüşşefeka lisesi açıldı. [1290] da Îrân şâhı, sultan Abdülazîzi ziyârete geldi ve İzmit demir yolu yapıldı.
Abdülazîz hân, kardeşi gibi, memleketin idaresini Ali ve Füâd pâşanın ve bunların yetiştirdiği masonların ellerine bıraktı. Bunlar da, İngilizin siyâsetine göre hareket ettiler. Dağıstanlı şeyh Şâmil, yirmi sene ruslarla kahramanca cihâd yaparak, ordularını perişân ederken, seyrci kaldılar. Bu mücâhidin 1283 [m. 1866] de esîr düşmesine sebep oldular. Rusların 1290 [m. 1873] de, Semerkand, Buhâra ve Hiveyi işgâl etmelerine de sebep oldular. Ömrlerini Avrupada geçirdiler. Memlekette kaldıkları zaman, Tanzîmât fermanındaki mason plânlarının tatbîk edilmeleri için çalıştılar. Bu hiyânetlerinin sebebi mes'ûlü elbette Halîfenin gafleti idi. Bu gafletinin netîcesinde, masonlar ve onlara aldananlar tarafından şehit edildi.
Sultan Abdülazîz, Çırağan ve Beylerbeği saraylarını yaptırdı. Muhtelif yerlerde de kasrlar yaptırdı. Beykoz kasrı bunlardandır. Çırâğân yalısını ilk olarak Nevşehrli Dâmâd İbrâhîm pâşa yaptırdı. Sonra üçüncü Selîm hânın hemşîresi Beyhân sultan tarafından yeniden yapıldı. Ahşâb ve çok zînetli idi. Sultan, bunu, kardeşi sultan Selîme sattı. Sonra, ikinci Mahmûd hân, 1252 [m. 1836] de yıktırarak ahşâb saray yaptı. Sultan Abdülmecîd hân bu sarayda oturdu. 1271 [m. 1855] de yıktırdı. 1288 [m. 1871] de Abdülazîz hân, son muhteşem sarayı dört milyon liraya yaptırdı.
Beylerbeği sarayının yerinde, tepede birinci Ahmed hânın (Şevk-âbâd) kasrı vardı. Sâhil sarayını ikinci Mahmûd hân ahşâb yaptırdı. Moltekeyi burada kabûl eylediği zaman, çubuk içiyordu. Abdülmecîd hân, 1249 [m. 1833] de bu sarayda merâsimle hatm-i şerif indirmişti. Sultan Abdülazîz hân, 1282 [m. 1865] de, bu ahşâb sarayı yıktırıp yerine mermerden muhteşem sarayı yaptırdı. Sultan, 1865 Nisânının yirmibirinci Cuma günü saraya yerleşti. Yaz mevsimlerini burada geçirirdi. Balkan harbi bozgununda, Enver ve Talât pâşalar, ikinci Abdülhamîd hânı Selânikten (Lorley) Alman vapuru ile İstanbula getirtip, Beylerbeyi sarayına koydular. Boğaziçi tarafında, alt katta, arka tarafta, bir odada yerleşip, yetmişaltı yaşında iken, zâtürrie hastalığından vefât ettiği, 10 Şubat 1336 [m. 1918] gününe kadar, burada yaşadı.
3 - ABDÜLBÂKİ EFENDİ: Mahmûd Bâki, Osmanlı şairlerinin büyüklerindendir. 933 de İstanbulda tevellüd, 1008 [m. 1600] de vefât etti. Edirnekapı kabristanındadır. Süleymâniyye medresesinde müderris idi. Reîsül-ulemâ oldu. Hâlid ibni Zeydin haber verdiği hadis-i şerifleri bir araya toplamıştır. (Mevâhib-i ledünniyye) tercümesi meşhûrdur.
4 - ABDÜLCEBBÂR-İ HEMEDÂNÎ: Mu'tezilî idi. Kâdı idi. Üçyüzellidokuz (359) da tevellüd etti. Dörtyüzonbeş 415 [m. 1024] de Rey şehrinde vefât etti. Babası Ahmeddir.
5 - ABDÜLGANÎ NABLÜSÎ: İsmâ'îl Nablüsînin oğludur. 1050 de Şâmda tevellüd, 1143 [m. 1730] de orada vefât etti. Derin âlim ve kâmil bir velî idi. Fıkh, tefsîr ve hadis âlimi idi. Yirmi yaşında ders vermeye başladı. 1075 de İstanbula geldi. Çok kitap yazdı. İki cilt (Hadîkat-ün-nediyye) kitabı çok kıymetlidir. Tütünün günah olmadığını bildiren kitabı ve tercümesi Nûr-i Osmaniyye kütübhânesinde vardır.
6 - ABDÜLHAK-I DEHLEVÎ: Babası Seyfeddîndir. Hind âlimlerindendir. 958 [m. 1551] de tevellüd, 1052 [m. 1642] de vefât etmiştir. Dehlîdedir. Kıymetli kitaplar yazdı.
7 - ABDÜLHAKÎM EFENDİ: Büyük âlim idi. Van vilâyetinin Başkal'a kazasında 1281 [m. 1865] de tevellüd edip, 1362 [m. 1943] de Ankarada vefât etti. Komünistlerin, Masonların, Vehhâbîlerin, Mürtedlerin ve Şî'îlerin ve Yahudilerin ve Hıristiyânların, yazılarla, propagandalarla, imparatorluk kuvvetleri ve servetleri ile islâmiyeti yıkmaya saldırdıkları, müslüman yavrularını dinsiz, îmansız bırakmaya uğraştıkları bir zamanda, dersleri, vaazları ve yazıları ile Ehl-i sünneti yok olmaktan korumuş, gençliğe aşılanan zehirli yalanları pek mâhir yol ile temizlemiştir. Bu uğurda çetin eziyyet ve cefâlara katlanmıştır. Abdülhakîm efendinin babası Halîfe Mustafâ efendi, Hakkârînin Yüksekova kazasının Sâkitan köyündendir.
Abdülhakîm Efendinin dedesinin dedesi olan seyyid Abdürrahmân, seyyid Abdüllahın oğlu idi. Seyyid Abdüllah, Arvâsta, seyyid Fehîmin baş tarafındadır. Seyyid Abdüllah ölünce, Arvâsî soyunun devam edebilmesi için, seyyid Abdürrahmânı annesi genç iken zorla evlendirdi. Tâhir, Abdürrahîm, Lutfî, Abdülhamîd ve Muhammed isminde beş oğlu oldu. Seyyid Tâhir, Basra vâlîsi idi. Seyyid Abdürrahîm 1200 [m. 1786] de vefât etti. Oğlu hâcı İbrâhîm ve torunu Abdülazîz ile birlikte Doğu Bâyezîdde Ahmed Hânî türbesindedirler. Abdülazîz efendinin üç çocuğu, Muhammed Emîn ve Ömer efendiler ve seyyidet Hadîcedir. Her birinin çocukları ve torunları din ve dünya bilgileri ile dolu birer hazînedirler. Muhammed Emîn efendinin dört oğlu oldu. Bunlar, Abdülazîz, Abdülkâdir ve Abdülhakîm ve Mahmûd efendilerdir. Abdülhakîm efendinin oğlu Ahmed efendi, Türkiye gazetesinin tefrika muharriri iken 1988 senesinin son günü 1409 da İstanbulda vefât etti.
Seyyid Abdürrahmân, zamanının mürşid-i ekmeli idi. Binlerce Hak âşığı sohbetine gelir feyz alırlardı. Nasihat için, uzak memleketlere mektûblar gönderirdi. İrisân beylerinden emîr Şerefeddîn Abbâsîye yazdığı fârisî mektûblar çok kıymetlidir. Bu mektûblarından birinde Muhammed Kerim hân ve Mustafâ ve Feyzullah beylere selâm ve duâ etmektedir. Başka bir mektûbuna, emîr Şerefeddîn bey, şu satırları eklemiştir: (Mevlânâ, bu mektûbu, bu fakire 1192 [m. 1778] de göndermiştir. Musîbete sabr lâzım olduğunu ve sabrın kıymetini bildirmiştir. Birkaç ay sonra pederim Abdüllah hân bey vefât etmiştir. Mevlânânın kerâmetini buradan anlamalıdır). Seyyid Abdürrahmân Hoşâbda medfûndur.
Seyyid Lütfî efendinin onbir oğlu vardır.
Seyyid Lütfî efendinin oğlu Abdülganînin oğlu Mîr hâc, bunun oğlu Abdürrahmân, bunun oğlu Muhammed Sa'îd efendilerdir. Lütfullah efendinin ikinci oğlu Abdülgaffâr efendi, bunun oğlu Şerif, bunun oğlu Muhammed Şefîk efendilerdir. Lütfullah efendinin üçüncü oğlu Muhammed, Seyyid Fehîm hazretlerinin üvey babasıdır. Bunun oğlu Tâhir, bunun oğlu Resûl, bunun oğlu Abdüllah efendilerdir.
Lütfullah efendinin dördüncü oğlu, Resûl efendidir. Beşinci oğlu seyyid Sıbgatullah efendi, seyyid Tâhâ-i Hakkârînin talebesi idi. Bunun oğlu Celâleddîn, bunun oğlu Ali, bunun oğlu Selâhaddîn efendilerdir. Bunun iki oğlu Kâmüran İnan ve Zeynel'âbidîn İnan, Bitlis senatörü ve meb'ûsü olmuşlardır.
Altıncı oğlu Cemâlüddîn, bunun oğlu Abdülmecîd, bunun oğlu Sa'dullah, bunun oğlu Muhyiddîn, bunun oğlu Abdürrahmân, bunun oğlu Lütfullah, bunun oğlu Nûrullah efendilerdir.
Abdülhamîd efendinin iki oğlu olup, biri molla Safî idi. Bunun torunu, Abdülhamîd efendidir. İkinci oğlu, seyyid Fehîm-i Arvâsî hazretleri idi.
Seyyid Muhammedin yedi oğlu ile Hamîde hânım isminde bir kızı vardı. Hamîde hânım, Timür oğullarından Hurrem beyin zevcesi idi. Sâlih, Memduh ve Sa'îd adında üç oğlu vardı. Sa'îd beyin iki çocuğu, Tevfîk bey ile Emîne hânımdır. Emîne hânım Mekkî efendinin birinci zevcesidir. İkinci zevcesi Afîfe hânımdır. Seyyid Muhammedin birinci oğlu Mahmûd efendi idi. Bunun, Zübeyde, Meryem ve Esmâ adında üç kızı vardı. Esmâ hânım çok müttekî, sâliha olup; Abdülhakîm efendinin birinci zevcesi idi. İkinci zevcesi, seyyid Fehîm-i Arvâsînin torunu Âişe hânım idi. Ahmed Mekkî ve Münir efendilerin vâlidesidir. Üçüncü zevcesi Nine hânım denilen ikinci Âişe hânım, dördüncü zevcesi Bedriye hânım idi. Beşinci zevcesi Mâide hânım, 1396 [m. 1976] senesi mayıs ayında, İstanbulda vefât etmiştir.
Seyyid Muhammedin ikinci oğlu, Muhyiddîn efendi idi. Bunun iki oğlu ve iki kızı vardı. Kızları Beyaz hânım, Fârûk beğin, Zelîha hânım da, Abdürrahîm Zapsunun anneanneleridir. Bir oğlu Hasen efendi, ikincisi Mustafâ efendi idi. Hasen efendinin yedi oğlu ile yedi kızı olup, dört oğlu çocuk iken vefât etti. Beşincisi Mazher efendi, Nesîbe hânımın zevci idi. Altıncı oğlu Muhyiddîn efendi Ankarada vefât etti. Yedincisi Necmeddîn efendi temyiz mahkemesi azası idi. Na'îme hânımın zevci ve Ahmed efendinin dâmâdı idi. Kızları, Nine Âişe hânım, Abdülhakîm efendinin, Dilber hânım, Tâhâ efendinin, Fâtıma hânım, seyyid İbrâhîm efendinin, Sabîha hânım da, Abdüllah beğin zevceleri idi.
Mustafâ efendinin dokuz oğlu ile iki kızı vardı. Birincisi, seyyid Abdülhakîm Efendi idi. İkincisi İbrâhîm efendi, üçüncüsü Tâhâ efendi, dördüncüsü Abdülkâdir efendi, beşincisi Şemseddîn efendi, altıncı Ziyâeddîn efendi, yedinci Yûsüf efendi, sekizincisi Mahmûd efendi, dokuzuncusu Kâsım efendidir. Abdülhakîm efendi en büyükleri idi ve en sonra vefât etti. Abdülkâdir efendinin üç torunu Zeynel'âbidîn, Bedreddîn ve Fahreddîn hayattadır. Şemseddîn efendinin bir oğlu ile iki kızı vardı. Bir kızı Afîfe hânım, Mekkî efendinin zevcesi idi. İkinci kızı Nazîfe hânım 1986 Mart ayında vefât etti. Oğlu fazîletli Cemâl efendi, İstanbulda (Kirazlı mescid) imamı ve hatîbi idi. Celâleddîn-i Rûmînin (Mesnevî)si üzerinde eşsiz, derin bilgisi vardı. 1396 [m. 1976] da İstanbulda vefât etti. Yûsüf efendinin oğlu seyyid Fârûk Işık, eski sayıştay başkanlarından ve Van senatörlerindendir. 1972 senesinde Ankarada vefât etmiştir. Fârûk beğin iki oğlu seyyid Nevzâd ve seyyid Rüchân hayattadır ve oğulları yetişmektedir. Seyyid Rüchân 1391 [m. 1971] de çalışma bakanlığı müsteşârı oldu. Mahmûd efendinin annesi Meryem hânım idi. Kardeşlerinin hepsi Hano hanımın çocuklarıdır.
Mahmûd efendinin kızı, Rukayye hânımdır. Mustafâ efendinin birinci kızı Mûteber hânım, Timür oğullarından Sa'îd beğin zevcesi ve Ahmed Mekkî efendinin hem halası, hem kayın vâlidesidir. 1341 de vefât etti. Edirne-kapı kabristanındadır. İkinci kızı Râbi'a hânımdır.
Seyyid Muhammedin üçüncü oğlu Nûreddîn efendidir. Bunun Mecîd efendi ve Ali efendi adında iki oğlu vardı. Mecîd efendinin oğlu İzzet bey, Nâfiye hânımın zevci olup, 1981 de Vanda vefât etti. Dört çocuğu vardır.
Seyyid Muhammedin dördüncü oğlu Ahmed efendidir. Bunun, Ubeyd, Şevket ve Şihâbüddîn adında üç oğlu vardı.
Seyyid Muhammedin beşinci oğlu, Hamîd pâşa idi. Bunun Ahmed, Abdüllah, Fehmî ve İbrâhîm adında dört oğlu ile Nâfiye, Nesîbe ve Âişe adında üç kızı vardı. Bunlardan seyyid İbrâhîm Arvâs, Abdülhakîm Efendinin dâmâdı ve uzun yıllar Van meb'usu idi. [m. 1965] de Ankarada vefât etti. Bunun oğlu Seyyid Sıddîk ile kızları Gülsüm ve Hamiyyettir. Seyyid Ahmed, Muhammed Sıddîk efendinin dâmâdı ve Na'îme hânımın babasıdır. Muhammed Sıddîk efendi, seyyid Tâhâ hazretlerinin torunu, yâni seyyid Ubeydüllahın oğlu ve şehit Abdülkâdir efendinin kardeşi idi. Nâfiye hânım İzzet beğin, Nesîbe hânım Mazher efendinin, Âişe hânım da Muhammed Mâsum efendinin zevceleri idi.
Seyyid Muhammedin altıncı oğlu Hüseyn efendidir. Bunun Celâl, Alâ'üddîn, seyyid Gâzî ve Behâeddîn adında dört oğlu vardı. Celâl efendinin oğlu Seyfeddîn bey, Rukayye hânımın zevci ve Aydın ile Celâl efendilerin ve Leylâ hânımın babasıdır. Aydın bey 1983 de Anavatan Partisinden Van milletvekîli seçildi. Oğulları Cüneyd, Melîh Rüchân ve Fatih ve Murâd efendiler, hayr-ül-halef olarak yetişmektedirler.
Seyyid Muhammedin yedinci oğlu, Yûsüf efendidir.
Seyyid Abdülhakîm Efendinin üç oğlu ve iki kızı vardı. Bunlardan Enver ile Şefî'a, Esmâ hânımın çocuklarıdır. Şefî'a hânım, Sâlih beğin zevcesi iken, hicrette Mûsulde vefât etti. Enver de, hicret ederken 1336 [m. 1918] de Eskişehrde vefât etti. İkinci oğlu fazîletli Ahmed Mekkî Üçışık efendi, arabî, fârisî kitaplardan ve pederinden din bilgilerini geniş olarak edinmiş olup, 1387 [m. 1967] de İstanbulda vefât etti. Bağlum kabristanındadır. Fetvâlarına güvenilecek, yer yüzünde eşi az bulunan bir mübârek zat idi. Çok sayıda ve olgun, değerli din adamları yetiştirdi. İlm ve mâna tâliblerinin derdlerine şifâ sunardı. Cenâb-ı Hak, mübârek vücûdu ile İstanbul şehrini ve bütün islâm âlemini şereflendirmiş ve faydalandırmış idi. Seyyid Ahmed Mekkî efendinin Behik, Behâ, Medenî ve Hikmet adında dört oğlu ile Zâhide isminde bir kızı vardır. Herbiri ahlâk ve fazîlet örneğidir. Torunları Tâhâ Üçışık, Fehîm ve Muhammed efendiler ve Şefî'a hânım ise, birer cevher olarak yetişmektedir. Abdülhakîm Efendinin üçüncü oğlu, seyyid Münîr efendi, İstanbul belediyesinde satış memurluğunda uzun seneler çalışmış, doğruluğu, çalışkanlığı, güzel ahlâkı ile etrâfının saygısını ve sevgisini toplamıştır. 1399 [m. 1979] da vefât etti. Bağlum kabristanındadır.
Seyyid Abdülhakîm efendi, 1332 [m. 1914] senesinde, ermenilerin ingiliz silâhları ile müslümanlara saldırdıkları zaman, Receb ayında, Başkal'adan hicret ederek [1337] de İstanbula geldi. Eyyûb sultanda, önce yazılı medreseye, sonra Gümüşsuyu tepesindeki Murtezâ efendi mescidine yerleşti. Çeşidli câmilerde vaaz vererek, Vefâ lisesinde öğretmenlik, Sultan Selîm câmi-i şerifi yanındaki Süleymâniyye medresesinde öğretmenlik yaparak, İslâmiyeti yaymaya, din düşmanlarını susturmaya ve sindirmeye başladı. Medreselerin en yüksek, üniversite kısmı olan, Süleymâniyye medresesine müderris, yâni ordinaryüs profesör olarak tâyîni, 8 Zilka'de 1337 ve 5 Ağustos 1335 [m. 1919] tarihli ferman ile yapılmıştır. Ferman şöyle idi:
Dâr-ül-hilâfe-til'aliyye Süleymâniyye medresesinde münhal olan hadis-i şerif dersi müderrisliğine Debreli Vildân Fâik efendi ve tasavvuf dersi müderrisliğine Hakkârî ulemâsından Abdülhakîm efendi ve................ ve fıkh-ı Şâfi'î dersi müderrisliğine Hakkârî meb'ûs-i esbakı seyyid Tâhâ efendi tâyîn olunmuştur. Bu irâde-i seniyyenin icrâsına meşîhat-i islâmiyye memurdur. Muhammed Vahîdeddîn.
Bu irâde-i seniyye, Cerîde-i ilmiyye mecmû'asının 48. si sayısının, bindörtyüzseksendördüncü sayfasından alındı.
Mürtezâ efendi, tersâne emânetinde baş rûznâmeci iken emekli olmuş ve Mekke-i mükerremede Ahmed Yektestten feyz almıştı. [1158] de Gümüşsuyu, İdris köşküne yakın, denize karşı mescid yaptı. [1160] da vefât edip denize bakan duvar içinde, defnedildi. Oğulları da yanındadır. Bu mescidin ilk imamı olan Abdüllah-i Kaşgarîden sonra oğlu Ubeydullah efendi on sene imam oldu. Sonra imam olan Îsâ efendi [1206] da vefât etti. Selîm hân buna bir türbe yaptı. Sonra Abdüllah efendinin dâmâdı çelebî Ubeydullah efendi [1208] de vefât etti. Nihâyet, zâhirî ve bâtınî ilimler hazînesi olan seyyid Abdülhakîm Efendi imam, hatîb tâyîn edilip, 1362 [m. 1943] senesinde vefât edinceye kadar burada ve birçok câmilerde ve mekteplerde islâmiyeti yaydı. Memleketin her tarafından ve yabancı milletlerden uyanık, merâklı kimseler gelip, ilimden, fenden çok şeyler sorarlar ve cevaplarını alırlardı. Bu arada dünyalık için ve hattâ düşmanlık için gelen aşağı alçaklar da bulunurdu. Keskin görüşleriyle, karşısındakilerin niyetlerini hemen anlardı. Fakat, halîm ve şefkatli ve ileriyi görüşlü olduğu için, dostu düşmanı ayırmaz, hepsini tevâdu' ve mudâra ile karşılardı. İslâm âlimlerine Allah için, temiz kalb ile gidip feyz alanlar, onların yolunda gitmekte, islâmiyetin ahkâmına uymaktadırlar. O kapıdan feyz aldığını söyleyip de, ibâdetlerden kaçınan, haramlara dalan kimselerin de, münâfık oldukları anlaşılmaktadır.
Adı geçen İdrîs köşkünü, İdrîs hakîm bin Hüsâmeddîn yaptırmıştır. Bâyezîd ve Yâvuz zamanında derin âlim olan bu zat, Îrân hudûdundaki yirmibeş kabîlenin Osmanlılara itaat etmesine sebep olmuş, böylece Çaldıran zaferine büyük hizmette bulunmuştur. Bülbül deresi civârında yaptırdığı çeşmenin yanında bir sed üzerinde medfûndur. [932] de vefât etmiştir. Zevcesi Zeyneb hâtun, kendi adı ile, İdrîs köşkü yanında bir mescid yaptırmıştır. Mescidin yanında (Karyağdı tekkesi) vardır. Bunun yanında bir evde niyet kuyusu vardır. Arkasında Gümüşsuyu çeşmesi vardır. Karyağdı tekkesine (Çolak Hüseyn tekkesi) de denir. Üçüncü Mustafâ hân tarafından yaptırılmıştır. Bu tekkenin arkasında [1230] senesinde Dolancı dervîş Muhammed mevlevîhâne yaptırmıştır.
Seyyid Abdülhakîm efendi din bilgilerinde ve tasavvufun ince marifetlerinde derin derya idi. (Râbıta-i şerife) ve (Er-riyâdut-tasavvufiyye) kitapları basılmıştır. Vaazlarından tutulan bilgiler ve bazı mektûbları 1404 [m. 1983] de beş cilt hâlinde bastırılmıştır. Üniversite mensûbları, fen ve devlet adamları, çözülemez sandıkları güç bilgileri sormaya gelir, sohbetinde, dersinde, bir saat kadar oturunca, cevabını alır, sormaya lüzûm kalmadan, o bilgi ile doymuş olarak geri dönerdi. Teveccühünü, sevgisini kazananlar, sayısız kerâmetler görürdü. Çok mütevâzı', pek alçak gönüllü idi. Ben dediği işitilmemişti. (Bizler hesaba dahil değiliz. O büyüklerin yazılarını anlıyamayız. Ancak bereketlenmek için okuruz) buyururdu. Hâlbuki, kendisi, bu bilgilerin mütehassısı idi. Yakınlarından birine, (Burada birkaç Velî yetişiyordu) buyurmuştu. Yakınlarından Karamürsel kumaş fabrikası müdîri, Yûsüf Ziyâ Akışık demişti ki, rü'yâda, Abdülhakîm efendinin elinin ayasını öpmüştüm. Ertesi gün, Eyyûb sultandaki evine giderek, rü'yâmı anlatmak istedim. Gittim. Her zaman olduğu gibi, elini öpmek için eğildiğimde, mübârek elini, ayası yukarı doğru olarak uzattı ve (Akşam rü'yâda öptüğün gibi öp) dedi ve iltifât buyurarak çok şey anlattı. 155. sayfaya bakınız!
8 - ABDÜLHAKÎM SİYALKÛTÎ: Babası Şemseddîn Muhammeddir. Hindistânın büyük hanefî âlimidir. Fakîhdir. Beydâvî tefsîrine ve Teftâzânînin Akâid-i Nesefî şerhine ve Ahmed Hayâlînin şerh-i Akâid hâşiyesine ve Devânînin Akâid-i Adûd şerhine ve Mutavvel kitabına hâşiyeler yazmıştır. (İsbât-ül-vâcib) kitabı da meşhûrdur. 1067 [m. 1657] de vefât etti.
9 - ABDÜLHAMÎD HÂN II: Osmanlı pâdişâhlarının otuzdördüncüsü ve en yüksekleri idi. İslâm halîfelerinin doksandokuzuncusu idi. 1258 [m. 1842] de tevellüd etti. 1293 [m. 1876] de halîfe oldu. 1336 [m. 1918] da vefât etti. Çenberlitaşta, dedesi sultan Mahmûdun türbesindedir. İslâmiyete hizmeti, saymakla bitirilemez. Abdülazîz hân, düşmanlara âlet olanlar tarafından şehit edilip, sonra 5. Murâd da hal' edilip, kendisi kukla olarak halîfe yapıldı. Avrupada belirli ocakların islâmiyeti yok etmek için hazırladığı yıkıcı plânları, kıyasıya hortlatmaya başlarken önlerine dikildi. Aklı, zekâsı ve ilmi fevkalâde üstün olduğu için, memlekete karşı asırlar boyunca hazırlanmış olan sinsi, alçak ve vahşî suikastı hemen sezdi. Hazırlıyanları ve maşa olarak kullandıkları sahte kahramanları, iş başından uzaklaştırdı. İslâm bilgilerini, yâni din ve fen ve ahlâk bilgilerini memleketin her yerine yaydı. Çok sayıda kültürlü din adamı yetiştirdi. Milleti otuzbir sene adalet ile idare etti. Bilgili, temiz bir gençlik yetiştirdi. Haksızlığın, kötülüğün, ahlâksızlığın kökünü kazıdı. Bu yüzden bazı kimselerin hedefi oldu. Yıllarca kötülendi. İftirâlara uğradı. Sonra gelen gençliğe, büsbütün yanlış olarak tanıtıldı. Fakat, insâflı yazılan tarihleri okuyanlar ve onun ilme, fenne, sanayia, ticârete, ahlâka, kısaca insanlığa bıraktığı eserlerini görenler, bu iftirâlara aldanmadı. Ona dil uzatan yalancılardan, ilim adamı, yazar maskesi altında çalışan düşmanlarından ve bunların söyledikleri yalanlardan nefret ettiler. Onun büyüklüğü karşısında hayrân kaldılar.
Önce, bir sene beş ay devlet idaresine karıştırılmadı. Memleketi sadr-ı a'zam Midhat pâşa ve arkadaşları idare etti. Bunlar, 24 Nisan 1295 [m. 1877] günü Rus harbine sebep oldular. Mâlî 1293 senesine rastladığı için (93 harbi) denilmektedir. 93 harbi Edirne mütârekesine kadar dokuz ay sürdü. Müşîr [Mareşal] yaptıkları Süleymân pâşa, Şıpka geçidinde büyük gaflet yaparak, en seçkin Türk birliklerinin harcanmasına sebep oldu. Bu hezîmete kahramanlık denilerek, başkumandan yapıldı. Fakat, Filibeye ve oradan Edirneye kaçtı. Edirnede de tutunamayıp mütâreke istedi. Mütâreke Abdülhamîd hânın, kraliçe Viktoryaya çektiği telgraf üzerine mümkün olabildi. Ruslar ve Bulgarlar, onbinlerce Türk kadın ve çocuğunu kestiler. Bir milyondan fazla Türk, Bulgaristandan, İstanbula hicret etti. O zaman Rusyânın nüfusu doksan, Osmanlıların ise altmışdört milyondu. Sultan Abdülhamîd hân, fâciaları görünce, Edirne mütârekesinden onüç gün sonra, 13 Şubat 1296 [m. 1878] da Meclis-i meb'ûsânı kapattı. Devlet idaresini eline aldı. Meb'ûsların ancak yüzde kırkı Türktü. Bu parlamento devam etseydi, Osmanlı devleti, daha o zaman parçalanacaktı. Sultan Abdülhamîd hânın ilk ve büyük başarısı, bu felaketi görmesi ve önlemesi oldu.
Osmanlılara imzalattırılan 3 Mart 1878 Ayastefanos [Yeşilköy] muâhedesini sultan Abdülhamîd hân bir türlü hazm edemedi. Dâhiyâne bir kurnazlıkla 4 Haziran 1878 de İngiltere ile gizlice anlaştı. Kıbrıs adasının idaresini İngiltereye bıraktı. Adanın gelirleri her yıl İstanbula yollanacak, ada Osmanlı İmparatorluğunun bir parçası kalacaktı. Buna karşılık, İngiltere Ayastefanos muâhedesinin Türkiye lehine değiştirilmesine yardım edecekti. Böylece, Berlin muâhedesi, 13 Temmuz 1878 de imzalanarak, topraklarımızın çoğu geri alındı. Bu harbde, para tazmînâtı pek ağır oldu. Sultan Abdülhamîd, buna da pek dâhiyâne çâre buldu. [m. 1881] de Düyûn-i umûmiyye idaresi kurarak, borçları, ikiyüzelliiki milyondan, yüzaltı milyona indirdi. Bu büyük başarısı, memlekete unutulmaz bir hizmet oldu. Büyük devletlerin bütün baskılarına rağmen, Abdülhamîd hân, Berlin muâhedesinin, Anadolunun şarkında Ermenilere muhtâriyyet veren maddesini hiç tatbîk etmedi. Midhat pâşa ve arkadaşları, Rusyanın harp açmasına sebep oldu. Bütün Rumeli ve Anadolunun büyük kısmı Rusyanın eline geçti. Dahilî işler, masonların elinde kaldı. İslâmiyeti yıkmak, dinde reformlar yapılmak isteniyordu. Bunun için, din adamları câhil yetiştiriliyordu. Alman tarihçisi, Hans Kramer, (Ondokuzuncu asır) adındaki büyük tarih kitabının üçüncü cildi, yirmialtıncı sayfasında (dessen klugen Bruder Abdülhamîd II) beşinci Murâdın akıllı kardeşi, diye övdüğü sultan ikinci Abdülhamîd, memleketin felakete götürüldüğünü, pâşaların, mason uşağı olduklarını görerek, meclisi kapattı. İrâde-i seniyye ve meclis-i vükelâ [Bakanlar kurulu] kararı ile meclis-i meb'ûsan tâtîl edildi. Meşrutiyet ve bunu sağlıyan doksanüç (93) kânûn-i esasîsi [anayasası] ilgâ edilmedi. Bu anayasa 1908 de ikinci Meşrutiyetin ilânına kadar devam etmiştir. Sultan Abdülhamîd hân, a'yân üyelerinin [senatörlerin] vazîfelerine de son vermedi. Yaşıyanları, 1908 millet meclisine dahil oldular. Sultan Abdülhamîd hân, devleti, milleti, otuzbir sene, Allahü teâlânın emirlerine göre, adaletle idare etti. Millet, sulh, bolluk, ucuzluk, rahat ve huzur içinde yaşadı.
Her vilâyette mektepler, hastahâneler, yollar, çeşmeler, Viyanadan başka bir yerde eşi bulunmıyan modern bir tıp fakültesi yaptırdı. [1293] de Mektep-i Mülkiyyeyi yaptırdı. [1296] da bir müze yaptırdı. [1297] de hukûk mektebi ve dîvân-ı muhâsebâtı [sayıştay] kurdu ve Beyoğlu kadın hastahânesini yaptırdı. [1299] da güzel sanatlar akademisi, [1300] de yüksek ticâret mektebi, [1301] de yüksek mühendis mektebi ve yatılı kız lisesi açıldı. [1303] de Terkos suyunu İstanbula getirtti ve mülkiye lisesini açtı. [1305] de Alman imparatoru İstanbula gelip, sultan Ahmed meydanında Alman çeşmesi yapıldı. [1307] de Bursada ipekçilik mektebini yaptırdı. [1308] de Halkalı ziraat ve baytar mektebi ve Kâğıthânede bir poligon kurdurdu. [1309] da Bursa demiryolunu ve Aşîret mektebini yaptırdı. [1310] da Üsküdar lisesi ve Rüştiyye mektepleri ve yeni postahâne binâsı ve Osmanlı bankası ile Reji binâlarını ve (Yafa-Kudüs) demiryolu ile Ankara demiryolu yapıldı. Yine [1310] da Hamîdiyye kâğıd fabrikası, Kadıköy havagazı fabrikası ve Beyrut limanı rıhtımını yaptırdı. [1311] de Osmanlı sigorta şirketi ve Küçüksu barajı ve (Manastır-Selânik) demiryolu yapıldı. [1312] de (Şâm-Horan) demiryolu ve (Eskişehir-Kütahya) demiryolu yapıldı. Yine [1312] de Hamîdiyye yüksek ticâret mektebi ve (Galata-Tophâne) rıhtımı, Dolmabağçe saat kulesi yapıldı. [1313] de (Beyrut-Şâm) demiryolu, Dâr-ül-aceze binâsı, mum fabrikası, (Afyon-Konya) demiryolu, Sakız limanı rıhtımı, şimdiki İstanbul lisesi binâsı, (İstanbul-Selânik) demiryolu yapıldı. Ereğli kömür ocakları çalıştırıldı. [1314] de Tuna nehrinde Demirkapı kanalını, kapalıçarşı tâmîrini yaptırdı. [1313] Yunan zaferini kazandı. Akıl hastahânesini yaptırdı. [1316] da Şişlide Hamîdiyye Etfâl hastahânesini yaptırdı. [1318] de Medîne-i münevvereye kadar telgraf hattı yaptırdı. [1320] de Hamîdiyye Hicâz demiryolu Zerkaya kadar işledi. Kâğıthânedeki Hamîdiyye suyu yapıldı. Yeni balıkhâne, Haydarpâşa rıhtımı, maden arama mektebi, Şâmda tıbbiyye-i mülkiyye yapıldı. Haydarpâşada askerî tıbbiyye mekteb-i şâhânesi 24 Teşrîn-i evvel 1321 de açıldı. [1322] de dilsiz ve sağırlar mektebi açıldı. [1322] de Bingâzîye telgraf hattı yapıldı. [1323] de (İstanbul-Köstence) kablosu döşendi. Haydarpâşa istasyonu binâsı yapıldı. Beşiktaş tepesindeki Yıldız sarayını ve önündeki câmii yaptırdı. Velhâsıl Avrupada yapılan yeniliklerin hepsini en modern şekilde yurdumuzda yaptırdı. Ne yazık ki, [1327] de tahttan indirilince, bütün bu ilerlemeler durdu ve memleket kana boyandı. Abdülhamîd hân, (İstanbul-Eskişehir-Ankara) ve (Eskişehir-Adana-Bağdat) ve (Adana-Şâm-Medîne) demiryollarını yaptırdığı zaman, başka memleketlerde bu kadar demiryolu yoktu. Din bilgileri, fen ve edebiyat üzerinde çok kitap bastırdı. Köylere kadar kurslar açtırdı. Parasız kitaplar gönderdi. Harp gücünü gayb etmiş olan eski gemileri Halice çekip, Avrupada yeni yapılan üstün evsâflı kruvazörler, zırhlılar ile donanmayı kuvvetlendirdi. Askeri, subayı öyle şerefli olmuştu ki, bir kahve önünden bir binbaşı geçerken, kahvede oturanlar ayağa kalkarak saygı gösterirlerdi. Öyle bereket vardı ki, bir binbaşının evinde pişen yemekten, bir mahalle fakirlerinin karnı doyardı. Bütün millet, sivil, asker, herkes birbirini çok severdi. Yalnız [1313] yılında, Yunan isyânı oldu. Ethem pâşa kumandasında gönderdiği askeri, kendisi saraydan idare ediyordu. Askeri yirmidört saatte Termopil geçidini aşıp, Atinaya girdi. Bütün Avrupa kumandanları buna şaşırdı. Çünkü, Alman kurmayları, Osmanlı ordusu, Termopili altı ayda geçemez diye rapor vermişti.
İkinci Abdülhamîd hânın güzel ahlâkını, dîne olan bağlılığını, edeb ve hayâsının derecesini, aklını, ilmini, adaletini, millet için durmadan çalıştığını, hiç cân yakmadığını, düşmanlarına bile iyilik ettiğini, masonların aldattıkları ve maşa olarak kullandıkları satılmışları bile affettiğini anlamak istiyenlere, (Mâbeyn baş kâtibi) Es'ad beğin (Hâtırât-ı Abdülhamîd-i hân-ı sânî) kitabını okumalarını tavsıye ederiz. Ermeni komitecilerin hazırladıkları ve 21 Temmuz 1323 [m. 1905] günü Cuma namazını kılıp, Yıldız câmiinden çıkarken patlatılan bir arabadaki saatli bombadan kurtulunca, binlerce seyirci ve ecnebî diplomatlara karşı, düşünmeden, hemen söylediği şu kelimeler, kalbinin temizliğini, milletin olgun, şefkatli bir babası olduğunu göstermeye yetişir sanırız: (Kendimce en büyük emel, ehâlînin rahat ve mes'ûd olmasıdır. Bu uğurda, gece-gündüz nasıl çalışıldığı ve gayret gösterildiği mâlûmdur. Gayret ve hüsn-ü niyetimin min tarafillah mükâfâtı, şu hâdiseden, hıfz-ı Hudâ ile, emîn olmaklığımdır. Onun için, cenâb-ı Hakka şükür ve hamd ederim. Müte'essir olduğum birşey varsa, asker evlatlarımdan ve ehâlîden bazılarının telef ve mecrûh olmalarıdır. Buna, ilelebed teessüf ederim. Tebe'amın, hakkımda göstermiş oldukları hissiyâta an-samîmilkalb memnûniyetimi beyan eyler, âfât-i semaviyye ve erdiyyeden masûniyetleri için duâ ederim).
Merkezi Selânikte bulunan üçüncü ordunun bazı subayları, ingiliz câsûsları tarafından bol para ve makam vaatleri ile aldatıldı. 7 Temmuzda Şemsî pâşa, teğmen Âtıf tarafından vuruldu. Masonların ve yahudi piçlerinin idare ettiği ve ellerinde ingiliz, fransız silâhları bulunan hareket ordusu İstanbula yürüdü. Halîfe, Hz. Alînin ictihâdına uyarak, bunlara karşı koymadı. Devleti bu eşkiyâya teslim etti. Vaktiyle, Mekke kâfirleri de, Medîneye hücûm edince, Peygamberimiz, Bedrde, Uhudda ve Hendekte, az kuvvet ile cihâd ederek, bunların Medîneye girmelerine mani olmuştu. Hucurât sûresi, dokuzuncu âyetinde meâlen (İsyân edenler ile harp edip, bunları itaate getirin!) emrine uymadı. Halîfe, Peygamberimizin bu sünnetine ve bu farza uymadığı için, fâcia ve felaketlere sebep oldu. 27 Cemâzil-âhır 1326 ve 23 Temmuz 1908 de ikinci Meşrutiyet ilân edildi. Silâh baskısı altında seçim yapıldı. 17 Birinci kânûn [Aralık]da meclis açıldı. Bununla, devletin idaresi, ehliyyetsiz, tecrübesiz ellere geçti. İngilizlerin hazırladığı fâcialar tekrar başladı. 5 Ekim 1908 de, Bulgaristan prensliği, krallığını ilân ederek, Osmanlılardan ayrıldı. Yine o tarihte, Avusturya, Bosna-Herseki ilhâk etti. Yunanistan da baş kaldırıp, beş sene sonra Giridi ilhâk eyledi. 14 Nisan 1909 da, Adanada ermeni ihtilâli oldu. Müslümanların mallarına, canlarına, ırzlarına saldırdılar. 1850 Türkü öldürdüler. İttihâdcılar buna da seyirci kaldılar. Halk, onyedibin ermeniyi öldürüp isyân bastırıldı. İttihâdcılar, Avrupalılara şirin görünmek için yüzlerce müslümanı kestiler, astılar. Bu zulmleri, o zaman Adana vâlîsi olan meşhûr Cemâl pâşa yaptı. Dahiliyye nâzırı Talat pâşanın takdîrine mazhar oldu. Bu hâdiseler dolayısiyle ittihâdcılar da [1914]de meclisi kapattı. Sultan Hamîde hak vermek zorunda kaldılar.
31 Mart vak'ası adı ile meşhûr olan 13 Nisân 1327 [m. 1909] hareketi ile sultan Abdülhamîdin hiçbir alâkası olmadığı, kat'î olarak anlaşılmıştır. İttihâdcıların, pâdişâha sâdık birinci orduya güvenmiyerek, Selânikteki üçüncü ordudan getirdikleri avcı taburlarının çıkardığı tesbit edilmiştir. Yâni ittihâdcıların bir tertîbi olmuştur. İttihâdcılar, böylece Selânikten Bulgar, Sırb, Yunan, Arnavud yağmacılarının meydana getirdikleri hareket ordusunu İstanbula gönderdi. Talat beğin baskısı ile Sultan, 27 Nisan 1327 [m. 1909] da tahttan indirildi. Son Meşrutiyet zamanında hükümdârlığı dokuz ay, beş gündür. Selânikten gelen, toplama ve frenk silâhlarını taşıyan hareket ordusuna karşı koymak istiyen kumandanlara, çarpışılmamasını, müslüman kanı dökülmemesini sıkı emir verdi. İsteseydi yalnız Taksim ve Taş kışladaki talimli asker ve sâdık subaylar, gelen çapulcu alaylarını darmadağınık edebilirdi. Fakat, kardeş kanının dökülmesini istemedi. İstanbula giren hareket ordusu kumandanları, doğru Yıldız sarayına geldiler. Hazîneyi, asırlardan beri toplanmış olan kıymetli yâdigârları ve dünyanın en zengin kütübhânelerinden olan saray Kitaplığının bir kısmını yağma ettiler. Pâdişâhın altın arabası bile parçalanıp paylaşıldı. Bu barbarca saldıranlar, birer kahramân, kurtarıcı ilân edildi. O yıl, ittihâdcılar, Sultandan iki yaş küçük olan kardeşi Muhammed Reşâdı yerine geçirdiler. Sultan Reşâd, ihtiyâr, sessizdi. Ortalığı kana boyıyanların, gönülden müslüman olmadıklarını görüyordu. Bu canavarlar karşısında âciz, zevâllı bir kukla hâlinde idi. İttihâdcılar, sultan Hamîdi lekeliyecek bir suç bulamadılar. Milletin onu çok sevdiğini, saydığını görerek, öldürmeye de cesaret edemediler. Hemen o gece, kurmay binbaşı Fethi Okyarın emrinde olarak, trenle Selâniğe götürdüler. Orada Alâtini köşkünde habs edildi. Ömrünü okumakla ve ibâdet ile geçirdi. Hükûmeti ele geçiren ittihâdcıların çoğu, hattâ din işleri başkanı olan şeyh-ul islâm efendileri dahî mason idi. Sultan Hamîd hânın kansız ve huzur içinde geçen idaresinden sonra memleket, siyâsî idamlar, sû'i kastler ülkesi oldu. Çok kimseleri idam ettiler. Birbirlerini, hattâ kendi başkumandanları olan Mahmûd Şevket pâşayı da dört aylık sadr-ı a'zam iken 11 Haziran 1331 [1913] de kendileri öldürdü. Yerine getirilen Mısr prensi Sa'îd Halîm pâşanın 3 sene, 7 ay ve 23 günlük ve bunun yerine gelen Talat pâşanın birbuçuk senelik sadâret zamanlarında, memleket karma karışık oldu. Herkes, ölüm, habs korkusu içinde idi. Cân, mal ve nâmus emniyyeti kalmadı. İslâm düşmanlığı, küfür ve irtidâd moda olmaya başladı. Her vilâyette zâlimler türedi. 1329 [m. 1911] da Arnavud isyânı oldu. Mahmûd Şevket pâşa büyük kuvvetle önliyemedi. Sultan Reşâd 16 Haziranda Kosovaya gitti. Beşyüzyirmiiki sene önce, dedesinin zafer kazandığı yerde, yüzbin Arnavud ile Cuma namazı kıldı. Huzuru te'mîn etti. Mahmûd Şevket pâşanın sekseniki taburla yapamadığını, sultan Muhammed Reşâd, bir gövde gösterisi ile te'mîn eyledi. Ebüzziyâ takviminin 19 Şubat 1945 pazartesi yaprağında diyor ki:
(Meşrutiyetin başlangıcı, memleketimiz için büyük felaket ve ziyânlara sebep oldu. Çünkü 1329 [m. 1911] da Trablusgarb İtalyanlara bırakıldı. 1331 [m. 1912] de Balkan harbi bozgunu oldu. İki büyük kıta ile ilişiğimiz kesildi. Afrikada birmilyonikiyüzbin kilometre kare, Rumelide ikiyüzelli bin kilometre kare yerimiz elden gitti. Birinci cihân harbinde de birmilyon kilometre kareden fazla toprak gayb oldu. Koca imparatorluk yağma edildi. Bu felaketlere, ittihâd ve terakkînin, gâfil, câhil, fırkacı, inatçı, bölücü idaresi sebep oldu.) Birinci cihân harbine Osmanlılar üç milyon askerle katıldı. Bir milyon zâyi' eyledi. Bunun dörtyüzbini cebhede şehit oldu. Müttefiklerimizin mevcûdü yirmiüç milyon olup, onbeşbuçuk milyon zayı'âtımız oldu. Bunun üçbuçukmilyonu cebhede öldü. Düşman orduları mevcûdü, kırküç milyon idi. Bunların yirmiüç milyonu zâyi' oldu. Yalnız beşbuçuk milyonu cebhede öldü.
Sultan Abdülhamîdi tahtından indirenler, sonunda memleketi düşman çizmelerinin altında bırakarak kaçtılar. İlk olarak Enver pâşa, Talat pâşa, doktor Behâeddîn Şâkir, doktor Nâzım, 30 Ekim 1918 de Mondros mütârekesini imza ettikten bir gün sonra, gece yarısı kaçtılar. Talat pâşa [m. 1921] de kırkdokuz yaşında Berlinde, Enver pâşa kırk yaşında [m. 1922] de Türkistânda, Cemâl pâşa da [m. 1922] de elli yaşında Tifliste öldürüldüler. Avrupadaki mason locaları, bu başarılarını uzaktan keyf ile seyr ediyorlar. İslâmiyeti yok etmek için, yeni plânlar hazırlıyorlardı. Masonlar, ittihâdcılara yaptırdıkları bu cinâyetleri Midhat pâşa ve arkadaşları gibi maşalarla, daha otuzbir yıl önce ve pek kıyasıya yaptıracaklardı. Fakat, çok akıllı, zekî, ileriyi görüşü keskin ve tâm müslüman olan, ikinci Abdülhamîd hân, bunu anlamış, bu felaketleri önlemiş, islâm âlemine saadet, huzur sağlamıştı. Bunun için, bu yüce hâkana, kızıl sultan, korkak, zâlim gibi ismler taktılar. Böylece gençleri aldatmaya, onun sevgisini, büyüklüğünü gönüllerden çıkarmaya uğraştılar.
(Türkiye Tarihi)nde diyor ki, (İkinci Meşrutiyetten sonra gelen yeni rejim, ikinci Abdülhamîdi mahkûm etmiş, hattâ bugüne kadar, bu hükümdârın lehinde, hattâ tarafsız yazmak ve konuşmak, tehlikeli sayılmıştır. Bunun bir sebebi, ikinci Abdülhamîdin, asla mürteci', gerici olmamak şartı ile, muhâfazakâr olması ve imparatorluğu otuz yıl şahsen adalet ile idare etmesidir. İkinci Abdülhamîdi düşürenler birbirinden inkılâbcı oldukları için, tabî'atiyle, bu hükümdârın muhâfazakârlığını beğenmemek durumunda kalmışlardır. Ancak tarih, siyâset değildir. Günün modasına göre söyliyen, yazan kimse, tarihçi değildir. Çünkü, siyâsî rejimler ve fikir modaları dâimâ değişir. Yakın mâzîyi halka fena tanıtmak gibi hissî görüş, ilmî tedkîk yapılmasına mani olmaktadır. Bazı sathî görüşlü kimseler, günlük oluşları küçültür, gölgede bırakır diye, eski kahramânları küçültürler. Tarihi realiteden korkmak mânasızdır. Türkiyede, yine de, ikinci Abdülhamîd aleyhindeki yalanları nakletmek modası yürürlüktedir.
13 Şubat 1295 [m. 1878] gününe kadar, ikinci Abdülhamîdin saltanatının ilk bir yıl, beş ay ve onüç günü, bu hükümdârın şahsî idaresi ile ilgisizdir. Şahsî idaresi, 13 Şubatta başlar. 7 Zilhicce 1293 ve 23 Kânûn-i evvel [Aralık ayı] 1876 günü birinci Meşrutiyet ilân edildi. İlk millet meclisi 19 Mart 1877 de açıldı. Anayasayı hazırlıyanlardan Midhat pâşa, bir hukukcu değildi. İkinci Abdülhamîd hân hâtırâtında diyor ki:
Midhat pâşa, öteden beri Meşrutiyet taraftârı idi. Lâkin ismini ve bazı kitaplarda medhini işitmekle hâsıl olmuş bir taraftârdı. Hiçbir devletin Kânûn-i esasîsini tedkîk etmiş ve bu bâbda esaslı fikir edinmiş değildi. Rehberi, nâfi'a vekâletinin müsteşârı, Odyan efendi idi. Odyan efendi ise, o zaman bile bizde mümtâz hukûkculardan değildi. Hele memleketi hiç bilmezdi. Zannederim bu vukûfsuzluk, Midhat pâşa ile Tâif kal'asına kadar berâber gitti.
Midhat pâşanın başkanlığında, Ziyâ bey [pâşa] ile Nâmık Kemâlin de katıldığı bir hey'etin hazırladığı Anayasanın 113. maddesi, hükümdâra bir şahsı sürmek hakkını vermişti. Bu maddeyi Midhat pâşa, mahsûs koydurdu. Çünkü, ölünciye kadar iktidârda kalmağı umuyordu. Bu madde ile, muhâliflerini sürmek istemiştir. Nitekim birkaç devlet adamını sürdü. İkinci Abdülhamîd hân, muhâkemesiz sürülmenin tanzimâta aykırı olduğuna dikkati çekti ise de, Midhat pâşayı iknâ' edememişti. Midhat pâşa, anayasaya, herkesin kendi dili ile konuşabileceğini koydurmak istemiş, fakat Sultan, bu maddeyi kaldırmıştır. Midhat pâşa, Sultanın bütün selâhiyetini yok etmek için, Anayasayı büyük devletlerin kefaletleri altına koymak istemiştir. Türk devletinin istiklâlini yok edecek bu feci madde de kabûl edilmemiştir. Rusya ile harp etmek için, Bâb-ı âlide nutklar çekti. Medrese talebesini ayaklandırarak, harp lehine nümâyiş yaptırdı. Bunlar, Sultanın penceresi altında bile harp diye bağırdılar. Harp olursa, İngilterenin yardım edeceğine inanıyordu. İçki sofralarında, Cumhûriyyet ilân edip, üçüncü Napolyon gibi, Cumhurbaşkanı, sonra imparator olacağını söyledi ve (niçin Âl-i Osman olur da, Âl-i Midhat olmaz) dedi. İşi daha ileri götürerek, husûsî asker yazmaya kalkıştı. Bu yeni asker, Millet askeri nâmı ile yeni bir ordu teşkil edecek ve Midhat pâşanın emrinde olacaktı. Hıristiyan ve müslümanlardan gönüllü yazılanlar, başkumandanları Midhat pâşa lehine yürüyüşler yapıyorlar. İstanbulda huzuru bozuyorlardı. Yeniçeri ocağı hortluyordu. Midhad pâşa, milliyetçiliğe uymıyan hareketlerde de bulundu. Bosnada, Türk bayrağındaki ayyıldız yanına bir haç eklenmesini emretti. Devlet bayrağının, bir eyâlette olsa bile, sadr-ı a'zam emri ile değiştirilmesi de, onun demokrasi anlayışına parlak bir örnektir. Bu haçlı Türk bayrağını taşıyan bir tabura İstanbulda geçid resmi bile yaptırdı. Bütün bu sapıklıkları, ikinci Abdülhamîd hânın sabrını taşırarak, 5 Şubat 1877 de, onu sadr-ı a'zamlıktan azl etti. Kendi arzusu üzerine İzzeddîn vapuruna bindirilerek İtalyaya gönderildi. Eline de beşyüz altın verildi. Bir sene, sekiz ay çeşidli şehirleri gezdi. İngilizlerle halîfeye karşı anlaşmalar yapması üzerine, yurda çağrıldı. İki ay Giritte, Hanyada oturduktan sonra 1295 [m. 1878] son ayında Sûriye vâlîsi, 4 Ağustos 1297 [m. 1880] de Aydın vâlîsi yapıldı. Burada iken, 16 Mayıs 1298 [m. 1881] de, Yıldızda muhâkeme edilmek için tevkif emri verildi. Fransız konsolosluğuna sığınarak kendisini lekeledi. Fransız sefîrinin emri ile halîfeye teslim edildi. Mahkemenin idam kararını halîfe, müebbed habse çevirip, 28 Temmuzda İzzeddîn vapuru ile Rüştü, Mahmûd ve Nûri pâşalarla ve Hasen Hayrullah efendi ile birlikte Tâife götürülüp habs edildiler. 6 Mayıs 1301 [m. 1883] de Mahmûd Celâleddîn pâşa ile, askerler tarafından boğulup öldürüldüler. İngiltere onu kurtarmaya karar verdi. Kızıldenizdeki bir harp gemisine bu vazîfeyi verdi. Pâşaların, İngilizler tarafından kaçırılacağını anlıyan hicâz vâlîsi müşîr Osman Nûrî pâşanın emri ile öldürüldüğü sanılmaktadır). (Yeni Türkiye Tarihi)nin yazısı tamam oldu.
10 - ABDÜLKÂDİR GEYLÂNÎ: Muhyiddîn Ebû Muhammed bin Ebû Sâlih Mûsâ, 471 [m. 1077] de Îrânda tevellüd, 561 [m. 1166] de Bağdâdda vefât etmiştir. Babası, Hz. Hasenin torunu Abdüllah bin Hasen-i müsennâ soyundandır. Abdüllahın annesi, Fâtıma, Hz. Hüseynin kızıdır. Bunun için hem seyyid, hem şeriftir. Hanbelîdir. Kâdirî tarîkatinin reîsi ve bütün tarîkatlerin menba-ı feyzidir. Mürşid, müderris ve müftî idi. Pek büyük âlimdir.
11 - ABDÜLLAH BİN ABBÂS: Resûlullahın amcası Abbâsın oğlu olup, çok âlim idi. Annesi Lübâde, Hâlid bin Velîdin teyzesi idi. Hicretten üç yıl önce Mekkede doğdu. Çok hadis-i şerif bilirdi. Halîfe Ömerin müşkillerini çözerdi. Sıffînde imam-ı Alînin kumandanlarından idi. Abdüllah bin Zübeyrin hilâfetini kabûl etmedi. Tefsîrde çok ileri idi. Müfessirlerin şâhıdır. 68 yılında, Tâifte vefât etti. Uzun boylu, beyaz, güzel idi. Ömrünün sonlarında göremez oldu. Abbâsî halîfeleri, bunun soyundandır.
12 - ABDÜLLAH BİN CÂFER: Resûlullahın amcası Ebû Tâlibin torunudur. Habeşistanda dünyaya geldi. 80 yılında Medînede vefât etti. Çok cömerd idi. Hz. Muaviye buna çok ikrâm ederdi. Muhammed bin Ebî Bekr-i Sıddîk ile Yahyâ bin Ali ibni ebî Tâlib ile ana bir kardeş idi. Hz. Ali ile Fâtıma-tüzzehrânın kızı olan Zeynebin zevci idi.
13 - ABDÜLLAH BİN EBÎ BEKR-İ SIDDÎK: Önce islâm olanlardandır. Hicrette, kâfirlerden mağaraya haber getirir, gece mağarada yatardı. Mekkenin fethinde, Huneyn ve Tâif gazâlarında bulundu. Tâifte yaralandı. 11. yılda vefât etti.
14 - ABDÜLLAH BİN EBÎ EVFÂ: Eshâb-ı kirâmdan Kûfe şehrinde en son vefât edendir. 86 yılında vefât etti.
15 - ABDÜLLAH BİN MES'ÛD: İlk müslüman olanların altıncısıdır. Resûlullahın yanından, hizmetinden ayrılmazdı. Kur'an-ı kerimi çok iyi öğrendi. Pekçok hadis-i şerif ezberledi. Mekke kâfirleri arasında açıkça okurdu. Çok eziyyet çekerdi. İki kere Habeşistana ve Medîne-i münevvereye hicret etti. Bütün gazâlarda ve Yermük muhârebesinde bulundu. Cennetle müjdelendi. Halîfe Ömer-ül-Fârûk, kendisini Kûfeye müftî olarak gönderdi. Otuziki yılında, altmış yaşından sonra vefât etti. Bakîde medfûndur.
16 - ABDÜLLAH BİN Mübârek: Tebe'i tâbiînin büyüklerinden olup, hadis ve fıkh âlimi idi. 118 de Horasanda doğup, 181 [m. 797] de vefât etti. Kitapları çoktur. Bir yıl hac, bir yıl cihâd ve bir yıl ticâret ederdi. Kazancının hepsini fakirlere verirdi. Şâmda birisinden aldığı kalemi vermeden Merve gitmişti. Kalemi vermek için Mervden Şâma geldi. Sehl Ali bin Abdüllah Merûzî, Abdüllah bin Mübârekin derslerine devam ederdi. Birgün, (Artık senin dersine gelmiyeceğim. Çünkü, bugün gelirken senin kızların dama çıkmış beni çağırıyorlardı. Benim Sehlim, benim Sehlim diyorlardı. Bunların terbiyesini vermiyor musun?) dedi. Abdüllah bin Mübârek, o gece, talebesini toplayıp, (Sehlin cenâze namazına gidelim) dedi. Gidip, vefât etmiş buldular. (Vefâtını nerden anladın?) dediklerinde, (Benim hiç câriyem yok. O gördükleri, Cennet hûrîleri idi. Onu Cennete çağırıyorlardı) dedi. Buyururdu ki, (Edeb nedir? Âlimler çeşidli tarif etmiş. Bence edeb, kişinin nefsini tanımasıdır.) (Birinin bir lira hakkını ödemek, bin lira sadaka vermekten daha iyidir.) (Çalışıp kazanmak tevekkülü bozmaz) derdi. (Tevâzu, zenginlere karşı kibrli olmak, fakirlere karşı alçak gönüllü olmaktır) derdi. (Eğer gıybet etseydim, anamı, babamı gıybet ederdim. Çünkü sevaplarımın onlara verilmesi daha iyi olur) derdi.
17 - ABDÜLLAH BİN ÖMER: Hicretten on dört sene önce tevellüd ve 73 de Mekkede vefât etti. Babası ile birlikte îman etti. Küçük olduğundan Bedr ve Uhud gazâlarına götürülmedi. Diğer gazâlarda ve Mûte gazâsında ve Yermükte, Mısr ve Afrika fethlerinde bulundu. Resûlullahın namaz kıldığı her yerde namaz kılardı. Çok müttekî, cömerd ve halîm idi. Hilâfet işlerine hiç karışmadı. Hicrî 73 senesinde, Haccac bin Yûsüf, Mekkede, Abdüllah bin Zübeyri şehit ettikten üç ay sonra, bunun ayağına zehirli kılıç ile vurdurarak şehit etti.
18 - ABDÜLLAH BİN SA'D: Hz. Osmanın süt kardeşi idi. Vahy kâtibi iken mürted oldu. Mekkenin fethinde katli emrolundu ise de, tekrar îmana gelip affedildi. Mısr fethinde bulundu. 25 de Mısr vâlîsi olup, Tunusu feth etti. Halîfenin şehâdetinde Medîneye yardıma gelirken, Mısrda yerinin yağma edildiğini anlıyarak, Remleye yerleşti. 36 da vefât etti.
19 - ABDÜLLAH BİN SEBE': Müslümanlar arasına ilk olarak, Eshâb düşmanlığı fitnesini sokan bir yahudi dönmesidir. Hz. Osman zamanında Yemenden gelip, müslüman olduğunu söyledi. Halîfenin yanına sokulmak istedi. Fitne, fesat çıkaracağı anlaşılarak, Medîne-i münevvereden dışarı atıldı. Mısra giderek, câhiller arasında, halîfeyi kötülemeye, Eshâb-ı kirâmın büyükleri için atıp tutmaya, kardeşi kardeşe düşürmeye başladı. Kûfeye de giderek Hz. Aliye yaltaklandı. Hattâ, sen tanrısın dedi. Ali da, bunu Medayn şehrine sürdü. Hz. Ali şehit olunca, (O ölmedi. Bulutlarda yerleşti. Şimşek, yıldırım onun emri ile olmaktadır) dedi. Daha nice, düzme sözleri ile, câhilleri aldatıp, Ehl-i sünneti parçalamaya, içeriden yıkmaya koyuldu. Fakat, Ehl-i sünnet âlimleri, âyet-i kerimeye ve hadis-i şeriflere sarılarak ve akla, ilme dayanarak bunun bozuk ve çürük sözlerine, çok sağlam cevaplar verdi. Onları her yerde rezil ve perîşan eyledi. Onlar ancak, kitap okumıyan, vaaz, nasihat dinlemeye gitmiyen câhilleri aldatabildi.
20 - ABDÜLLAH BİN UREYKIT: Benî Veyl kabîlesinden bir kâfir idi. Emîn idi. Sır saklayıcı idi.
21 - ABDÜLLAH BİN YESR: Şâmda en son vefât eden sahâbîdir. Seksensekiz senesinde vefât etti.
22 - ABDÜLLAH BİN ZÜBEYR: Zübeyr bin Avvâmın oğludur. Annesi Esmâ binti Ebî Bekr Sıddîktır. Hicretten yirmi ay sonra tevellüd etti. İsmini Resûlullah koydu ve duâ etti. Cesûr, kuvvetli, kahraman idi. Geceleri ibâdet eder, gündüzleri oruç tutardı. Tunus harbinde, yüzyirmibin düşman askeri ile yirmi bin islâm mücâhidi savaşırken, düşman kumandanı Cercîri öldürerek zafere sebep oldu. Cemel vak'asında, Aliye karşı idi. Yezîde bî'at etmedi. Dokuz sene Mekkede halîfe oldu. Yemen, Irak ve Horasan elinde idi. Abdülmelikin kumandanı Haccâc bin Yûsüf, 72 yılında Mekkeyi muhâsara ve mancınık ile şehri tahrîb etti. Abdüllah, 73 [m. 692] de alnına gelen mancınık taşı ile yaralandı ve şehit edildi. Vâlidesi Haccâcın karşısına çıkıp acı ve doğru sözler söyledi. Harap olan Kâbeyi ve ayrıca türbe-i nebevîyi tâmîr etti. Şehit edildikten sonra, Abdülmelik bin Mervân, Kâbenin bir duvarını yıktırıp, Hacer-i esvedi eski yerine koydurdu. Bugünkü Kâbenin üç duvarı Abdüllah, bir duvarı Abdülmelik yapısıdır.
23 - ABDÜLLAH-İ CENGİZÎ HÂN: Mâverâünnehrdeki özbek hânlarındandır. İskender hânın oğludur. 939 da tevellüd, 1005 [m. 1596] de vefât etti. 990 da hükmdâr oldu. 993 de Hiratı aldı.
24 - ABDÜLLAH-İ ENSÂRÎ: Babası Ebû Mensûr Muhammed bin Alidir. 396 da Hiratta tevellüd, 481 [m. 1088] de orada vefât etti. Şeyh-ül-islâm idi. Hanbelî idi. Evliyânın büyüklerinden idi. Hadis âlimi idi. (Menâzilüssâ'irîn) ve tefsîr kitapları meşhûrdur. Tasavvufta (Te'arrüf) kitabını şerh etmiştir. (Münâcât) İstanbulda basılmıştır.
25 - ABDÜLMECÎD HÂN: Osmanlı pâdişâhlarının otuzbirincisi ve islâm halîfelerinin doksanaltıncısıdır. Sultan ikinci Mahmûdun oğludur. Sekiz oğlundan dördü pâdişâh oldu. 1237 [m. 1823] de tevellüd etti. 1255 [m. 1839] de pâdişâh oldu. 24 Haziran 1277 [m. 1861] de vefât etti. Sultan Selîm câmii bahçesindedir. Abdülmecîd hânın büyük bir hatâsı, memlekete ve bütün islâmiyete çok ağır zararı dokunan, affedilmez bir kabahati olmuştur. Öyle bir hatâ ki, Osmanlı tarihinde korkunç bir dönüm noktası yapmış, bu koca islâm devletinde bir (yok olma devri)nin başlamasına sebep olmuştur. Masonların, islâm düşmanlarının örtbas etmek istedikleri, gençlerden saklamaya çalıştıkları bu hâta, sâf, temiz kalbli hâkânın, azılı ve sinsi islâm düşmanı olan İngilizlerin tatlı dillerine aldanarak, İskoç masonlarının yetiştirdikleri câhilleri işbaşına getirmesi, bunların devleti içerden yıkmak siyâsetlerini hemen anlıyamamasıdır. İngilizlerin Osmanlı devletine karşı korkunç saldırıları ve başarıları sultan Abdülmecîd hânı aldatmakla başladı. İslâmiyeti yıkmak için İngilterede kurulmuş olan (İskoç mason teşkilâtı)nın kurnaz üyesi Lord Rading İstanbula İngiliz sefîri olarak gönderildi. 1250 [m. 1834] senesinde Pâriste ve sonra Londrada Osmanlı sefîri bulunan Mustafâ Reşîd pâşa, aldatılmış, mason yapılmıştı. Bunun sadr-ı a'zam yapılması için, Lord Rading sultana çok dil döktü. (Bu aydın, kültürlü ve başarılı vezîri sadr-ı a'zam yaparsanız, İngiltere imparatorluğu ile Devlet-i aliyye arasındaki bütün anlaşmazlıklar kalkar. Devlet-i aliyye ekonomik, sosyal ve askerî sahâlarda ilerler) diyerek halîfeyi aldattı. 1262 [m. 1846] da sadr-ı a'zam olan pâşa, iş başına gelir gelmez, hâriciyye nâzırı iken, Rading ile el ele verip, hazırlamış olduğu, (Tanzîmât) kanûnuna istinâd ederek, büyük vilâyetlerde mason locaları açtı. Câsûsluk ve hıyânet ocakları çalışmaya başladı. Gençler, din câhili olarak yetiştirildi. Londradan alınan plânlarla bir yandan idârî, zirâ'î, askerî değişiklikler yaptılar. Bunlarla gözleri boyadılar. Öte yandan da, islâm ahlâkını, ecdat sevgisini, millî birliği parçalamaya başladılar. Yetiştirdikleri kimseleri işbaşına getirdiler. Bu senelerde Avrupada, fizik, kimyâ üzerinde dev adımlar atılıyor. Yeni buluşlar, ilerlemeler oluyor. Büyük fabrikalar, teknik üniversiteler kuruluyordu. Osmanlılarda bunların hiçbiri yapılmadı. Hattâ, Fatih devrinden beri medreselerde okutulmakta olan fen, matematik derslerini büsbütün kaldırdılar. Din adamlarına fen bilgisi lâzım değildir diyerek, kültürlü, bilgili âlimlerin yetişmelerine mani oldular. Sultan Abdülmecîd hân zamanında dünyada iki büyük islâm devleti vardı. Biri Osmanlı devleti, ikincisi Hindistândaki Gürgâniyye hükümdârlığı idi. Her iki devletin sultanları, islâm dîninin bekçisi idiler. İslâm düşmanı olan İngilizler, bu iki bekçiyi yok etmek için, çok kurnaz plânlar hazırlamıştı. Önce, Gürgâniyye devletini parçalamaya karar verdiler. Böylece, Asyadaki müslümanları başsız bırakacak, hem de Hindistânın hazînelerine, ticâretine hâkim olacaklardı. Fakat, Osmanlıların buna mani olmasından korkuyorlardı. Bunun için Osmanlıları Ruslarla savaştırmaya çalıştılar. Avusturya ve Prusya, Osmanlı-Rus savaşının önlenmesini istediler. Rusya da bunu kabûl etti. Fakat İngilizler, Reşîd pâşayı harp etmeye teşvîk ettiler. Yardım edeceklerine, zafer kazanacağına, böylece Osmanlıların bir numaralı adamı olacağına inandırdılar. Reşîd pâşa, Osmanlı devletinin başına geçeceğinin çılgınlığı içinde, İngilizlere maşa oldu. 26 eylül 1269 [m. 1853] de, Bâb-ı âlîde yüzaltmışüç (163) kişi topladı. Rusyaya harp açılmasına karar verdi. Sultan Abdülmecîd hânı da, tuzağa düşürüp, tasdik ettirdi. Rusyaya harp ilân edildi. Osmanlı devletinin başını derde sokan İngilizler, Hindistândaki fâcia ve felaketlere başladılar. 1274 [m. 1857] de, Delhîde, büyük ihtilâl çıkardılar. İkinci Behâdır şâhı, oğulları ile birlikte Kalküteye götürüp habs ettiler. Gürgâniyye devleti yıkıldı. Hindistânın ilerde, İngiliz imparatorluğuna katılması için, birinci adım atılmış oldu. İngilizler, Rus çarı birinci Nikolanın Kudüste katoliklere karşı ortodoksları ayaklandırdığını ileri sürerek, Rusların Akdenize inmesini hiç istemiyen Fransa imparatoru üçüncü Bonapartı da, Türk-Rus Kırım Harbine sürüklediler. Kendi çıkarları için yaptıkları bu işbirliği, Türk milletine Reşîd pâşanın diplomatik zaferleri olarak tanıtıldı. Düşmanların bu yaldızlı reklâmlar ve sahte dostluklarla örtmeye çalıştıkları imhâ hareketlerini, herkesten önce anlıyan sultan, çok zaman sarayında hüngür hüngür ağlardı. Memleketi, milleti kemiren düşmanlara karşı koymak için tedbirler arar ve Allahü teâlâya yalvarırdı. Bu sebeple, Reşîd pâşayı, birkaç kere sadr-ı a'zamlıktan uzaklaştırdı ise de, kendisine (koca), (büyük) gibi ismler takan bu kurnaz adam, rakîblerini devirip, tekrar iş başına gelmesini becerirdi. Ne yazık ki, sultan kederinden tüberküloza yakalanıp genç yaşında öldü. Sonraki senelerde devlet koltuklarını kapışan, üniversite öğretim üyeliklerine, mahkeme başkanlıklarına getirilenler, hep Mustafâ Reşîd pâşanın yetiştirmeleridir. Böylece (Kaht-ı ricâl) devri açılmasına ve Osmanlılara (Hasta adam) denilmesine sebep olmuştur.
Abdülmecîd hân, [1256] da ilk olarak kâğıd para çıkardı. [1260] da (Mecîdiyye) köprüsü yapıldı. Şimdi Galata köprüsü deniliyor. 1412 [m. 1992] de yeniden yapıldı. [1265] de Beşiktaşla Ortaköy arasında (Küçük Mecîdiyye) câmiini ve Ortaköy iskelesi yanında (Büyük Mecîdiyye) câmiini yaptırdı. [1276] da Maçka ile Nişantaşı arasındaki (Teşvikiyye câmii)ni yaptırdı. [1268] de (Şirket-i Hayriyye) denilen buğaziçi vapurları işletilmeye başlandı. [1277] de Aydın demir yolu yapıldı. [1270] de deniz altı telgraf hattı döşetti. [1272] de erâzi kanûnu çıkardı. [1274] de belediye teşkilâtı kurdu. [1276] da ticâret kanûnu yaptı. Abdülmecîd hânın vâlidesi (Bezm-i Âlem) sultan, 1261 [m. 1845] de Yenibağçede Gurabâ hastahânesi ve Dolmabağçe sarayı önünde deniz kenârında (Vâlide câmii) ve Bakırcılarda Bâyezîd kulesi önünde büyük sultanî lisesi ve daha birçok mescid, çeşme yapmıştır. Dolmabağçe denilen yer, [1023] de, birinci Ahmed hânın emri ile dolduruldu. Bir tepeyi denize doldurdular. Dolmabağçe iskelesini birinci Abdülhamîd hân yaptı. Dolmabağçe sarayını birinci ve ikinci Mahmûd hânlar ahşâp olarak yapmışlardı. 1269 [m. 1853] senesinde Abdülmecîd hân, bunların yerine, şimdiki muhteşem sarayı yaptırdı. Beşmilyon altın liraya mâl oldu. Bu kadar çok para, milletin cebine girmiş oldu. Binlerce âilenin yüzü güldü. Ayrıca, memlekete, çok kıymetli ve tarihi bir sanat eseri kazandırmış oldu. Sulh ve terakkî sağladı. Hicâzda ve Anadoluda çok eserler yaptı.
İslâm düşmanları, Osmanlı halîfelerine çirkin iftirâlar yaptıkları gibi, bu mübârek zata da, leke sürmeye çalışıyorlar. Memleketin her tarafında ve hele Mekkede, Medînede yaptırdığı, görülmemiş güzel sanat eserlerine, isrâf yaptı diyorlar. Allahü teâlânın mubâh ettiği, izin verdiği câriye kullanmasını, yâni meşru hakkını suç olarak gösteriyorlar. İçki içerdi diyorlar. Sultan ikinci Selîm hâna ve Yıldırım sultan Bâyezîde de böyle iftirâ ettiler. Hiçbir vesikaya dayanmıyan bu sözlere sâf müslümanlar da inanıyor. Yeni tarih kitaplarına bile yazıyorlar. Hâlbuki Osmanlı pâdişahlarının hepsi, her işlerinde islâmiyete uyar, yüksek âlimlerin fetvâları ile hareket ederlerdi. Hepsi sâlih, dindâr, mübârek insanlardı. Herbiri islâmiyete çok hizmet etti. İkinci Selîm hânın Edirnede yaptırdığı büyük Selîmiyye câmii, düşmanlarına açık cevap vermekte, iftirâlarını yalanlamaktadır. Din düşmanları, iyileri kötülemekte, kötüleri, dinsizleri övmektedir.
Abdülmecîd hân, türbesinin yüksekliğinin, Yavuz Sultan Selîm türbesinden aşağı olmasını vasıyet etmiş ve öyle yapılmıştır. Türbesinde oğulları Burhâneddîn efendi [1265-1293] ve Muhammed Abdüssamed efendi [1269-1271] ve Osman Safiyyüddîn efendi de [1271] vardır. Ortadaki üçüncü türbede sultan Süleymân hânın vâlidesi Hafsa sultan ile Sultan Süleymân şâhzâdelerinden Murâd, Mahmûd ve Abdüllah efendiler ve bir hanım efendi vardır.
26 - ABDÜLVEHHÂB-I ŞA'RÂNÎ: Abdülvehhâb bin Ahmed, kutb-i Şa'rânî adı ile meşhûrdur. Şâzilî idi. Ali Havâsın talebesi idi. Ârif ve kutb-i zaman idi. 898 [m. 1493] de tevellüd, 973 [m. 1565] de Kâhirede vefât etti. Tefsîr, fıkh, tasavvuf, tarih, nahv ve tıb üzerinde çok kitap yazmıştır. (Dürre-rülgavâs fî fetâvâ Ali Havâs), (Fethulvehhâb fî fedâil-il-âl vel-eshâb), (Kibrit-ül-ahmer fî ulûm-il-şeyhil ekber), (Kitâbül-minen vel ahlâk), (Mîzân-üş-şa'râniyye) ve (Yevâkit velcevâhir fî beyan-ı akâidil-ekâbir) kitapları meşhûrdur.
27 - ABDÜRRAHMÂN BİNAVF: Eshâb-ı kirâmın büyüklerindendir. Âşere-i mübeşşeredendir. Önce îmana gelen sekiz kişiden biridir. Habeşistana ve Medîne-i münevvereye hicret etti. Bütün gazâlarda bulundu. Uhud gazâsında yirmibir yerinden yaralandı. Ayağından aldığı yaradan, hafîf topal kaldı. O muhârebede on iki dişi de kırıldı. Çok sadaka verirdi. Bir günde, Allah rızası için, otuz köle âzâd etmiştir. Çok zengin idi. Büyük tüccâr idi. Hz. Ömerden sonra, halîfe namzedi olan altı kişiden biri idi. Halîfe olmak istemedi. Çekildi. Hz. Osmanın halîfe olmasını ilk istiyen budur. Otuzbir senesinde, yetmişbeş yaşında iken vefât etti. İri, beyaz, yakışıklı idi.
28 - ABDÜRRAHMÂN BİN SÜMER: Mekkenin fethinde islâma geldi. Basrada yerleşti. Efganistân fatihidir. Hasen-i Basrî de, askeri arasında idi. 45 de azl edildi. 50 senesinde Basrada vefât etti.
29 - ABDÜRREZZÂK LÂHİCÎ: Babası Alidir. Kum şehrinde müderris idi. Şî'î âlimi olup, çok kitap yazmıştır. 1051 [m. 1642] de vefât etti.
30 - AHMED ÂSIMEFENDİ: Âlim idi. Ayntablıdır. Arabî (Kâmûs), fârisî (Burhân-ı kâtı') lügat kitaplarını türkçeye çevirmiştir. (Emâlî kasîdesi)ni türkçe şerh etmiştir. Tarih de yazmıştır. 1235 [m. 1820] de vefât etti. Üsküdarda Nuh kuyusu kabristanındadır. Fatihte, Yavuz Selîm durağından Eski Aliye inen caddeye bunun ismi verilmiştir.
31 - AHMED BİN ALİ NESÂÎ: 215 [m. 831] de Horasanda tevellüd, 303 [m. 915] de Şâmda vefât etti. Hadis âlimidir. Mısrda şöhret bulmuştu.
32 - AHMED BİN HANBEL: Hanbelî mezhebinin reîsidir. Babası Mervlidir. 164 [m. 780] de Bağdâdda tevellüd, 241 [m. 855] de orada vefât etti. Hayatını anlatan çok kitap yazılmıştır. Hadis ve fıkhda zamanının bir dânesi idi. Kur'an-ı kerim mahlûktur demediği için habste döğülürdü. Cenâzesini yüzkırk bin kişi taşıdı. Verâ ve takvâsı, ilmi ve kemâli çok idi. Üçyüzbin hadis-i şerif ezberlemişti. Zühd nedir dediklerinde, (Zühd üç türlüdür: Câhillerin zühdü, haramları terk etmektir. Âlimlerin zühdü, helâl olanların fazlasından sakınmaktır. Âriflerin zühdü, Allahü teâlâyı unutturan şeyleri terktir) buyurdu.
33 - AHMED BİN MUSTAFÂ: Taşköprü zade adı ile meşhûrdur. 901 de Bursada tevellüd, 968 [m. 1560] de vefât etti. Âşıkpâşa mahallesindedir. Çeşidli medreselerde müderrislik yaptı. Son zamanlarında göremez oldu. Çok kitap yazmıştır. .
34 - ÂİŞE-İ SIDDÎKA: Resûlullahın zevce-i mutahherası ve Ebû Bekr-i Sıddîkın kerimesidir. Vâlidesi, ümmü Rûmandır. Hicretten sekiz sene önce tevellüd ve 57. yılda, 65 yaşında Medînede vefât etti. Bakîdedir. Evladı olmadı. Hadîce-i kübrânın vefâtından bir yıl sonra ve hicretten iki yıl önce, nikâh edildi. Üç sene sonra, Medînede, hücre-i saadete getirilmekle şereflendi. Aklı, zekâsı, iffeti ve takvâsı, şaşılacak kadar çok idi. Resûlullah tarafından çok sevilir ve çok öğülürdü. Nikâhı Allahü teâlânın emri ile yapıldı. Âyet-i kerime ile medh edilmiştir. Eshâb-ı kirâm müşkillerini çözmek için kendisine başvururdu. Resûlullahın vefâtında onsekiz yaşında idi.
35 - ALİ BİN EMRULLAH: Ali Çelebi, Anadolu kâdı askeri idi. Yâni askerî mahkeme reîsi idi. 916 da tevellüd ve 979 [m. 1571] de Edirnede vefât etti. (Ahlâk-ı Alâî) kitabı türkçe olup iki cilttir. Mısrda basılmıştır. Beydâvî tefsîrine hâşiyesi, (Dürer) ve (Gurer) kitabına hâşiyesi, (Keşşâf) tefsîrine hâşiyesi, türkçe şiirlerinin divânı, (Kasîde-i bürde) şerhi ve daha nice eserleri var.
36 - ALİ BİN OSMAN: Sirâceddîn-i Uşî, 557 [m. 1162] de tâ'ûn, yâni vebâ hastalığından öldü. (Fetâvâ-yı sirâciyye) ve (Meşârikul-envâr) ve (Emâlî kasîdesi) meşhûrdur. Buna (Lâmiyye) kasîdesi de denir.
37 - ALİ MÜRTEDÂ: Resûlullahın amcası Ebû Tâlibin dördüncü oğludur. Hulefâ-i râşidîn ve Aşere-i mübeşşerenin de dördüncüsüdür. Resûlullahın dâmâdı idi ve çok sevgilisi idi. Ehl-i beytin, Ehl-i abânın birincisi idi. Allahü teâlânın arslanı idi. Çeşidli hadis-i şeriflerde medh edildi. Ehl-i sünnetin gözbebeğidir. Evliyânın reîsidir. Kerâmetler hazînesidir. Hicretten 23 yıl önce Mekkede tevellüd etti. Annesi, Fâtıma binti Esed bin Hâşim idi. On yaşında iken, bi'setin ikinci günü îmana geldi. Yürüyerek hicret edip, mübârek ayakları şişti. Bütün gazâlarda arslan gibi döğüştü ve çok yara aldı. Uhudda on altı yerinden yaralanmıştı. Tebük gazâsında, Medînede muhâfız olarak bırakılmıştı. Âyet-i kerime ile medh ve senâ buyurulmuştur. Üç halîfeye de bî'at etmiş, seve seve tasdik etmiştir. Her üçüne de çok yardım etmiştir. 35 yılında halîfe oldu. 36 yılındaki Cemel vak'asında Âişe-i Sıddîkayı esîr alınca hurmet ve ikrâm etmiş ve kendi askeri arasında bulunan Muhammed bin Ebî Bekr ile Medîneye göndermiştir. 37 de Sıffîn denilen yerde Hz. Muaviyenin askeri ile yüz günde doksan kere meydan savaşı yapmış, askerinden yirmibeşbin, karşı taraftan kırkbeşbin kişi şehit olmuştu. Karşı tarafın sulh teklîfini kabûl edince, ordusundan yedi bin kişi ayrıldı. Bunlara hâricî denildi. Hâlid bin Zeydi, bunlara nasihat için gönderdi ise de, faydası olmadı. Bunların üzerine yürüyüp, perîşan etti. Hâricîler, kendisine çok iftirâ ediyorlar. Şâmdaki islâm âlimlerinden Ebû Hâmid bin Merzûk, 1387 [m. 1967] baskılı (En-nakt-ül-muhkem) kitabında diyor ki, (İmâmı Hayder Aliye dil uzatanlardan biri de İbni Teymiyye Harrânîdir. (Minhâc-üs-sünne) kitabında Eshâb düşmanlarına karşı hâricî kitaplarından vesikalar naklederken, Hz. Aliye ve Ehl-i beyte çirkin iftirâlar yapmaktadır). Hz. Ali, hâricîlerden Abdürrahmân ibni Mülcem tarafından kırkıncı [40] yıl Ramazanın onyedinci günü, sabah namazını kıldırırken, kılıncla başından yaralandı. İki gün sonra şehit oldu. Neceftedir. Üçü Fâtımadan olmak üzere onsekiz oğlu ve on sekiz kızı vardı. Orta boylu, buğday renkli, ak ve uzun sakallı idi.
38 - ALİ RIZÂ: Muhammed Cevâd Takî hazretlerinin babası ve Mûsâ Kâzım hazretlerinin oğludur. Oniki imamın sekizincisidir. 153 de Medînede tevellüd, 203 [m. 818] de Tûs şehrinde vefât etmiştir. Hârûnürreşîdin kabri yanındadır. Bu şehre bugün Meşhed denilmektedir. Halîfe Me'mûn, kendisini çok sever ve sayardı ve kendine dâmâd yapmıştı. İmâm önce vefât etmeseydi, kendinden sonra imamı halîfe yapacaktı.
39 - ÂMİDÎ: Seyfeddîn Ali bin Muhammed, islâm âlimlerinin büyüklerindendir. Âmid şehrinde yâni Diyârbekrde 551 de tevellüd, 631 [m. 1234] de Şâmda vefât etti. Şâfi'î idi. Mısrda, Şâmda yıllarca müderrislik yaptı. Kelâm, fıkh, mantık ve hikmette, kıymetli eserleri vardır.
40 - AMMÂR BİN YÂSER: Anası ve babası ile en önce islâma gelenlerdendir. Kâfirlerden çok işkence çekti. Annesi Sümeyye hanım, işkence edilirken şehit oldu. İlk islâm şehîdi Sümeyyedir. Ebû Cehlin süngüsü ile şehit oldu. Ammâr hadis-i şerif ile medh olunmuştur. Her gazâda bulundu. (Mescid-i Kubâ)nın yapıcısıdır. Müseylemetülkezzâb ile muhârebede bir kulağı kesildi. Halîfe Ömer zamanında Kûfe vâlîsi oldu. 37 de Sıffîn muhârebesinde, 94 yaşında şehit oldu. Uzun boylu, buğday renkli, ak sakallı idi.
41 - AMR İBNİ ÂS: Eshâb-ı kirâmın meşhûrlarındandır. Hicretin sekizinci yılı, Mekkenin fethinden, altı ay önce Hâlid bin Velîd ile Medîneye gelerek müslüman olmuşlardır. Resûlullahın Ammânda vâlîsi olup, hiç azl buyurmadı. Ebû Bekr tarafından Şâmın fethine gönderildi. Halîfe Ömer tarafından Filistin vâlîsi oldu. Mısrı feth etti. Mısra vâlî yapıldı. Sıffîn muhârebesinde, ictihâdı, Hz. Muaviyenin ictihâdına uygun oldu. Yeniden Mısra vâlî olup, ölünceye kadar bu vazîfede kaldı. 43 de vefât etti. Çok zekî, meşhûr dâhîlerden idi. Kısa boylu, cesûr, edîb ve belîg idi.
42 - ÂZAD: Emîr Gulâm-ı Ali bin seyyid Nuh, Hindistânın meşhûr şairlerindendir. Dört kasîdesi çok meşhûrdur. 1200 [m. 1786] de vefât etti.