İMÂM-I RABBÂNÎ AHMED FÂRÛKÎ SERHENDÎ HAZRETLERİNİN HÂL TERCÜMESİ
(971 - 1034) - [1563 - 1624]
Mektûbât kitabı üç cilt olup fârisîdir. İçinde birkaç da arabî mektûb vardır. 1393 [m. 1973] senesinde, Pâkistânda Karaçide Nâzımâbâdda îtinâ ile basılmıştır. İstanbulda da ofset baskısı yapılmıştır. Bu fârisî baskıdan, bir aded, Birleşik Amerikada Kolombiya Üniversitesi kütübhânesinde mevcuttur. Mektûbâtı, Muhammed Murâd-ı Kazanî Mekkî, arabîye tercüme edip (Dürer-ül-meknûnât) ismini vermiştir ve 1316 senesinde Mekke-i mükerremede Mîriyye matbaasında iki cilt üzere basılmıştır. İstanbulda, Bâyezidde belediye kütübhânesinde 53 numarada mevcuttur. İstanbulda, 1963 senesinde ofset usûli ile yeniden basılmıştır. Birçok kitapları Pâkistânda Karaçide yeniden basılmıştır. Bunlardan, (İsbât-ı nübüvvet) kitabı, 1394 [m. 1974] senesinde, İstanbulda ofset usûli ile basılmıştır. Bu arabî kitabın hâşiyesine, yâni kenârına, imam-ı Rabbânînin hâl terecemesini de yazmıştır. Biz buradan bir kısmını aşağıda bildireceğiz. İmâm-ı Rabbânîyi daha yakından ve daha etraflı tanımak istiyenlerin, Hâce Muhammed Fadlullahın fârisî (Ümdet-ül-makamât) kitabını ve Muhammed Hâşim Bedahşînin (Berekât) kitabını okumaları lâzımdır. İhlâsın artmasına, îmanın vicdânîleşmesine yardım eden bu kitap da fârisî olup, İstanbulda ofset baskısı yapılmıştır.
(Muhammed Murâd-ı Kazanî, 1272 de Rusyada Kazan vilâyetinin Ufo kasabasında doğmuştur. Memleketinde medrese tahsîlini iyi bitirip, 1293 [m. 1876] de Buhârâya geldi. Buhârâ ve Taşkendde yüksek din bilgilerini okudu. 1295 de Hindistâna ve Hicâza geldi. Medîne-i münevverede de okudu. Tasavvufta da yetişti. 1302 de Reşehât kitabını ve sonra Mektûbâtı arabîye tercüme etti. İmâm-ı Rabbânînin hâl tercümesini de arabî yazdı).
Muhammed Murâd-ı Münzâvî başkadır. Mektûbâtı arabîye tercüme etmemiştir.
Geçmiş insanların hâllerini, ilimlerini, cehllerini, salâh ve dalâletlerini anlıyabilmek için, çeşidli yollar vardır. Bunlardan birisi: Bir mezhep, bir rejim, bir yol sahibi ise, kurduğu yolu incelemektir. İkincisi: Eserlerini, kitaplarını okumaktır. Üçüncüsü: Onun hakkında insâf ile söyleyip, meziyyet ve kusurlarını bildirenleri dinlemektir. İmâm-ı Rabbânîyi bu üç bakımdan da tedkîk edelim:
1 - İmâm-ı Rabbânî, müceddid ve münevvir-i elf-i sânî, Ahmed ibni Abdil-Ehadın yirmidokuzuncu babası, Emîr'ül-müminin Ömer-ül-Fârûktur. Dedelerinin hepsi zamanlarının büyük âlimi, sâlih, fâdıl kimseleri idi.
2 - Bir kimseyi dünyaya gelmeden evvel haber veren müjdeler, zan ile ve yaklaşık olur. İsm ile, memleket ile bildirilmez. Mehdî hakkında haberler böyledir. Bunun içindir ki, zaman zaman Mehdîlik iddiâsında bulunanlar eksik olmamıştır. Din imamlarımız için verilmiş olan müjdeler de böyledir. Meselâ (Din yer yüzünden kalkıp Süreyyâya [yâni Ülker denilen yıldız kümesine] gitse, Asyadan çıkan bir genç onu yakalar getirir) ve (İnsanlar sıkışıp güçlüklerini çözecek âlim ararlar. Medîne-i münevveredeki âlimden daha üstününü bulamazlar) ve (Kureyş kabîlesinden olanlara dil uzatmayınız. Onlardan bir âlim, yer yüzünü ilim ile dolduracaktır) hadis-i şerifleri de böyledir ki, birincisi imam-ı a'zam Ebû Hanîfeyi, ikincisi imam-ı Mâlik bin Enesi, üçüncüsü de imam-ı Şâfi'înin geleceğini müjdelemektedir denildi. Bu haberlerin hepsi, ne kadar kuvvetli olsa da, zan olup, ilim ve kat'iyyet bildirmez. Dostlar için ilim gibi olup, düşmanların, inat ve inkâr edenlerin cehllerini arttırır. Çünkü kabûl edenlerin çokluğu ve büyüklüğü karşısında red ve inat etmek yâ sefâhet ve alçaklık veya câhilliktir. İşte imamlarımız hakkındaki yukarıdaki hadis-i şerifleri kabûl etmeyip inat eden vehhâbîler böyledir. Mehdîyi inkâr edenler de böyle olup, birçok hadis-i şeriflere inanmamış oluyorlar. Bunun için Mehdî geleceğine inanmıyan kâfir olur, denildi. Bunun gibi, yahudiler ve hıristiyânlar, kendi kitaplarında Muhammed aleyhisselâmın geleceği müjdelendiği hâlde inanmıyorlar. Müminler ise, kat'î olarak inanıyoruz. İmâm-ı Rabbânî için de, böyle müjdeler vardır ve dostları için kat'î ve muhakkaktır. Düşmanların da, inkâr ve inadı artmaktadır. İnananların faydası kendine, inanmıyanların zararı da kendinedir. Müminin, tanımadığı bir mümine bile iyi zanda bulunması lâzımdır.
O hâlde haklarında ciltlerle kitap yazılmış olan ve eserleri dünyayı doldurmuş bulunan ve onların izinde gidenler zamanlarının en kıymetlisi, en sevileni olan, iyilikleri güneş gibi her yerde parlıyan Evliyâya iyi zan lâzım olmaz mı?
3 - Peygamberimiz buyurdu ki (Ümmetimden Sıla isminde biri gelecektir. Onun şefaatı ile Cennete çok kimseler girecektir). Bu hadis-i şerifi, imam-ı Süyûtî, Cem'ül-cevâmi' kitabında yazıyor. İmâm-ı Rabbânî Evliyânın (vahdet-i vücûd) üzerindeki sözlerini geniş açıklayıp, islâmiyete uygun olduğunu isbât ederek, ahkâm-ı islâmiyye ile tasavvufu vasl etmiş, yâni (Sıla) ismini hak etmiştir. Bir mektûb sonunda (Beni iki derya arasında Sıla yapan Allahü teâlâya hamd olsun) diye duâ etmiştir. Eshâbı arasında bu ism ile meşhûr olmuştur. Hadis-i şerifte müjdelenen Sıla ismini ondan evvel kimse almamıştır. Bu ismin, imam-ı Rabbânîye lâyık olduğu, güneş gibi meydandadır. Buna inanan, ona sevgili olur. İnanmakta yanıldı ise, velîye, hâlis müslümana, iyi zanda bulundu diye, dünyada ve âhırette ayblanmaz.
İmâm-ı Ali buyurdu ki, şiir:
Tabîb ile tabî'iyyeci zannetti ki insanlar,
ölüp çürüdükte, bir daha var olmazlar.
Sözünüz doğru çıkarsa, değilim hiç zararda,
sözüm doğru olduğundan, kalacaksınız Cehennemde.
4 - Mevlânâ Câmî Nefehât kitabında diyor ki: Şeyh-ül-islâm, Ahmed Nâmıkî Câmî buyurdu ki: (Evliyânın çektiği riyâzetlerin, sıkıntıların hepsini yalnız başıma çektim ve daha çok da çektim. Allahü teâlâ, Evliyâya verdiği hâllerin, ihsânların hepsini bana verdi. Her dörtyüz senede, Ahmed isminde bir kuluna böyle büyük ihsânlar yapar ve bunu herkes görür). Ahmed Câmîden, imam-ı Rabbânî zamanına kadar dörtyüzotuzbeş sene olup, bu zaman içinde Evliyâ arasında bu büyüklükte, Ahmed isminde biri bulunmadı. Ahmed Câmînin haberi, büyük bir zan ile imam-ı Rabbânîye âid olmaktadır. Şeyh-ül-islâm Ahmed Câmînin (Benden sonra benim ismimde onyedi kişi gelir. Bunların sonuncusu bin tarihinden sonra olup, en büyüğü ve en yükseği odur) sözü de, bu zannı kuvvetlendirmektedir.
5 - Halîl-ül-Bedahşî buyuruyor ki: Silsilet-üz-zeheb büyüklerinden Hindistânda bir kâmil gelir ki, asrında onun gibi bulunmaz. Hindistânda bu silsileden, imam-ı Rabbânîden başka meydana çıkmamış olduğundan, bu haberin ona âid olması zarûrî lâzımdır.
6 - İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî, dokuzyüzyetmişbir hicrî senesinde Hindistânda Lâhor ile Delhî arasındaki cadde üzerinde bulunan Sihrind şehrinde dünyaya gelmiştir. Sihrind, siyah arslan demektir. Çünkü, bu şehrin yeri evvelce arslanlar ormanı imiş. Şehri evvelâ sultan Firûz şâh kurmuştur. İmâm-ı Rabbânî dünyaya gelince çocuklara mahsûs olan hastalığa yakalandığından, babası, bunu üstâdı olan Şâh Kemal kihtelî Kâdirîye göstermiş, üstâdı: Korkma! Bu çocuk çok yaşıyacak ve büyük bir zat olacak buyurmuş ve çocuğu elinden tutup, ağzından öpmüştür. O zaman Abdülkâdir-i Geylânînin feyzi ve nûru, vücûd-i mübârekini kaplamıştır. İlk tahsilini babasından okuyup, arabî öğrenmiş, küçük yaşında Kur'an-ı kerimi ezberlemiştir. Sesi güzel olduğundan bülbül gibi okur idi. Muhtelif ilimlere âid küçük kitapları ezberlemiş, sonra Siyâlkût şehrine gidip oralarda Mevlânâ Kemâleddîn-i Kişmirîden ulûm-i akliyyenin bazısını gayet iyi okumuştur. Mevlânâ Kemâleddîn, meşhûr Abdülhakîm-i Siyâlkûtînin hocası olup, zamanının en yüksek âlimi idi. Hadis, tefsîr ve bazı usûl ilimlerinden, icâzeti, âlim-i rabbânî Kâdı Behlûl-i Bedahşânîden almıştır. Onyedi yaşında iken, tahsîli tamamlayıp, mâkul, menkûl, Fürû' ve Usûl ilimlerinin hepsinden icâzet aldı. Tahsîli esnâsında Kâdirî ve Çeştî büyüklerinin kalblerindeki feyz ve lezzeti babasından aldı. Babasının hayatında zâhir ve bâtın ilimlerini tâliblere öğretmeye başladı. Bu anlarda (Risâletüt-tehlîliyye) ve (Risâletür-reddir-revâfid) ve (Risâletü isbâtın-nübüvve) ve başka birçok kitaplar yazmıştır. Edebiyata çok meraklı olup, fesâhatı, belâgatı, sür'at-i intikâli, zekâsının şiddeti herkesi hayrette bırakıyordu.
7 - Bu kadar ilmi ve herkesin üstünde kemâli ile birlikte kalbi Ahrâriyye büyüklerinin aşkı ile yanıyordu. Bu yolda yazılmış kitapları okuyordu. Babasının vefâtından bir sene sonra, hacca gitmek üzere Sihrindden çıktı. Hindistânın hükûmet merkezi olan Dehli [yâni Delhi] şehrine gelince, orada Muhammed Bâkî billâhı ziyâret etti. Huzuruna girince, kalbinde bir nûr parladı. Miknâtıs iğneyi çeker gibi, çekildi. Şimdiye kadar duymadığı, bilmediği şeyler kalbine doldu. Hacdan sonra uğrayıp istifâde etmeyi niyet etti ise de, kalbindeki sevgi ve arzu, kendisini bırakmayıp, ertesi gün huzuruna gelip Ahrâriyye feyzine kavuşmak şevkini bildirdi. Hizmetinde kaldı. Edeble, can kulağı ile sözlerine ve hâllerine bağlandı. Yâni Kâbeye gitmekten vazgeçip, Kâbe sahibini taleb etti. Yüksek kâbiliyyeti ve bütün varlığı ile çalışıp, bütün kemâlât kendisinde hâsıl oldu. Üstâdının da lutfü ve himmeti ile iki ay içinde kimsede görülmiyen hâllere kavuştu. Birkaç ay sonra üstâdından Ahrâriyyenin kaydsız şartsız tâm icâzetini aldı. Memleketine dönmesi emrolundu. Üstâdı, talebesinden çoğunun yetiştirilmesini ona bırakıp, bunları da arkasından Sihrinde gönderdi. Memleketine gelince, zâhirî ve bâtınî ilim ve nûrlarını dünyaya yaymaya, tâlibleri yetiştirmeye ve yükseltmeye başladı. Şöhreti âleme yayılıp, her taraftan gelen âşıklar arasında, kendi üstâdı da, onun nûrundan faydalanmaya geliyordu. Herkesin kalbini ilim ve nûr ile dolduruyor, Muhammed aleyhisselâmın dînini diriltiyor ve kuvvetlendiriyordu. Zamanının pâdişahlarını, vâlî, kumandan, âlim, hâkimlerini çok te'sîrli mektûblar ile dîne, sünnet-i seniyyeye teşvîk ediyordu. Çok âlim ve evliyâ yetiştiriyordu.
8 - İlm-i bâtını Muhammed Bâkîden aldığı hâlde, Allahü teâlâ, ona daha fazlasını ihsân eyledi. Kendisine mahsûs olan ilimleri de, cihâna yaydı. Üstâdı da, bu yeni ilimlere kavuşmak için huzuruna gelir, hurmetle otururdu. Hattâ birgün, geldiği zaman, kendisini kalbi ile meşgûl görüp, odaya girmedi, hizmetçiye de, haber verip rahatsız etme! dedi ve sessizce kapıda bekledi. Bir müddet sonra imam-ı Rabbânî kalkıp kapıda kim var? deyince, üstâdı: Fakir, Muhammed Bâkî, dedi. Bu ismi duyunca, kapıya koşup edeb ve tevâzu ile karşıladı. Üstâdı kendisine çok müjdeler vermiş, ahbâbına medh etmiş ve öleceği zaman bütün talebesine, ona tâbi olmalarını emretmişti.
9- Hâce Muhammed Bâkînin talebesinin en büyüklerinden ve en yüksek âlimlerden olan Seyyid Muhammed Nu'mân diyor ki: İmâm-ı Rabbânîye tâbi olmayı hocam bana söyleyince, buna lüzûm olmadığını anlatmak için, (kalbimin aynası ancak sizin parlak kalbinizin nûruna karşı duruyor) dedim. Hocam sert bir sesle: (Sen, Ahmedi ne sanıyorsun? Onun, güneş olan nûru, bizler gibi binlerle yıldızı örtmektedir) buyurdu.
10 - Hâce Muhammed Bâkî, zamanının âlimlerinin büyüklerinden daha bazı ahbâbına yazdığı mektûblardan birisinde buyuruyor ki: (Sihrind) şehrinden bir genç geldi. İlmi pek çok. Her hareketi ilmine uygun. Birkaç gün bu fakirin yanında bulundu. Onda çok şeyler gördüm. Dünyayı, nûrla dolduracak bir güneş olacağını anlıyorum. Akrabâsı ve kardeşlerinin hepsi de, pırlanta gibi, kıymetli ve âlim yiğitler! Onların da, az zamanda, ne cevherler olduklarını anladım. Hele Ahmedin oğulları da var ki, herbiri, Allahü teâlânın birer hazînesidir.
11 - Bir kere de buyurdu ki, bu üç dört sene içinde, herkese doğru yolu, kurtuluş yolunu göstereceğim diye uğraştım. Elhamdülillah ki, bu gayretim boşa gitmedi. Çünkü, onun gibi biri meydana geldi.
12 - Hâce Muhammed Bâkî, bir kere de buyurdu ki, kalblere devâ, ruhlara şifâ olan bu tohumu Semerkand ve Buhârâdan getirip Hindistânın bereketli toprağına ektim. Tâliblerin yetişip kemâle gelmesi için uğraştım. O, her dereceyi aşıp üstünlüklerin sonuna varınca, kendimi aradan çekip, talebeyi ona bıraktım.
13 - Hâce Muhammed Bâkî billâh, İmâm-ı Rabbânîye yazdığı bir mektûbda buyuruyor ki: Allahü teâlâ size, en yüksek dereceye yetişmek ve herkesi de yetiştirmek nasip etsin! Mısrâ';
Kerimlerin sofrasından toprağa da nasip vardır!
Mübâlağa değil, işin doğrusu şöyledir ki, Şeyh-ül-islâm Abdüllah-i Ensârî buyurmuş ki, (Beni, Ebül Hasen-i Harkânî yetiştirdi. Fakat Harkânî şimdi sağ olsaydı, hocam olduğunu düşünmez, gelip önüme diz çökerdi.) Bizim durmamız, ihtiyacımız olmadığından veya önem vermediğimizden değil, belki kabûl işaretini gözetmekteyim. İşin doğrusu budur. Allahü teâlâ, bizlere hidâyet ihsân eylesin! Kendini beğenmekten ve aldanmaktan korusun! Bu mektûbumu size getiren Nişâpûrlu Seyyîd Sâlih, kalbinin derdine çâre için bana geldi. Vaktim, hâlim buna elverişli olmadığından, vakitlerini yanımda ziyân etmemesi için, size gönderiyorum. İnşâallah lutf ve yüksek teveccühünüze kavuşarak isti'dâdı kadar bir şeyler alır.
14 - Allahü teâlâ, ilim ve irfân fukarasını, bir şeyden nasibi olmıyanları, sevip seçtiği Evliyâsı hurmetine maksadlarına kavuştursun! Evliyâ kaynağı olan makamınıza ihlâs ve saygılarımı arz edemedim. Evet, hâlleri doğru olan bir huzura, ancak bu kelimeyi yazmak mümkindir. Size talebem demek, hayâsızlığın en aşağısı ve görünüşün söylenmesi olup, hakîkati örtmek olur. Bize lâzım olan, haddimizi bilmek, yersiz konuşmamaktır. Duâlarınızı istirhâm ederim efendim.
15 - Üstâdından başka, o zamanın büyük âlimlerinden, kâmillerinden birçoğu, ona, lâyık olan medh-ü senâlarda bulunmuşlar, ona karşı edebsizce söyliyenlere cevap vererek, hepsi onun marifet ışığı etrâfına pervâne gibi toplanmışlardır. Bunlardan parmakla gösterilen en büyükleri, meselâ, Fadlullah-i Burhanpûrî, Mevlânâ Hasenülgavsî, Mevlânâ Abdülhakîm-i Siyâlkûtî, Mevlânâ Cemâleddîn-i Tâluvî, Mevlânâ Ya'kûb Sırfî, Mevlânâ Hasenül Kubâdânî, Mevlânâ Mîrekşah, Mevlânâ Mîr Mümin, Mevlânâ Can Muhammed Lâhurî ve Mevlânâ Abdüsselâm Diyukîdir. Muhaddis Abdülhak-ı Dehlevî, ömrünün çoğunu ona karşı gelmekle geçirip, son zamanlarında kalb aynası nefsinin pas ve tozlarından kurtulup, o güneşin nûrları kalbini parlatınca, onun medhine ve inatçıların iftirâlarını red etmeye başlamıştır.
16 - Meselâ Fadl Burhanpûrî onun güzel evsâfını, doğru hâllerini dinlemekten hoşlanır, kıymetli marifetlerini işitmekle zevklenirdi. Onun, kutbül-aktâb, yâni zamanının imamı olduğunu ve hakîkat sırlarından verdiği haberlerin hep doğru ve çok kıymetli olduğunu ve sözlerinin doğruluğuna ve hâllerinin yüksekliğine alâmet, islâm dîninin bütün inceliklerine tâbi olması ve herkesin onu sevmesi olduğunu söylerdi. İmâm habs olduğu zaman, kurtulması için beş vakit namazda çok duâ ederdi. Kendisine Sihrind taraflarından talebe gelince (Siz imam-ı Rabbânîye yakın olup da, ilmi, marifeti başka yerlerde arıyorsunuz. Güneşi bırakıp, yıldızların ışığına koşuyorsunuz. Sizlere şaşıyorum) derdi.
17 - Hasenül Gavsî, onu çok medh ederdi. (Menâkıbül-evliya) kitabında, İmâm için (Mahbûbiyyet makamının sahibi ve vahdâniyyet meclisi kürsîsinin zîneti ve ferdiyet makamının ehli, kutbiyyet mertebesinin reîsi) yazmaktadır.
18 - Mevlânâ Abdülhakîm-i Siyalkûtî, İmâma çok tâzîm ve hurmet ederdi. İnkâr edenlerle mücâdele ederdi. Ona (Müceddid-i elf-i sânî) diye hitâb ederdi. Ona bu ismi evvel söyliyen budur dediler. İnkâr edenlere karşı (Büyüklerin sözlerine, maksadlarını anlamadan itiraz etmek câhilliktir. Böylelerin sonu felakettir. İlm ve feyz kaynağı, irfân menba'ı üstâd Ahmedin sözlerini red etmek, bilmemezlik ve anlamamazlıktandır) yazmıştır.
19 - Belh şehrinde bulunan mîr Muhammed Mümin Kübrevî, talebesinden birini, inâbet ve tevbe ve sülûk için imam-ı Rabbânînin huzuruna gönderdi. Gelince, üstâdından ve Seyyid Mîrekşahdan ve Hasen-i Kubâdânî ve Kâdıl Kudât Tulekten selâm getirdi ve dedi ki, üstâdım mîr Muhammed Mümin buyurdu ki, ihtiyârlığım mani olmasaydı ve yerim yakın olsaydı, gidip dersinden istifâde eder, ölünciye kadar ona hizmetçilik ederdim. Kimseye nasip olmıyan nûrları ile kalbimi aydınlatmaya çalışırdım. Bedenim uzakta, gönlüm ise, onunla oradadır. Bu fakiri, huzurunda bulunan temiz talebesi gibi kabûl buyurmasını ve mukaddes nûrlarından ruhuma ışık salmasını yalvarırım ve benim için de mübârek elini öp! dedi, deyip İmâmın bir daha elini öptü. Vedâ' edip ayrılırken de dedi ki: Belh şehrindeki azîzler, kendilerine, yüksek hakîkatleri bildiren mektûblarınızdan göndermenizi istirhâm ettiler. İmâm-ı Rabbânî doksandokuzuncu mektûbu yazıp, diğer birkaç mektûbla berâber verdi. Bir zaman sonra, Belhden Hindistâna gelen bazı sâdıklar dedi ki, İmâmın mektûbu, mîr Muhammed Mümine gelince, okurken zevkinden yerinde duramıyordu ve sultânülârifîn Bâyezîd ve Seyyidüt-tâife Cüneyd ve bunlar gibi büyükler şimdi sağ olsalardı, imam-ı Rabbânînin önünde diz çökerler, hizmetinden ayrılmazlardı, demişti.
20 - O zamanın âriflerinden biri diyor ki, âlimlerin, imam-ı Rabbânînin yazılarından nasipleri, câhillerin hakîmlerden duydukları hikmetleri anlamaları gibidir.
21 - O zamanın, ilmi ile amel eden dindâr âlimlerinden biri buyuruyor ki: Kalb ve ruh ilimlerinin mütehassısları, yâ kitap tasnîf ederler veya te'lîf ederler. Tasnîf demek, bir ârifin kendine bildirilen ilimleri, esrârı, dereceleri yazmasıdır. Te'lîf ise başkalarının sözlerini kendine mahsûs bir sıra ile toplayıp yazmasıdır. Tasnîf çok zamandan beri dünyadan kalktı. Yalnız te'lîf kaldı. Fakat, imam-ı Rabbânînin yazıları, doğrusu, tasnîftir. Te'lîf değildir. Ben, onun talebesi değilim. Fakat insâf ile söylemek lâzım gelirse, onun yazılarına çok dikkat ediyorum. Başkalarının sözlerini bulamıyorum. Hepsi kendi keşfleri, kalbine gelen ilimleridir. Hepsi de, yüksek, makbûl ve güzel ve islâm dînine uygundur.
22 - O zamanın en büyük kâdîsına, İmâm-ı Rabbânînin hâlleri soruldukta, dedi ki: Kalb ve ruh âlimlerinin sözlerine ve hâllerine bizim aklımız ermiyor ve almıyor. Fakat imam-ı Rabbânînin hâllerini görünce, geçmiş Evliyânın hâllerini ve sözlerini anladım ve bildim. Bundan evvel, geçmiş Evliyânın acâyip hâllerini, garîb ibâdetlerini okuyunca, talebenin bunları, büyülterek yazmış olmaları hâtırıma gelirdi. Onun hâllerini, vaziyetlerini görünce, bu düşünce ve tereddütlerim kalmadı.
23 - Hadis âlimi, Abdülhak Dehlevî, ilk zamanlar, imam-ı Rabbânî hazretlerinin yazılarını beğenmez, itirazlar yazardı. Fakat, son zamanlarında, Allahü teâlânın inayetine kavuşarak, yaptıklarına pişman oldu. Tevbe etti. Hâce Muhammed Bâkînin mezunlarından, Mevlânâ Hüsâmeddîn Ahmede, bu tevbesini şöyle yazdı: Allahü teâlâ, Ahmed-i Fârûkîye selâmetler ihsân etsin! Bu fakirin kalbi, şimdi ona karşı çok hâlis oldu. Beşeriyyet perdeleri kalktı. Nefsin lekeleri temizlendi. Yol birliğini bir tarafa bırakalım, böyle bir din büyüğüne karşı durmamak, akıl îcâbı idi. Ne insâfsızlık, ne câhillik etmişim. Şimdi kalbimde, vicdânımda duyduğum mahcûbiyyeti, ona karşı küçüklüğümü anlatamam. Kalbleri çevirmek, hâlleri değiştirmek, Allahü teâlâya mahsûstur. Abdülhak Dehlevî kendi çocuklarına da mektûb yazarak (Ahmed-i Fârûkînin “sellemehullahü teâlâ” sözlerine karşı itirazlarımın müsveddelerini yırtınız! Kalbimde ona karşı hiçbir bulanıklık kalmamıştır. Kalbim ona karşı hâlis olmuştur) dedi. Görülüyor ki, evvelki itirazları insanlık îcâbı imiş. İşte inkâr edenlerin hepsi de böyledir. Cenâb-ı Hak, dilediğine, merhamet ederek, inkâr Cehenneminden kurtarıp, tasdik Cennetine kavuşturur. Tevbesinin sebebi iyi bilinmiyor. Bazıları diyor ki: Resûlullahı rü'yâda gördü ve inkârından dolayı kendisini azarladı. Bazıları da diyor ki, imam hakkında Kur'an-ı kerimden kur'a çekti (yalancı ise, zararı onadır. Doğru söylüyorsa, Allahü teâlâ vaat ettiklerinden bazısını başınıza getirir!) meâlindeki âyet-i kerime çıktı. Bir kere de (Onlar Allahü teâlânın sevgili kullarıdır. Alış verişte bile Allahü teâlâyı kalblerinden çıkarmazlar) âyet-i kerimesi çıktı. Bazıları da diyor ki, ona karşı itirazları, düşmanların gönderdiği uydurma bir mektûb sebebi ile idi. İşin doğrusunu anlayınca, pişman olup tevbe etti.
Tenbîh: Çocukları babalarından mektûb alınca, müsveddeleri yok ettiler. Fakat bazıları başkalarında kaldı. Birkaç fârisî kitapta bunların yazıldığı görülmüş ve gayet güzel cevaplar verilmiştir. İmâm-ı Rabbânîyi görüp medh eden âlimlerin hepsi yazılsa ayrıca bir kitap olur.
24 - BEŞİNCİ MANZARA: Fadl ve kemâlin şöhret bulması, haset edicilerin çoğalmasına sebep olur. Âdem aleyhisselâmdan beri böyle olmuştur. Câhillerin haseti, haset olunanda nîmetlerin çokluğunu gösterir. Peygamber efendimiz buyuruyor ki: (İnsanlar içinde belâların çoğu peygamberlere, sonra âlimlere ve daha sonra da, sâlihlere gelir). İmâm-ı Rabbânîye de belâlardan çok nasip düştü. Nasıl düşmez ki, müceddid-i elf-i sânî idi. Yâni Allahü teâlâ onu, Peygamber efendimizden bin sene sonra, dîn-i islâmı yenilemek ve kuvvetlendirmek için göndermişti. Yenilemek, değişiklik yapmadan kolayca olur mu? Günahların, bid'at ve hurâfelerin çoğaldığı, dalâletin yayıldığı, bilhâssa vahdet-i vücûd taklîdcilerinin din âlimi tanındığı bir zamanda, islâm dînini kuvvetlendirmek, bunları temizlemek kolay mıdır?
25 - Şâh Ahmed Veliyyullah-ı Dehlevînin [1179] oğlu Mevlânâ şâh Abdülazîz 1239 [m. 1824] diyor ki: (Vahdet-i vücûd, müslümanlar arasında çeşidli şekllere sokuldu. Câhiller, büyüklerin sözlerinin mânalarını anlamıyarak zamanla dinden çıktı. Bu yüksek ve kıymetli bilgi, dînin yıkılmasına yol açtı. Tekke şeyhleri, bu yüzden, zındıklığa saptı. Tuttukları yol, câhil halk arasında yayıldı. [Bu hâl islâm düşmanlarının ekmeklerine yağ sürdü. Dinsizleri ve ahlâksızları tasavvuf şairi diye tanıtmaya, bunların küfür dolu sözlerini, edebiyat kitaplarında gençlere okutmaya başladılar.] Allahü teâlâ, kullarına acıyarak, İmâm-ı Rabbânî gibi bir müceddid yarattı. Ona derin ilimler ihsân eyledi. Bununla, kullarının zihinlerini temizledi. Hakkı bâtıldan ayırıp, bâtılı çok kalblerden kaldırdı.
İşte, bunun için bazı kimselerin cefâsına, oklarına ve iftirâlarına uğradı. Birçok âlimlerin, fâdılların, kâmillerin kendi yollarından ayrılıp, rehberlerini bırakıp, İmâmın etrâfına ve hizmetine koşuşmaları da, Hasetçileri arttırdı. İmâmı tehlikeye düşürmek için, hîlelere başladılar. Meselâ, Cüneyd, Bâyezîd gibi büyük meşâyihi aşağı görüyor, diyerek, câhil tabakayı aldattılar. Yüksek meşâyihin bildirdiği vahdet-i vücûdü inkâr ediyor, diyerek, görüşleri kısa olanları, İmâmdan soğutmaya başladılar. Onu sevenlere de, meşâyih-i izâmı inkâr ediyor, Allahü teâlânın marifetine vâsıtasız olarak kavuştum diyor, dediler. Nihâyet, hükûmeti tanımıyor, kanûnlara uymuyor diye siyâsî leke sürmeye uğraştılar. Bir müslümanın söyliyemiyeceği iftirâları söylediler.
26 - Meşâyih-i kiramı aşağı görüyor sözü, tamamen iftirâ idi. Mektûbâtta onlara nasıl hurmet ve tâzîm ettiğini ve her asırda , düşmanların ele aldıkları sözlerine ne güzel mânalar verdiğini, iyi mânaya çeviremediklerine de, başlangıcda hatâ ile söylenmiş olup, sonra yüksek derecelere yetişerek bunları düzeltmişlerdir, dediğini okuyanlar, hemen anlar. Keşfteki hatâların, ictihâd hatâları gibi affolunduğunu, belki sevap verildiğini bildirmektedir. Vahdet-i vücûdü de inkâr değil, ne güzel îzâh ettiğini ve bu mes'elede hem islâm dîninin nâmusunu koruduğunu ve hem büyüklerin hurmetlerini gözettiğini, Mektûbâtı okuyanlar bilir.
27 - O zamanın sultanı olan Selîm cihângir hânın devlet adamları, hattâ büyük vezîri ve baş müftîsi ve hattâ haremi Ehl-i sünnet değildi. Hâlbuki imamın birçok mektûbları ve bilhâssa ayrıca yazdığı (Redd-i revâfıd) risâlesi, mezhepsizleri red etmekte, câhil, ahmak ve alçak olduklarını anlatmaktadır. İmâm-ı Rabbânî bu risâlesini Buhârâda bulunan en büyük Özbek hânı Abdüllah-ı Cengizî hâna yollamıştı. (Bunu Îrânda şâh Abbâs-ı Safevîye gösterin! Kabûl ederse ne iyi, etmezse onunla harp câiz olur) demişti. Kabûl etmedi. Harp oldu. Abdüllah hân, Hirâtı ve Horasandaki şehirleri aldı. Buralarını yüz sene evvel Safevîler almıştı. İşte bundan sonra, Hindistândaki mezhepsizler elele verdiler, İmâmın, üstâdına yazmış olduğu, birinci cildin onbirinci mektûbunu sultana göndererek (O kendini herkesten, hattâ Ebû Bekrden daha yüksek biliyor ve iddiâ ediyor) dediler. Sultan, oğlu Şâh Cihânı gönderip, İmâmı ve evladını ve yetiştirdiği büyükleri dâvet etti. Hepsini öldürmeye karar verdi. Şâh Cihân, bir müftî ile İmâm-ı Rabbânîye gitti. Sultana secde câiz olduğunu gösteren bir fetvâyı da götürdü. İmâm-ı Rabbânînin hâlis olduğunu biliyordu. Babama secde edersen, seni kurtarabilirim, dedi. İmâm, bu fetvânın, zarûret zamanında izin olduğunu, azîmet ve din bütünlüğünün secde etmemek olduğunu, ecel gelince, ölümden hiçbir şeyin kurtaramayacağını söyledi. Evladını ve eshâbını bırakıp yalnız geldi. Sultan, onbirinci mektûbu gösterip mânasını sordu. O kadar güzel ve doyurucu cevap verdi ki, Sultan, yüksek hakîkatleri ve esrârı anlıyabilecek birisi olmadığı hâlde, neşelendi ve serbest bırakıp af diledi. Hasetçiler, sultanın hoş, kendi uğraşmalarının boş olduğunu görünce, sultana, bunun adamları çoktur. Sözleri bütün memlekette yürürlüktedir. Bunu serbest bırakırsak bir karışıklık çıkabilir. Ne kadar kendini beğenmiş ki, sizi bile küçük görüp, secde ile saygı göstermedi. Hattâ, selâm bile vermedi, dediler. İmâm, içeri girince, sultanı, sarhoş, kızgın, azgın, yâni hurmet ve değerden kendini sıyırmış görerek, selâm vermemişti. Mecliste uzun konuşmadan sonra, Güvalyar kal'asında hapsini emretti. Bu kal'a, memleketin en sağlam ve korkunç kal'ası idi. Bülbüllerin, aşağı insanların kafesine sokulması gibi, İmâmın mübârek güneş yüzü, müslümanların nazarından perdelendi. Ayın ondördü, siyah bulutla örtüldü. Hindin meşhûr edîbi, Âzâd ismi ile anılan seyyid gulâm Ali, o gecenin kararışını, gayet güzel şiirleri ile hâtırlatmaktadır.
28 - İmâm-ı Rabbânî daha önceleri, (Yetiştiğim derecelerin üstünde, çok daha makamlar var. Oralara yükselmek, Celâl ile, sert terbiye edilmekle olabilir. Şimdiye kadar Cemâl ile, okşanarak terbiye edildim) buyurmuştu. Eshâbından bazısına, (Elli ile altmış arasında üzerime derdler, belâlar yağacak) demişti. İşte dediği gibi oldu. O makamlara da yükselmek nasip oldu.
29 - Kal'ada mahbûs bulunan binlerce kâfir, İmâmın bereketi ile îman ve islâm ile şereflendi. Birçok günahkâr, tevbe etti. Hattâ, bazıları yüksek âlim oldu. Hattâ, sultana onbirinci mektûbu anlatırken, orada bulunan, ateşe tapıcı Hindûların büyük bir kumandanı, İmâmın dinde olan kuvvetini, sözlerini, lezzet ve kıymetini görerek, müslüman olduğu meşhûrdur. Sultanın vezîri, zindanda İmâmın başına kardeşini tâyîn etmiş ve çok şiddetli davranmasını söylemişti. Bu ise, İmâmdan çeşidli kerâmetler, üzülmek yerine, heybet, sabr ve hattâ neşe görerek tevbe eylemiş, sapıklık yularını çıkararak, Ehl-i sünnet gerdanlığı ile zînetlenmiş ve İmâmın hâlis talebesinden olmuştu.
30 - İmâm mahbûs iken sultandan râzı idi. Yaptığı bu işinden memnûn idi. Ona hep hayr duâ ediyordu. Hattâ, İmâmın eshâbından bazısı, sultana kastetmek istedi. Bunu yapabilecek kudrette idiler. Fakat İmâm onları, rü'yâlarında ve uyanık iken men etti. Sultana hayr duâ etmelerini emretti. (Sultanı incitmek, bütün insanlara zarar verir) buyururdu. Zindandan evladına yazdığı mektûbları, Mektûbâttan okuyanlar, bunları iyi anlar.
31 - Sultan Selîm Cihângir hânın oğlu şâh Cihân babasına karşı geldi. Askeri çok ve babası tarafındaki kumandanların çoğu kalbden kendisine bağlı olduğu hâlde, zafer kazanamadı. O zamanın evliyâsından birine hâlini anlatıp duâ istedi. Velî dedi ki: Senin zafer kazanman için, vaktin dört kutbunun sana duâ etmesi lâzımdır. Bunlardan üçü seninle berâber ise de, en büyükleri olan dördüncüsü bu işe râzı değildir. O da, İmâm-ı Rabbânî müceddid-i elf-i sânî hazretleridir. Şâh Cihân, İmâmın huzuruna gelip, duâ etmesi için yalvardı. İmâm, babasına karşı gelmesine mani olup nasihat etti. (Babana git, elini öp, gönlünü al! Yakında vefât edecek, saltanat sana kalacaktır) diye müjde de verdi. Şâh Cihân, emirlerini dinledi. Arzusundan vazgeçti. Az zaman sonra 1037 [m. 1627] de, babası vefât edince, saltanata kavuştu. Hasetçilerin İmâm için, sultanı dinlemiyor, kanûnlara karşı geliyor, sözlerine hiç inanılır mı?
32 - İmâm kal'ada iki veya üç sene kaldıktan sonra, sultan yaptığına pişman oldu. Habsten çıkarıp ikrâm ve ihsân eyledi. Hattâ hâlis talebesinden ve sâdık dostlarından oldu. Bir müddet, asker arasında kalmasını emretti. Sonra serbest bırakıp ihtiramla vatanına gönderdi. İmâm-ı Rabbânî, evvelce bulundukları hâllerin ve makamların binlerce üstünde derecelere yükselmiş olarak avdet buyurdu. Bundan sonra yazdıkları mektûblardaki hakîkatleri, marifetleri, esrârı ve incelikleri ancak evlat-ı izâmı ve yetiştirdiği hülefâ-i kibârı anlıyabilir. Bu kıymetli mektûbları ile Mektûbâtın üç cildi tamam olmuştur.
33 - Evliyânın büyükleri, hattâ, Peygamberler, böyle belâlara, musîbetlere yakalanmışlar ki, zamanımızın evliyâsı ve sâlihleri tesellî bulsun ve câhiller de zamanın evliyâsını derd ve belâda görerek, onları fena bilmesin. Bu inceliği anlıyamıyan tarihçiler, Evliyânın iyi günlerini yazıp, beşeriyyet îcâbı olan hâllerini yazmıyor, bunları okuyan ehâlî de onları melek gibi sanarak seviyorlar ve kendi zamanlarında sâlih, müttekî ve evliyâ gibi diye işittikleri bir kimsede insanlık îcâbı bir hâl görünce, onu kötü bilip, ondan istifâdeden mahrum kalıyorlar. Hattâ onu çekiştirip, çok büyük günaha giriyorlar. Bilmiyorlar ki, Allahü teâlâ, sevdiklerini insanlığa lâzım olan hâllerin içinde saklamaktadır. Nitekim (Sevdiklerimi saklarım. Onları herkes tanıyamaz) buyurmaktadır. Bu husûsta İmâm-ı Rabbânî Mektûbâtta çok şeyler bildirdiği gibi, Muhyiddîn-i Arabî da, (Fütühât) kitabında diyor ki: Kalbi kıran, nefsi terbiye eden bir kusur, nefsi azdıran, kalbe gurur getiren ibâdetten faydalıdır.
34 - İmâm-ı Rabbânî, müceddid-i elf-i sânî, Ahmed Fârûkî, arzularına kavuşup, Allahü teâlânın ihsân ettiği derecelere varıp, takdîr-i ilâhî yerini bulunca, Azrâîl aleyhisselâmın dâvetini kabûl edip, hicrî binotuzdört 1034 [m. 1624] senesi, Safer ayının yirmidokuzuncu salı günü, Refîk-i âlâya kavuştu. Sihrind kabristanına defnedildi. Allahü teâlâ, ruhunu rahat ve kabrini nûr ile dolu etsin! Bizleri, kıymetli nefeslerinin bereketi ve yüksek sevgisi ile faydalandırsın! Şefaatine kavuştursun ve kıyâmet gününde kendisini sevenler ile berâber, bayrağı altında toplasın! Âmîn.
35 - İnsanların huyları ve arzuları ve düşünceleri, başka başka olduğundan, hayatında, ona karşı iki kısma ayrıldıkları gibi, vefâtından sonra da, bir kısmı medh etti. Bir kısmı da kötüledi. İmâmın marifetleri cihâna yayılmış olduğundan, düşmanları ne kadar inkâr etti ise de, örtemediler. Belki, daha yayılmasına sebep oldular. Çünkü, inkâr edenler bir itiraz zehri saçınca, dostları çeşidli cevaplarla devâ saçtı. Böylece İmâmın medhi için yetmişten ziyâde kitap meydana geldi. Bunlar arasında en büyüğü, Muhammed Özbekî Mekkînin (Atıyyetül vehhâb fâsılatü beynel hatâ vessavâb) risâlesi olup, düşmanları rezil etmiş, başlarını bir daha kaldıramıyacak hâle getirmiştir. İmâmı vefâtından sonra, birçok memleketlerde, birçok âlimler medh etmiş, çok faydalı ve önemli kitaplar yazmışlardır. Bunlardan biri, Mekke-i mükerreme müftîsi, şeyhülislâm, İmâm-ül-allâme, Mevlânâ Abdüllah İtâkî zadedir. Kitabının birkaç sayfası arabî risâlede varsa da tercüme etmedik.
36 - İmâmı vefâtından sonra medh edenlerden, âriflerin reîsi, hakîkatin rehberi, vâsılların senedi, maddî, mânevi kemâllerin sahibi, ilim deryası, Ziyâeddîn mevlânâ Hâlid Osmaniyyi Bağdâdî olup, ince ruhunun terennümleri ile dolu olan fârisî dîvânının doksandördüncü sayfasındaki beytlerinde buyuruyor ki:
(Yâ Rabbî! O nihâyetsiz yolun yolcusu, ilim sahiplerinin reîsi, bu göz ile görülemiyen, akıl ile varılamıyan gizli sırların menba'ı; insanların anlıyamadığı, ancak senin bildiğin büyüklüğün sahibi; köpüren, dalgalanan mânalar deryası; maddesizlik, mekânsızlık âleminin reîsi; nûrları ile Hindistânı aydınlatan, Sihrind şehrini, Mûsâ aleyhisselâma Allahü teâlânın kelâmı geldiği şerefli vâdî yapan, Muhammed aleyhisselâmın dîninin büyüklüğünün vesikası, keskin görüşlüler meclisinin ışığı, dîni bütün olanlar ordusunun kumandanı, düşünülemiyen yüksekliklere erişen, izinde gidenleri de oraya çeken Ahmed-i Fârûkînin gözlerinin nûru hurmetine beni affet! Yüzümün karasına bakma! Kendime çok zulmettim. Sayısız kabahatler yaptım. Verdiğim sözü hiç tutmadımsa da, senin af ve merhamet denizinin sonsuzluğunu düşünerek, rahat ediyorum. Yalnız senin ihsânına güveniyorum. Çünkü (Ben affediciyim) buyuruyorsun!)
37 - Onu medh edenlerden birisi de, mevlânâ Hâlid-i Bağdâdînin yetiştirdiği ulema ve Evliyânın en üstünü, âlim, fâdıl, veliyyi kâmil, sayısız kerâmetler sahibi, seyyid Tâhâ-i Hakkârî hazretleridir.
38 - İmâm-ı Rabbânîyi medh eden büyüklerden birisi de, Ulemânın zîneti, Evliyânın ekmeli, seyyid Abdülhakîm Efendidir. Sâlihlerden birine yazdığı bir mektûbda buyuruyor ki: (Zikir ve zikrin te'sîri, derin bir denizdir. Onun derinliklerine kimse varamamıştır. Bir dalgalı deryadır ki, bütün dünya onun bir dalgasını bilmiyor. Dünyayı kuşatan öyle bir bahr-ı muhîttir ki, onu kavramaya bütün âlemin gücü yetmez. Zikir, zikredenlerin kalblerinde hâsıl olan bir hâldir. Söylemesi, yazması, bildirmesi imkânsızdır.
Hak teâlâyı, bilen kimsenin dili söylemez olur. Kelime bulamaz ki, anlatabilsin. Şaşar kalır. Dünyadan ve insanlardan haberi olmaz. Zikrolunan, Allahü teâlâ olduğu gibi, zikreden de ancak Odur. Kendisini yine ancak kendisi zikredebilir. Mahlûkların, Onu zikretmek haddine mi düşmüştür? Ancak sıfat-ı ilâhiyyesi ile sıfatlanması için, yaratmış olduğu insana kendisini zikretmesini emretmiştir. Herkes, yaradılışındaki kâbiliyyeti kadar, o nihâyetsiz ve dalgalı denizden birşey ile tesellî bulur. Veysel Karânî, o deryanın bir damlası ile tesellî bulmuştur. Cüneyd-i Bağdâdî, o denizden bir avuç miktârı ile doymuş, kanmıştır. Abdülkâdir-i Geylânî, ancak o denizin kenârına varmıştır. Muhyiddîn-i Arabî ise, bunun dibinden çıkarılmış bir cevher ile övünmektedir. İmâm-ı Rabbânî, ondan büyük pay almıştır.
(Allah) kelime-i celîlesini teşkîle hizmet eden elif, lâm ve he harfleri, bu muazzam kelimenin işaret ettiği, hiçbirşeye benzemiyen zâtı anlatmaya, âlet ve vâsıtadırlar. Bunları söylemek zikir değildir. Zikir, bu kelimenin netîcesi, semeresi olan bir hâl ve keyfiyyettir. Bu kelimeye zikir denmesi mecâzdır. Hakîkî mâna ile değildir.
Bunun gibi kelime-i tevhîd de zikir değildir. Ancak söylemek ve mânası bakımından zikre âlettir. Zikir, bu kelimenin ve bu ibârenin kalb ile tekrarından hâsıl olan bir hâldir. Bu hâlin husûle gelmesi, bu kelime ve ibâreye bağlıdır.)
Çok uzun olan bu mektûbun yukarda yazılı kısmında, imam-ı Rabbânînin medh-u senâsı ne kadar vecîz, kısa, fakat geniş ve câmidir.
Seyyid Abdülhakîm efendi mektûblarında ve derslerinde: (Ba'de kitâbillah ve ba'de kitap-ı Resûlillah, eftal-i kütüb, Mektûbâtest) buyururlardı. Yâni, Allahü teâlânın kitabı olan Kur'an-ı kerimden sonra ve Resûlullahın hadis-i şeriflerinin toplanması ile meydana gelmiş olan Buhârî kitabından sonra, dîn-i islâmda yazılmış kitapların en üstünü Mektûbâttır. [Evliyâ-yı kiramın vilâyetlerinin kemâlâtının marifetlerini bildiren kitapların en kıymetlisi, Celâleddîn-i Rûmînin (Mesnevî)si olduğu gibi, hem vilâyet kemâlâtının marifetlerini hem de nübüvvet kemâlâtının marifetlerini ve inceliklerini bildiren kitapların en kıymetlisi ve en üstünü, İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkînin (Mektûbât) kitabıdır.]
Bir mektûbunda, (Din ve dünyaya en ziyâde yarıyan ve dîn-i islâmda misli yazılmamış olan Mektûbât kitabını okuyup bazısını anlıyan...) yazmışlardır. Buyururlardı ki, fârisîyi az bilen bir kimse, Mektûbâtın fârisîsini daha kolay anlar. Çünkü, Müstekîmzâde Süleymân Sa'deddîn efendinin yapmış olduğu türkçe tercümesi, hem karışık, hem de hatâlıdır. Müstekîmzâde Süleymân efendi, Muhammed Emîn Tokâdînin talebesinden olup, 1202 [m. 1788] de vefât etti. Zeyrekte, Üstâdının yanındadır. (Mektûbât) kitabı çeşidli tarihlerde, çeşidli yerlerde basılmıştır. 1392 [m. 1972] senesinde Pâkistânda Karaşide yapılan baskısı çok güzeldir. İki cilt hâlinde olup, birinci ciltte yalnız birinci kısm, ikinci ciltte ise ikinci ve üçüncü kısmlar mevcûddur. Bu iki cilt İstanbulda ofset yolu ile birinci hamur ve en iyi kâğıda, gayet nefîs olarak bastırılmıştır. İmâm-ı Rabbânînin mübârek oğlu Muhammed Mâsum-i Serhendînin yetiştirdiği yüzlerce Evliyânın meşhûrlarından olan Muhammed Bâkır Lâhôrî, 1080 [m. 1668] de Mektûbâtı fârisî olarak hulâsa ederek, (Kenz-ül-hidâyât) ismini vermiştir. Yüzyirmi sayfa olup, içinde yirmi hidâyet [Başlık] vardır. 1376 [m. 1957] de Lâhôrda basılmıştır. Ayrıca, fârisî (Urvet-ül-vüskâ) kitabını yazmıştır.