İCTİHÂD
İctihâd, gücü, kuvveti yettiği kadar, zahmet çekerek, uğraşarak çalışmak demektir. İctihâddan maksat, âyet-i kerimelerden ve hadis-i şeriflerden, mânaları açıkça anlaşılmıyanları, açıkça bildiren diğer ahkâm-ı şer'ıyyeye kıyâs ederek, benzeterek, bunlardan yeni hükmler çıkarmaya uğraşmak, çalışmak demektir. Meselâ anaya, babaya itaati emreden âyet-i kerimenin meâl-i âlîsi, (Onlara, öf sıkıldım demeyin!)dir. Dövmekten, söğmekten bahs buyurulmamıştır. Âyet-i kerimede, yalnız bunların en hafîfi olan öf kelimesi açıkça bildirildiğine göre, müctehidler, dövmenin, söğmenin ve hakâret etmenin elbette haram olacağını ictihâd etmişlerdir. Yine meselâ, Kur'an-ı kerimde şarap içmek yasak edilmiş, başka içkiler bildirilmemiştir. Şarapın haram olmasının sebebi, hamr kelimesinden de anlaşılacağı üzere, tahmîr-i akıl, yâni aklı karıştırdığı, giderdiği içindir. Bundan dolayı müctehidler, şarapın haram olmasındaki sebep, herhangi bir içkide bulunsa haramdır, diye ictihâd etmişler. Her sarhoş eden şeyin haram olduğunu emir buyurmuşlardır. Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimde, ictihâd ediniz! diye emrediyor. Birçok âyet-i kerimelerden, ilimleri derin olan yüksek derecedeki âlimlerin ictihâd ile emrolundukları anlaşılmaktadır. O hâlde, ehliyyeti ve liyâkati ve ilimde ihtisası tâm olanların, yâni mânaları açıkça anlaşılmıyan âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerin içlerinde saklı bulunan ahkâmı ve mes'eleleri, mefhûmen, mantûkan, delâleten anlıyabilecek kuvvet ve kudrette olanların ictihâd etmesi farzdır.
İctihâd makamına lâyık olabilmek için, birçok kayd ve şartlar vardır. Evvelâ arabî yüksek ilimleri tamam bilmekle berâber, Kur'an-ı kerimin hepsi ezberinde olmak, sonra, âyet-i kerimelerin mâna-i murâdîsini, mâna-i işârisini, mâna-i zımnî ve iltizâmîsini bilmek ve âyet-i kerimelerin, indiği zamanları ve sebepleri ve ne hakkında geldiklerini, küllî, cüz'î olduklarını, nâsih, mensûh olduklarını, mukayyed ve mutlak olduklarını ve bunlar gibi diğer vechelerini ve kırâet-i seb'a ve aşereden ve kırâet-i şâzzeden nasıl istihrâc edildiklerini bilmek, kütüb-i sitte ve diğer hadis kitaplarında bulunan hadis-i şeriflerin hepsini ezberden bilmek ve her hadisin ne zaman ve ne için söylendiğini ve şümûl derecesini, hangi hadisin diğerinden evvel veya sonra olduğunu, âid oldukları cihetleri, hangi vak'a ve hâdise üzerine söylendiklerini ve kimler tarafından nakil ve rivayet edildiklerini ve bunların her birinin hâl tercümelerini bilmek, fıkh ilminin üsûl ve kâidelerine vâkıf olmak, oniki ilmi, âyet-i kerimelerin ve hadis-i şeriflerin rümûz ve işaretlerini, sûrî ve mânevi tefsîrlerini anlayıp kavrıyabilecek ayrı bir irfâna, nûr-i îman ve itmi'nân ile dolu münevver ve muaffâ bir kalb ve vicdâna sahip bulunmak lâzımdır. Bu yüksek vasflar ve husûsiyyetler, ictihâd mevkı' ve makamının îcâbları ve lüzûmlu şartlarıdır. Fakat, böyle fazîletleri taşıyan, akılları kuvvetli kimseler, ancak Peygamberimizin asr-ı saadetinde ve Sahâbe-i kiramın zamanında ve Tâbiîn ve Tebe'i tâbiîn devrinde bulunabiliyor, sohbet bereketi ile yetişiyordu. Zaman ilerleyip, asr-ı saadetten uzaklaşıldıkça, fikirler, re'yler bozulmuş, dağılmış, bid'atler türemiş, üstün, kıymetli kimseler yavaş yavaş azalmış, dördüncü asırda n sonra, bu sıfatlara mâlik bir âlim ortada kalmamıştır. Böyle olduğu, (Mîzân-ül-kübrâ) ve (Redd-ül-muhtâr) ve (Hadîka) kitaplarında, açıkça yazılıdır.
(Fa'tebirû) âyet-i kerimesinin meâl-i âlîsi, (Ey akıl sahipleri! Akıl erdiremediğiniz mes'elelerde, onları bilen ve derinliklerine tâm ermiş olanlara tâbi olunuz) demektir.
İctihâd makamına varmış bulunan yüksek kimseler, kendi ictihâdlarına göre hareket etmek mecbûriyetindedir. Başka müctehidlerin ictihâdlarına tâbi olamazlar. Hattâ Peygamberlerin zamanlarında da, sahâbîlerden biri, kendi Peygamberinin ictihâdına uymıyan ictihâdda bulunursa, kendi ictihâdına göre hareket ederdi. Burada bir suâl sorulabilir. Peygamberler de ictihâd eder mi idi? Evet, onlar da, Allahü teâlânın açıkça bildirmediği emirleri, açık bildirilmiş olan emirlere kıyâs ederek, benzeterek ictihâd ederlerdi. Fakat ictihâdlarda hatâ edip yanılmak ihtimali olduğundan, ictihâdlarında hatâ ederlerse, Allahü teâlâ, derhâl Cebrâîl aleyhisselâmı göndererek, hatâları vahy ile düzeltilirdi. Yâni Peygamberlerin ictihâdları hatâlı kalmazdı. Meselâ, Bedr gazasında alınan esîrlere yapılacak şey için, Server-i âlem bazı Sahâbe-i kiram ile birlikte bir türlü, Ömer ise, başka türlü ictihâd etmişlerdi. Sonra, âyet-i kerime gelerek, Allahü teâlâ, imam-ı Ömerin ictihâdının doğru olduğunu bildirdi. Bunun gibi (Abese) sûresi de, bir ictihâd hatâsını düzeltmek için nâzil olmuştu. [Tefsîr-i Hüseyn Kâşifî.] Peygamber efendimizin vefâtları sırasında, hokka ve kalem hakkındaki emirlerinin anlaşılmasında Hz. Ömerin ictihâdı, yine böyledir ki, ileride bildireceğiz.
Eshâb-ı kirâmdan sonra meşhûr dört imam ve bunların mezheplerine göre ictihâd eden imam-ı Ebû Yûsüf, imam-ı Muhammed, imam-ı Züfer, ibni Nüceym, imam-ı Râfi'î, imam-ı Nevevî, imam-ı Gazâlî ve benzerleri gibi yüksek âlimler yetişti. Asr-ı saadet uzaklaştıkça, hadis-i şerifleri nakil ve rivayet eden oniki silsilenin, yâni haber verme zincirinin halkaları arttı. Hadis-i şeriflerin hangi silsileden ve hangi kimselerden alınacağı, düşünülecek bir mes'ele oldu ve çok güç ve belki imkânsız oldu. Bundan dolayı, dördüncü asırda n sonra, ictihâd edebilecek bir âlim yetişemez oldu. Bütün müslümanlar, bu dört imamdan birine tâbi olup, o imamın mezhebine uymaya mecbûr oldu.
Dîn-i islâmı yıkmak için uğraşanlardan bir kısmı, o kadar kurnaz oldukları hâlde, islâmiyetin inceliklerini kavrayamadıklarından, kitaplarında ve konferanslarında (ictihâd kapısı kapandı) sözüne saldırıyor. Fakat kürsîlerden saçtıkları rakı kokuları ile berâber, çürük ve boş kafalarından, ağızlarına sızan hezeyânları, dinleyicilere gülünç olmaktan başka te'sîr yapamıyor. Elhamdülillah, islâm semasını kaplıyan korkunç irtidâd bulutlarının karartmakta olduğu gençliğin saf ve berrak ruh deryası, hakîkat güneşinin beliren tektük şua'ları ile ışıldamaya başlamaktadır.
İctihâd, bir ibâdet olduğundan, yâni Allahü teâlânın emri olduğundan, hiçbir müctehid, diğer bir müctehidin ictihâdına yanlış diyemez. Çünkü, her müctehide, kendi ictihâdı haktır ve doğrudur. Meselâ, imam-ı Şâfi'î, Hanefî mezhebinde olmadığı hâlde, (İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfenin re'y ve ictihâdını beğenmiyene, Allahü teâlâ lânet etsin!) yâni merhamet etmesin buyurmuştur. İmâm-ı Ebû Yûsüf ve imam-ı Muhammed ve diğer imamların, İmâm-ı a'zama uymayan sözleri, onu beğenmemek, kabûl etmemek değildir. Kendi ictihâdlarını bildirmektir. Bunu bildirmeye memurdurlar. Server-i âlem uzak memleketlere gönderdikleri Sahâbe-i kirâma, güçlük karşısında kalınca, âyet-i kerimelere mürâce'at etmelerini, orada bulamazlarsa, kendi re'y ve ictihâdları ile hareket etmelerini emir buyururdu. Kendilerinden daha yüksek ilimli ve fikirli olsalar dahî, başkalarının fikir ve ictihâdına uymamalarını emir buyururdu.
İşte bunun gibi, imam-ı Ebû Yûsüf ve imam-ı Muhammed de hocaları, üstâdları olan imam-ı a'zam Ebû Hanîfe hazretlerinin fikir ve re'yine tâbi olmayıp, kendi ictihâdları ile hareket ederlerdi. Hâlbuki, İmâm-ı a'zamın ilmi, fikri, onların üstünde idi ve onların üstâdı idi.
Dört mezhep arasındaki farklar da, bundan ileri gelmektedir. Meselâ Hanefî mezhebinde kan akınca abdest bozulduğu hâlde, imam-ı Şâfi'înin ictihâdında bozulmuyor. Şâfi'î mezhebinde bulunan biri, elinden kan akınca, abdest almadan namaz kılarsa, hiçbir hanefî, ona abdestsiz namaz kıldı diyemez. Çünkü onun tâbi olduğu mezhep imamının ictihâdı böyledir. Hanefî mezhebinde bulunan bir kimse, yabancı bir kadının [nikâhla alması ebedî haram olan onsekiz kadından başkasının] derisine dokunduktan sonra, abdestini yenilemeden namaz kılsa, hiçbir şâfi'î de, o hanefînin abdestsiz namaz kıldığını söyliyemez. O hâlde abdestte, namazda, nikâhda, mirasta, vasıyetlerde, talâkta, cürm ve cinâyetlerde, alışverişte ve bunlar gibi birçok şeylerde imamlarımızın [yâni en büyük din âlimlerinin] birbirine uymıyan sözleri, hep ictihâdları olup, hiçbiri diğerinin sözüne yanlış, bozuk dememiştir.
Sahâbe-i kiram da böylece birçok işlerde birbirlerine uymamışlarsa da, hiçbiri diğerinin ictihâdına yanlış dememiş, dalâlet, fısk demeyi hâtırlarına bile getirmemişlerdir. Meselâ, Ebû Bekr-i Sıddîk halîfe iken, müslüman olmasını teşvîk için, bir muhtedîyi, bir sahâbînin yanına katarak, beyt-ül-mâlın muhâfaza memuru olan Hz. Ömere gönderdi. Buna zekât hissesini versin! diye emreyledi. Ömer ise, bu parayı vermedi. (Müellefe-i kulûb) ismi verilen bu gibi kimselere zekât verilmesi, âyet-i kerimede emredilmiş iken, neye vermedin? diye sorunca, imam-ı Ömer (kâfirlerin kalblerini yumuşatmak emri, Allahü teâlânın vaat ettiği zafer ve gâlibiyyet başlamadan evvel, kâfirlerin azgın olduğu zamanda idi. Şimdi ise, müslümanlar kuvvetlenmiş, kâfirler mağlup ve âciz olmuştur. Şimdi kâfirlerin kalblerini mal ile kazanmaya lüzûm kalmamıştır) buyurdu. (Müellefe-i kulûb) denilen kâfirlere zekât verilmesi emrini nesh eden, yâni yürürlükten kaldıran âyet-i kerimeyi ve Mu'âz hadisini okudu. İmâm-ı Ömerin bu ictihâdının, Sıddîk-ı a'zamın re'y ve ictihâdına uymaması, onun bu emrini red etmek değildir. Beyt-ül-mâlin [yâni, müslümanlara âid para ve eşyanın] muhâfazasına ve idaresine memur olduğu için, ictihâdını söylemişti. Ebû Bekr de bu ictihâdından dolayı ona bir şey dememişti. Hattâ, ictihâdını değiştirerek, Eshâb-ı kirâmın hepsi, Hz. Ömer gibi ictihâd eylediler. İmâm-ı Rabbânî, otuzaltıncı (36) mektûb sonlarında, Eshâb-ı kirâmın, Resûlullahın ictihâdından ayrılmasına misâl olarak, şunu da yazmaktadır:
Peygamberimiz, vefât etmesine yakın bir zamanda, (Bana kâğıd veriniz, size birşeyler yazacağım!) buyurmuştu. Orada bulunanlardan bir kısmı, kâğıd verelim dedi. Bir kısmı da vermiyelim dedi. Ömer-ül Fârûk, bu kısmdan idi. (Allahü teâlânın kitabı, bize yetişir) dedi. Bu yüzden de ona dil uzatıyor, kötülüyorlar. İşin iç yüzünü anlasalar, birşey söyliyemezler. Çünkü, Fârûk, vahyin son bulduğunu, Cebrâîl aleyhisselâmın gökten artık haber getirmiyeceğini ve re'y ve ictihâddan başka bir yolla ahkâm çıkarılamıyacağını bilmişti. O ânda Resûlullahın yazacağı şeyler, ictihâdla bulunacak şeyler olacaktı. Allahü teâlânın (İctihâd ediniz!) emri ile, başka müctehidler de, bunları bulabilirdi. İşte Ömer, bunları hemen düşünerek, Resûlullahı o veca'lı, sıkıntılı anda üzmek, yormak istemedi. Başkalarının yapacağı ictihâdları kâfî gördü ve (Bize Kur'an-ı kerim yetişir) buyurdu. Yâni (Müctehidlerin kıyâs ve ictihâd etmeleri için, Kur'an-ı kerim kâfîdir) dedi. Yalnız Kur'an-ı kerimi söylemesinden anlaşılıyor ki, hâllerden ve işaretlerden anlamıştı ki, yazılacak ahkâmın ictihâdı, hadis-i şeriflerden çıkarılmayıp, Kur'an-ı kerimden çıkarılacak şeylerdi. O hâlde, Hz. Ömerin kâğıd getirmeye mani olması, Resûlullahı hastalığın şiddeti, ağrıların kesreti zamanında üzmemek, yormamak için merhamet ve şefkatinden idi. Zaten, kâğıd istemeleri de emir şeklinde değil, başkalarını ictihâd zahmetinden kurtarmak için acıdıklarından idi. Çünkü, emir şeklinde olsaydı, emirleri bildirmek lâzım olduğundan, kâğıdı istemeye önem verir. Eshâbının uyuşmaması ile vazgeçmezdi.
Suâl: Fârûk o zaman (Durun bakalım sayıklıyor mu?) demişti. Bunu niçin söyledi?
Cevap: İmâm-ı Rabbânî, buna şöyle cevap buyuruyor: Fârûk, belki o sözün, hastalığın ateşli ânında istemiyerek söylendiğini sanmıştı. Nitekim (yazacağım) buyurmaları, buna işarettir. Çünkü, Resûlullah, ömründe birşey yazmamıştı. Bundan başka, (Benden sonra yoldan çıkmıyasınız!) buyurmuştu. Hâlbuki, din kâmil olmuş, nîmet tamam olmuş ve Allahü teâlâ râzı olmuş iken, yoldan çıkmak nasıl olabilir? Bu tamamlık ve bu kemâl ile berâber, yoldan çıkılacaksa, bunu durdurmak için bir ânda ne yazılabilir? Yirmiüç senede yazılanın durduramıyacağı bir dalâleti önliyecek ne yazılabilir? Fârûk, bunlardan anlamıştı ki, bu söz insanlık îcâbı, istemeden söylenmişti. Bir kısmı soralım dedi. İkinci kısmı, sormıyalım, rahatsız etmiyelim, dedi ve sesler yükseldi. Resûlullah, (Kalkınız, birbirleriniz ile çekişmeyiniz! Peygamberin huzurunda çekişmek iyi değildir) buyurdu ve artık, böyle şey söylemedi. Kalem, kâğıd istemedi.
Eshâb-ı kirâmın, ictihâd ile çıkarılacak ahkâmda Peygamberimizden ayrılmaları eğer [Allah göstermesin] keyf ve inat ile olsaydı mürted olurlardı. Dîn-i islâmdan çıkarlardı. Çünkü, Server-i âleme karşı ufak bir edebsizlik küfürdür. Böyle şeyden Allahü teâlâya sığınırız. Hâlbuki, bu ayrılıkları (Fa'tebirû) emrine uymak için idi. Çünkü, ictihâd mertebesine yükselen bir kimsenin, ictihâdla bulunan hükmlerde, başkasının ictihâdına uyması hatâdır ve yasaktır. Evet Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilen hükmlerde ictihâd olmaz. Bu hükmlere uymak her müslümana lâzımdır.
Hülâsa ve netîce olarak deriz ki, Eshâb-ı kirâmın hepsi gösteriş yapmaktan uzak, kimseye beğendirilmelerini düşünmeyip, yalnız kalblerini, huylarını temizlemeye uğraşırlardı. Görünüşe aldırmazlar, öze ve hakîkate önem verirlerdi. Birinci işleri, Resûlullahın emirlerini yapmak, Onu gücendirmekten sakınmak idi. Analarını, babalarını, çocuklarını, âilelerini, o Servere feda etmişlerdi. Ona olan îmanları, ihlâsları o kadar çoktu ki, mübârek tükürüğünün yere düşmesine zaman bırakmazlar, âb-ı hayat gibi içerlerdi. Tıraş olunca, mübârek saçlarını, sakal kesintilerini yere düşmeden kapışırlar, bir kılını taşımağı, tâc ve tahttan kıymetli bilirlerdi. Koca Roma ordularını yere seren, kal'aları, memleketleri feth eden Hâlid ibni Velîd, bütün bu muvaffakıyyetlerinin, başında taşıdığı bir (sakal-ı şerif) sâyesinde olduğunu söylemişti.
Evlattan evlada yâdigâr kalan bu sakal-ı şerifler, câmilere vakf edilmiştir. Mübârek günlerde ziyâret edilmektedir. Eshâb-ı kirâmın o Servere olan îman ve ihlâslarının çokluğundan, kan aldırınca, içtikleri meşhûrdur. Yalandan ve iftirâdan uzak olan o mübârek insanlardan, Resûlullaha karşı edebe yakışmaz görünen bir söz çıkarsa, buna iyi mâna vermeye çalışmalı, kelimeyi değil, maksadı düşünerek selâmete ermeliyiz!
Suâl: Ahkâm-ı ictihâdiyyede hatâ ihtimali olunca, Resûlullahdan gelen ahkâm-ı şer'ıyyenin hepsine nasıl güvenilebilir?
Cevap: Peygamberlerin ahkâm-ı ictihâdiyyeleri, sonradan ahkâm-ı semaviyye olur. Yâni Peygamberlerin hatâ üzerinde kalmaları câiz değildir. Ahkâm-ı ictihâdiyyede müctehidler ictihâd edip ayrılıklar belli olduktan sonra, Allahü teâlâ doğru hükmü bildirir. Doğru belli olur. O hâlde Peygamberimiz hayatta iken çıkarılan ahkâm-ı ictihâdiyyenin hepsinde vahy gelerek doğruları bildirilmiş, şüphelileri hiç kalmamıştır. Demek ki, Resûlullahdan gelen ahkâmın hepsi doğrudur. Hepsi kat'îdir. Çünkü, hepsi vahy ile bildirilmiştir. Sonradan vahy ile doğrusu bildirilecek olan bu ahkâmda ictihâd etmeyi emretmekten maksat, müctehidlere derece ve sevap vermek içindir. Peygamber efendimizden sonra bulunan ahkâm-ı ictihâdiyye ise, böyle kat'î olmayıp, zannîdir, şüphelidir. Bunları yapmak lâzım ise de, inanmıyan kâfir olmaz. Fakat, bunlardan da, bütün müctehidlerin birbirlerine uygun ictihâdları ile çıkarılan bir hükmü inkâr eden, yine kâfir olur.
Hülâsa, bizler, kalblerimizi, Ehl-i beytin hürmet ve sevgisi ile nûrlandırmalı ve Sahâbe-i kiramın hepsini, hiç birini ayırmadan, büyük ve yüksek bilmeliyiz. Her birini Resûlullah efendimizin tâyîn buyurdukları derece ve yükseklikte tanımalıyız! Aralarında olan münâkaşaların ve muhârebelerin, güzel niyet ve iyi sebeplerden ileri geldiğine inanmalı, hiçbirine kusur ve kabahat bulmamalı ve söylememeliyiz!
İmâm-ı Şâfi'î ve imam-ı Ahmed buyuruyorlar ki, (Ellerimiz o kanlara bulaşmadığı gibi, dillerimizi de bulaştırmaktan muhâfaza edelim!) O hâlde Sahâbe-i kiramın hepsini, Resûlullahın talebeleri oldukları için, sâf ve temiz bilmemiz ve çok sevmek, hurmet etmek lâzım geldiğini îtikat etmemiz Îcap eder. Sahâbe-i kiramın, Tabi'în-i izâmın ve Tebe'i tâbiînin ve müctehidlerin ve mütekellimîn, fukaha, muhaddisîn, müfessirîn ve bu ümmetin sâlihlerinin hepsi böyle îtikat etmişlerdir.
Ehl-i sünnet ve cemaat denilen zümre-i nâciyyenin de mezhep ve îtikatları bu doğru yoldur. Bir kimse, bu ümmet-i necîbenin evliyâsından birinin birkaç gün meclisinde bulunup, onun sohbeti ile güzel huylarından, fazîletlerinden edinerek, faydalanınca, buna bütün dünyada kıymet biçilmez iken, nasıl olur da Eshâb-ı kirâmın birbirleri ile olan ayrılıkları ve muhârebeleri kötü maksadlı kimselerin, kendilerine benzeterek söyledikleri ve kitaplarında yazdıkları gibi çirkin ve uygunsuz bilinir? Çünkü, Eshâb-ı kirâm Resûl-i ekremi aşırı severlerdi. Uğrunda canlarını, mallarını, mülklerini, evlatlarını, ezvâc, baba ve analarını ve vatanlarını, terk ve feda ederlerdi. Uzun zamanlar sohbetlerinde bulunarak her cihetten faydalanmış ve Peygamber efendimizin ahlâkı ile ahlâklanmış, aşağı huylardan temizlenmiş, kalbleri, nefsleri saf ve pâk olmuştu. Peygamber efendimizin Eshâb-ı kirâmı için böyle söylemek ve zannetmek aslâ câiz değildir.
Böyle söyliyen ve yazan zevâllılar, bilmiyorlar mı ki, onlara düşmanlık edenler, doğrudan doğruya Server-i âleme düşmanlık etmiş oluyorlar. Onları kusurlu bilmekle, Fahr-i âlemi kusurlu göstermiş oluyorlar. Bunun içindir ki, dînimizin büyükleri, (Peygamberimizin Eshâbına hurmet etmiyen, onları kusurlu bilen, Resûlullaha îman etmemiş olur) buyurdular.
Cemel ve Sıffîn vak'aları, onları kötülemeye sebep olamaz. İki taraftakiler de, günaha girmedi, belki sevap kazandılar. Zîrâ, hadis-i şerifte bildirildiği gibi, ictihâdda hatâ eden müctehide bir sevap, isâbet edene iki veya on sevap vardır. Şüphe yoktur ki, ayrılık, gizli maksadlar ve dünya arzuları için olmayıp ancak ictihâdların uymaması sebebi iledir. İmâm-ı Muhammed Kurtubînin Tezkiresi Muhtasarında, imam-ı Abdülvehhâb-ı Şa'rânî buyuruyor ki: (Muaviye ve Ali arasındaki muhârebe ve ayrılıklar, ictihâd ayrılığından doğan dînî bir mes'ele idi. Dünya arzularına kavuşmak için değildi. Yâni, saltanat ve reîslik sevdâsı ile değildi ki, söz edilsin. Belki, din için olduğundan iyi ve makbûl idi.) İmâm-ı Kurtubî ve Abdülvehhâb-ı Şa'rânî bu dînin büyüklerindendir. Yine aynı kitapta diyor ki, Resûlullah buyurdu ki, (Bundan sonra, [yâni benden sonra], eshâbım arasında fitne çıkarak muhârebe olacaktır. Cenâb-ı Hak bunları, benimle olan sohbetlerinden dolayı af ve mağfiret eder. Bunlardan sonra gelen müslümanlar arasında bu sebeple çıkacak fitnede kimse affolunmıyacaktır). Çünkü, onlar, sahâbî değildir, yâni sohbette bulunmamışlardır. İnsan, dünyada iken sevdiği kimse ile haşr olacaktır. Sahâbe-i kiramın hepsi, Server-i âlemi çok severdi.
Yine aynı sayfada yazılı olan bir hadis-i şeriften anlaşılıyor ki, Eshâb-ı kirâm arasındaki muhârebelerde hem ölen, hem de öldüren Cennetliktir. Onların hepsi büyük müctehid idi. Bir müctehid, kendinden daha yüksek bir müctehidin ictihâdından başka ictihâd edince, kendi ictihâdı ile amel etmesi lâzımdır. Başkasının ictihâdına uyması câiz değildir. İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfenin talebesi olan imam-ı Ebû Yûsüfün ve imam-ı Muhammedin ve yine imam-ı Muhammed Şâfi'înin talebesinden olan Ebû Sevrin ve Müzenînin, üstâdlarının re'ylerine uymıyan ne kadar ictihâdları var. Onların haram dediklerine helâl, helâl dediklerine haram demişlerdir. Bunlara, günah işledi, hatâ etti denilemez. Kimse de böyle dememiştir. Zîrâ, ayrılmaları, ictihâd yüzündendir. Kendileri de müctehiddir. Eshâb-ı kirâmın her biri de böyle müctehiddi. Vahşîden Hz. Ebû Bekre kadar hepsi, Hz. Muaviye de, müctehid idiler. Her biri, Peygamberimizin kalblere işliyen mübârek nazârlarına ve duâlarına kavuşmakla şereflenmiştir. Meselâ, Hz. Muaviye, (Yâ Rabbî! Onu hâdî ve mehdî kıl!) duâsına kavuşmuştu. Hâdî, doğru yolu bulmuş, hidâyete ermiş, Mehdî, hidâyete getirici demektir. Düşünülürse, bu duâ, dünya ve âhıretin en yüksek derecesini göstermektedir. Şüphe eden, Server-i âlemin duâsının kabûl olmıyacağını iddiâ etmiş olur. Server-i âlem Sahâbenin büyüklerini sayarken, Hz. Ebû Bekr-i Sıddîk için, (Ümmetimin en merhametlisidir) buyurdukları gibi, Hz. Muaviye için de, (Ümmetimin en halîmi ve en cömerdidir) buyurmuşlardı. İyi düşünmelidir ki, bu iki kıymetli huy ve sıfatın derecesi, nerelere kadar yükselmektedir?
İbni Hacer-i Mekkî (Tathîr-ül-cenân) kitabının yirmiyedinci sayfasında şöyle yazıyor: Abdüllah ibni Abbâs buyuruyor ki: Cebrâîl Peygamber efendimize geldi. Yâ Muhammed ! Muaviyeyi sana tavsıye ederim. Kur'an-ı kerimi yazdırmakta ona emniyyet et, güven! dedi. Yine aynı sayfada yazıyor ki, Resûl-i ekrem, birgün mübârek zevcesi Ümm-i Habîbenin odasına geldi. O esnâda Hz. Muaviye başını, kız kardeşi Ümm-i Habîbenin kucağına koymuş uyuyordu. Resûl-i ekrem bu hâli görünce, buyurdu ki, (Yâ Ümm-i Habîbe! Kardeşini bu kadar çok mu seviyorsun?) Kardeşimi çok seviyorum, dedi. Peygamberimiz buyurdu ki, (Onu Allahü teâlâ ve Resûlü de seviyor).
O kitapta yine yazıyor ki, Hz. Muaviye Peygamber efendimize, yakın akrabâ olmak ile şereflenmiştir. Çünkü, kız kardeşi Ümm-i Habîbe, Peygamber efendimizin zevcelerinden idi.
Peygamberimiz bir hadis-i şeriflerinde buyuruyor ki, (Allahü teâlâ, bana söz verdi ki, kızlarını aldığım ve kızlarımı verdiğim âileler Cennette benimle berâber olacaklardır).
Hz. Muaviyenin fazîletlerini bildiren hadis-i şeriflerden birisi de budur ki, Resûlullah, Hz. Muaviyeye buyurdu ki, (Sen melik olduğun zaman, yâni halîfe olduğun zaman, vazîfeni iyi yap!) Hz. Muaviye buyuruyor ki, benim halîfe olmaya arzu ve hevesim, bu hadis-i şerifi işittiğim zaman başladı. Zîrâ bu hadis-i şerif benim halîfe olacağımı müjdeliyordu. Server-i âlem Hz. Muaviyenin ileride halîfe olacağını haber vermişti. Bu haber de mucizelerinden biridir. Muaviye, bu hadis-i şerifin muhakkak meydana çıkacağına îmanı olduğundan, halîfe olacağı zamanı bekliyordu. Fakat bunun hakîkî zamanı, emîrül müminin imam-ı Alînin vefâtından ve imam-ı Hasenin hilâfeti kendinden ayırarak ona verdiği ândan sonra idi. Muaviye, acele ederek, vaktinden önce, Âişe ve Zübeyr ve Talhanın, imam-ı Ali ile harp etmelerinden sonra, bu arzusunu yerine getirmek istedi ki, bunda yanılmıştı. Fakat bu hatâsı, ictihâdda hatâ olduğundan, hiç birşey denemez.
Yine o kitapta diyor ki, Server-i âlem Ebû Bekr ve Ömere danıştı. İki defa, (Fikrinizi bana söyleyiniz!) buyurdu. Onlar, (Allahü teâlâ ve Resûlü daha iyi bilir) dediler. Sonra, Muaviyeye haber gönderdi. Yanlarına gelince: Resûlullah buyurdu ki, (İşlerinizde Muaviyeyi bulundurunuz. Çünkü, o kavîdir, emîndir.)
Diğer bir hadis-i şerifte, (Yâ Rabbî, Muaviyeye hesabı ve kitâbeti bildir! İslâm memleketlerinde, ona yüksek mevkı' ve makam ver! Emirlerinin yapılmasını kolaylaştır! Onu azâbdan koru!) diye duâ buyurdu. İmâm-ı Ömer, Muaviyeyi medh ve senâ edip, Hz. Ebû Bekr Şâmı alınca, oraya vâlî yaptığı kardeşi Yezîdin vefâtında onu, kardeşi yerine, vâlî tâyîn etti ve halîfe kaldığı on sene içinde vazîfesinden azl etmedi. İmâm-ı Osman ve imam-ı Ali da, halîfe iken Muaviyeyi Şâm vâlîliğinde bırakıp azl etmediler. O zaman, birçok vilâyetler, vâlîlerinden şikâyet ettikleri hâlde, Muaviye dâimâ sevilmiş, kimse onu şikâyet etmemiştir.
Sôfiyye-i aliyyenin büyüklerinden ve reîslerinden olan, gavs-i a'zam seyyid Abdülkâdir-i Geylânî bütün müminlere dîni öğretmek ve îtikatlarını düzeltmek için yazdığı (Gunyet-üttâlibîn) kitabının birinci cüz'ünün ellidördüncü sayfasında, Ebû Bekr, Ömer, Osman ve Ali ve Hasen hilâfetlerini uzun uzadıya anlattıktan sonra, diyor ki: [İmâm-ı Ali vefât edince, imam-ı Hasen müslümanların kanı dökülmemesi ve herkesin rahat etmesi için, hilâfeti bırakmak istedi ve Muaviyeye teslim eyledi ve onun emirlerine tâbi oldu. O günden îtibaren, Muaviyenin hilâfeti hak ve sahih oldu. Bu sûretle, Server-i âlemin haber vermiş olduğu, (Bu benim oğlum seyyiddir, yâni büyüktür. Allahü teâlâ, bunun ile müminlerden iki büyük fırka arasını bulur, yâni barıştırır) hadis-i şerifinin mânası meydana çıktı. Görülüyor ki, imam-ı Hasenin tâbi olması ile, Muaviye, islâmiyete uygun halîfe olmuş, böylece müslümanlar arasındaki anlaşmazlık sona ermiştir. Tâbiîn ve Tebe'i tâbiîn ve dünyadaki bütün müslümanlar Muaviyeyi halîfe olarak tanımıştır. Server-i âlem Hz. Muaviyeye, (Halîfe olduğun zaman yumuşak ol veya güzel idare et!) buyurdukları gibi, diğer bir hadis-i şerifte, (İslâmiyet değirmeni otuzbeş sene veyahut otuzyedi sene devam edecektir!) buyurmuştur. Peygamberimizin çarh, yâni dolab buyurmasının sebebi, dindeki kuvveti ve sağlamlığı bildirmek içindir. Bu müddetin otuz senesi dört halîfe ve imam-ı Hasen ile tamamlandıktan sonra, geri kalan beş veya altı veya yedi senesi, Hz. Muaviyenin hilâfeti zamanıdır. Hilâfeti, ondokuz sene ve birkaç ay sürmüştür.]
Gunye kitabının türkçe tercümesi basılmıştır. Okunması tavsıye olunur.
(Mir'ât-ı kâinât) kitabı, ikinci cilt, üçüncü sayfasında diyor ki, (Hz. Muaviyenin babası, Ebû Süfyân olup, beşinci babası Abdü Menâf, Resûlullahın da dedelerinden idi. Hz. Muaviye, hicretten ondokuz sene evvel, dünyaya gelmiştir. Babası ile Mekke-i mükerremenin fethi günü îmana gelmişti. Uzun boylu, beyaz yüzlü, güzel, yakışıklı ve heybetli idi. Resûlullahın Kur'an-ı kerimi yazan kâtiblerinden olup, çok duâlarını kazanmıştı. Halîfe olacağı da, kendisine müjdelenmiş idi. Birgün, Resûlullah hayvana binip, onu da, arkasına bindirmişti. Konuşurlarken (Yâ Rabbî! Buna çok ilim ve hilm ver!) diye duâ buyurmuştur. Tarihlerin hepsi diyor ki: Aklı, zekâsı, affı, cömerdliği, idaresi, yumuşaklığı pek ziyâde olup, dillerde gezerdi. Affı ve yumuşaklığı hakkında nice hikâyeler vardır ve iki büyük arabî kitap hâlinde neşredilmiştir. Arabistânda dört dâhî yetişmiştir. Hz. Muaviye, Amr ibn-i Âs, Mugîre tebni Şu'be ve Ziyâd bin Ebîhdir. Âlimlerden birçoğu demiştir ki, çok heybetli, cesaretli, tedbirli, gayretli, merhametli olup, her sûretle, sanki idareci olarak yaratılmıştı. Hattâ, Hz. Ömer, onu gördükçe (Bu, bir Îrân şâhıdır) buyururdu. Bir şey isteyeni boş çevirmez, katkat fazlasını verirdi. Birgün, Hasen borcu olduğunu söyledikte, seksen bin altın vermişti. Amr ibni Âsı Mısra vâlî yapıp, iki sene bütün Mısr gelirini, ona bağışlamıştı.
Ağabeysi Yezîd, Ömer tarafından, Şâmda vâlî iken hicretin yirminci senesinde vefât etmiş ve yerine, bunu vekîl tâyîn etmişti. Halîfe Ömer, asîl olarak vâlî yaptı. Hz. Osman, Ali ve Hasen de, kendisini azl etmediler. Hicretin kırkbirinci senesinde islâmiyete uygun, sahih halîfe oldu. Buna, bütün islâm memleketlerinde bulunanlar, râzı olup, bu seneye (âmül-cemâ'a) ismi verildi. Halîfe olunca, Afrikada kâfirlerle cihâda başladı. Bir sene sonra, Abdürrahman isminde bir serdârı [kumandanı] Îrânın şarkında Sicistâna [yâni Sistana], bir sene sonra, Sûdana ordu gönderip, oraları kâfirlerden aldı. Kırktördüncü yılda Kâbil şehrini, sonra Mühelleb kumandasındaki ordusu, Hindistân ve Semerkandı aldı. Mühelleb, daha sonraları hâricîlerle çok muhârebeler yaparak yayılmalarını önlemiş büyük bir kahramandır. Kırkbeşte Afrîkıyye [yâni Tunus] alındı. 47'de Çinde büyük ve çetin muhârebeler yapıldı ve çok şehit verildi, kırksekizde Kıbrıs adasına, bizzat gazâya gidip, feth eyledi.
Kıbrıs adası, nice zaman müslümanların elinde kaldı. (Ahlâk-ı alâî) kitabı son kısmı, beşinci sayfada diyor ki, (Kıbrıs adasında, Eshâb-ı kirâmdan ve Tâbiîn-i izâmdan, çok kimselerin mezarı vardır. Bilhâssa Enes bin Mâlikin teyzesi Ümm-i Hırâm orada medfûndur). Bir gün, Resûlullah onun evinde uyumuştu. Gülerek uyandı. Yâ Resûlallah! Niçin güldünüz dedikte, (Yâ Ümm-i Hırâm! Ümmetimden bir kısmını, gemilere binip, kâfirlerle gazâya giderler gördüm!) buyurdu. Ümm-i Hırâm (Yâ Resûlallah! Duâ et, ben de onlardan olayım!) dedi. Peygamberimiz, (Yâ Rabbî! Bunu da onlardan eyle!) diye duâ buyurdu. Hz. Muaviye zamanında Ümm-i Hırâm, zevci ile gemilere binip, Kıbrısa gitti. Kıbrısta attan düşüp şehit oldu. Kıbrısın ikinci fatihi, Mısr sultanı Eşref Tatar olup, 828 [m. 1425] de feth etmiştir. Üçüncü fatihi ikinci Sultan Selîm hân olup, 978 [m. 1570] de almıştı. Berlin muâhedesinden sonra 1295 [m. 1878] de yalnız idaresi İngiltereye bırakılmıştır. Hz. Muaviye, elli senesinde oğlu Yezîdi, İstanbulu almaya gönderdi. Hâlid ibni Zeyd ebû Eyyûbel ensârî de, bu orduda olup, birçok Eshâb-ı kirâm ile birlikte İstanbulda şehit oldular. Bizanstan her sene vergi almak üzere sulh yaptılar. Ellidört yılında Ubeydullah ibni Ziyâd [Abbâsî vezîrlerinden, ibni Zeyyâd başkadır] kumandasındaki bir ordusu, Asyada Ceyhûn nehrini develerle geçip Buhâra alındı. Asyada, Afrikada her ân islâmiyet yayıldı. Kudüs-i şerifi, evvelce Ömer almış idi ise de, sonra kâfirlerin eline geçmişti. Muaviye tekrar aldı. Hülâsa, Resûlullahın, (Yâ Rabbî! Muaviyeyi her yerde hâkim et!) duâsı, yerini bulup, Afrikada Kayrivandan, Asyada Buhârâya kadar ve Yemenden İstanbula kadar bütün memleketlere hâkim oldu. Herkes kendisini sever, hürmet ederdi. Ehl-i islâm, rahat ve bolluk içinde idi. Gayet güzel giyinir, latîf atlara biner, zevk ile yaşardı. Fakat, Resûlullahın sohbeti ve hayr duâları sâyesinde, islâmiyetten ayrılmazdı. Günah, zulmetmemeye çok dikkat ederdi. Şâmda, Hz. Ömer zamanında dört sene, Hz. Osman zamanında oniki sene, Hz. Ali zamanında beş sene, Hasen hilâfetinde altı ay vâlî olup, Hasen hilâfeti bırakınca, bütün islâm memleketlerine şer'an ve sahih olarak ondokuz sene halîfe oldu. Hicretin altmışıncı senesinde [60] Receb ayında, yetmişdokuz yaşında vefât etti. Şâmda defnedildi. Vefât edeceği zaman, bereketlenmek için, hurmetle saklamakta olduğu, Resûlullah efendimizin mübârek saçlarından birkaç kılı ve mübârek tırnaklarını, ölünce ağzına ve gözlerine koymalarını vasıyet etmişti. Abdürrahmân, Yezîd, Abdüllah isminde üç oğlu ile Hind, Remele, Safiyye ve Âişe isminde dört kızı vardı). Mir'ât-ı kâinâtın yazısı, burada tamam oldu.
Mısr ulemâsından imam-ı Ahmed bin Muhammed Şihâbüddîn-i Kastalânînin, (Mevâhib-i ledünniyye) kitabının, şair Mahmûd Abdülbâkî tercümesinde diyor ki, (İbni İshâka göre, Muaviye Şâmda yirmi sene vâlî, yirmi sene de halîfe idi. İmâm-ı Ahmed bin Hanbel buyuruyor ki, Resûlullah, ona duâ edip, (Yâ Rabbî! Muaviyeye ilim ve hesap öğret! Onu Cehennemden koru!) buyurdu. Kur'an-ı kerimi yazmak vazîfesi ile meşhûrdur.)
Muhammed Şemseddîn Sâmi bey (Kâmûs-ül a'lâm)da diyor ki, (Muaviye, Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden idi. Babası Ebû Süfyân, kardeşi Yezîd ve anası Hind ile birlikte, Mekkenin alındığı gün îmana gelmiştir. Kendisi daha evvel islâm olmuş, babasının korkusundan gizlemişti. Babası da, kendisi de, hâlis ve sağlam müslüman olup, Huneyn gazâsında, Resûlullahın önünde harp etmişlerdir. Ebû Süfyânın, Tâif gazâsında bir gözü kör olmuş, Hz. Ebû Bekr-i Sıddîk hilâfeti zamanında, onüç senesindeki Yermük muhârebesinde de diğer gözü çıkmıştı. Hz. Muaviye, Fahr-i âlem efendimizin kâtibliğinde bulunmak şerefine de nâil olmuştu. Hz. Ebû Bekr Şâma asker gönderdikte, ağabeğsi Yezîd ile birlikte Hâlid ibni Velid kumandası altında harp etmişlerdir. Hicretin kırkbirinci [41] senesinde, Kûfede hilâfetle kendisine bî'at olunarak, yirmi sene halîfelik etmiştir. Hz. Muaviye fevkalâde akıllı, çok zekî, fasîh, tatlı ve te'sîrli söz sahibi idi. Gayet sabrlı ve halîm, kerem ve ihsân sahibi bir zat idi. Şâmda vâlî iken, halîfe Fârûk-ı a'zam, Romalıları hayrette bırakan ve meşhûr olan, sâde ve mütevâdı' kıyâfeti ile, Şâmı şereflendirdikte, onun muntazam, zarîf hâlini görünce, (Bu, Îrân şâhları gibidir) buyurmuştu. Hz. Muaviye halîfe iken, dîn-i islâmın, dünyaya yayılmasına ve terakkîsine çok hizmet edip, çok memleketler almıştır. Din âlimlerimiz, kendisinden çok hadis-i şerif alarak kitaplara yazmışlardır, [ki bu, büyüklüğünü, itimat ve emniyyet olunduğunu gösteren, kuvvetli bir şâhittir]. Fahr-i kâinât efendimizin, kendisine vermiş olduğu bir gömleğe sarıp; saklamış olduğu Resûlullah efendimizin tırnak kesiklerini de gözlerine ve ağzına koyarak, defnetmelerini vasıyet etmişti). Kâmûs-ül a'lâm yazısı burada bitti.
(Mecelle) ismindeki çok kıymetli kitabı hazırlamakla, dîn-i islâma büyük hizmet eden ve en doğru oniki cilt Osmanlı tarihini yazmış olan, Lofcalı, meşhûr Ahmed Cevdet Pâşa (Kısas-ı Enbiyâ)sının yedinci cüz'ü, yüzdoksanikinci [192] sayfasında diyor ki: Hicretin altmışıncı senesinde Muaviye, hutbe okuduktan sonra, (Ey müslümanlar! Üzerinizde hâkimliğim uzun sürdü. Sizi usandırdım. Ben de sizden usandım. Sizden ayrılmak istemeye başladım. Siz de benden ayrılmak ister oldunuz. Fakat, benden sonra, size benden iyisi halîfe olmaz. Nitekim benden evvelkiler de, benden iyi idiler. Her kim, Allahü teâlâya kavuşmak isterse, Allahü teâlâ da ona kavuşmağı sever. Yâ Rabbî! Sana kavuşmak istiyorum. Sen de benim mülâkatımı irâde buyur! Beni mübârek ve mes'ûd eyle!) dedi. Sonra hasta oldu. Oğlu Yezîdi huzuruna isteyip, dedi ki, (Yavrum! Seni, seferler ile dolaşmaktan kurtardım. Her işini kolaylaştırdım. Herkesi sana itaate getirdim. Sana kimseye nasip olmıyan mal bırakıyorum! Hicâz ehâlisini gözet ki, onlar senin aslındır. Sana geleceklerin en muhteremidirler. Irak ehâlisini de gözet! Hergün senden bir memurun azl edilmesini isteseler bile, azl et! Şâm ehâlisini de gözet ki onlar, senin yardımcılarındır. İşleri bitince, bunları, yine Şâma getir. Çünkü, başka memleketlerde çok kalırlarsa, ahlâkı bozulur. Sana rakîb olacak üç kişidir. Bunlardan Abdüllah bin Ömer ibâdete düşkündür. Herkes sana bî'at edince, o da eder. Hüseyn bin Ali hafîf bir zâttır. Kûfeliler, onu, sana karşı ayaklandırabilir. Gâlib gelince, onu affet! O bize akrabâdır. Üzerimizde çok hakkı vardır. Resûlullah efendimizin torunudur. Abdüllah bin Zübeyr ise arslan gibidir. Ondan çok korun!)
Vefâtına yakın (Ben ölünce, cûd, cömerdlik de berâber ölür. Çok kimselerin ihsân kapıları kapanır. İstiyenlerin elleri boş kalır) dedi ve (Zî Tuvâ köyünde bir Kureyşî olup da keşke halîfe olmasaydım) dedi ve Receb ayında vefât eyledi. Kendisi uzun boylu, beyaz, heybetli, çok sabrlı ve halîm [yumuşak] idi. Yumuşaklığı, dillerde gezerdi. Birgün, huzuruna bir adam gelip, pek ağır ve çirkin konuştuğu hâlde hiç cevap vermemişti. (Buna da mı sabr ve tehammül edeceksiniz?) denildikte, (Biz, mülkümüze te'arruz etmiyenlerin sözüne ilişmeyiz) diyerek, millete verdiği söz hürriyetini, canlı misâl ile göstermişti. Millet-i islâmiyyede ictimâ'î teşkilât kuran odur. Hattâ şehirler arası postayı ihdâs etmişti. Hz. Ali buyurdu ki, (Hz. Muaviyenin idaresini, fena görmeyiniz! Onu gayb ederseniz, başların arkadan zuhûr ettiğini görürsünüz!).
Hz. Ali ile muhârebe edenlerden, cesareti ile, zekâsı ile meşhûr, Amr ibni Âs, hicretin kırküçüncü [43] senesinde fıtr bayramı gecesi vefât etti. O gece ağladı. Oğlu Abdüllah (Niçin ağlıyorsun? Ölümden mi korkuyorsun?) dedikte, (Hayır, ölümden korkmam. Fakat, öldükten sonra, başıma geleceklerden korkuyorum. Çünkü, üç türlü hayat geçirdim. Önce, kâfir idim. Resûlullaha herkesten çok düşmanlık ederdim. O zaman ölseydim, muhakkak Cehenneme gidecektim. Sonra, Resûlullahdan en çok hayâ eden, ben oldum. O zaman ölseydim, herkes, beni tebrîk ederdi. İslâm olarak şereflendi, hayr üzere öldü derler ve Cennete gitti bilirlerdi. Daha sonra, hâkim oldum, vâlî oldum. Milyonla insanın idaresi, hakkı altına girdim. Şimdi ne hâldeyim, bilmiyorum. Ölünce, bana ağlamayınız! Cenâzemi sessiz götürünüz! Mezarım üstüne taş ve ağaç koymayınız!) dedi. Tevbe ve istiğfâr ederek vefât etti. Kendisi Mısrın fatihi olup, Hz. Ömer zamanında dört sene, Hz. Osman zamanında da, dört sene ve Hz. Muaviye zamanında iki sene Mısr vâlîsi olmuştu. Kısas-ı Enbiyânın yazısı burada tamam oldu.
Huccetül islâm imam-ı Gazâlî, fârisî (Kimyâ-i saadet) kitabı, sehâ [cömerdlik] bahsinde, üçyüzotuzbirinci [331] sayfada buyuruyor ki, Hz. Muaviye Medîne-i münevvereye gelmişti. Sokakta geçerken Hz. Hasen arkasından gelip (Borcum var. Bana yardım et!) dedi. Emretti, bir deve yükü altun verdiler ki, seksen bin altun idi.
Ali bin Emrullah (Ahlâk-ı Alâî) kitabı, Îsâr bahsinde diyor ki, îsâr, kendine lâzım olanı, sabr edip, başkasına vermektir. İslâm cömerdlerinden en meşhûru, Abdüllah bin Câfer Tayyar idi. Bunu, Hz. Muaviye çok severdi. Her sene, kendisine on milyon dirhem gümüş, maaş verirdi. Bu paranın hepsini, fakirlere, muhtaçlara, yetîmlere, dullara dağıtır, sene sonunda, borçlanırdı. (Abdüllaha her sene neden bu kadar çok para verip, devletin hazînesini boşuna sarf ediyorsun?) diye Muaviye hazretlerine sorduklarında, (Ben bu malı, Abdüllaha vermiyorum. Medîne-i münevverenin fakirlerine veriyorum. İsterseniz tedkîk edin!) dedi. Araştırdılar. Hepsini fakirlere, yetîmlere verip kendinin ve âilesinin tasarruf ile yaşadığını görerek, devlet hazînesinin yerinde sarf edildiğini anladılar. Halîfenin bu tedbîrine, uyanıklığına ve cömerdliğine hayrân oldular.
(Eshâb-ı kirâm) risâlesinin başından buraya kadar, dinde söz sahibi olan büyüklerin kitaplarından birkaç şey, kısaca yazıldı. Din büyüklerinin, sözbirliği ile bildirdiği bu hakîkatler karşısında dinden haberi olmıyan, hurûfî tekkeleri döküntülerinin sözlerine ve bazı abdestsiz, namazsız dervişlerin yazılarına aldırmamalı! Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında bildirilen, îtikat ve ibâdet yollarına sarılarak, sonsuz felaket ve pişmanlıktan kurtulmalıyız! Evet, islâmiyeti, îtikadı ve ibâdetleri öğrenmek, her erkeğe ve her kıza farzdır, lâzımdır. Fakat, bunları içki masalarında, husûsî maksadlarla yazılan ve din düşmanlarının kitaplarından tercüme edilen yazılardan ve sözlerden değil, mezhep imamlarımızın bildirdiklerinden öğrenmeliyiz. Dedelerimizin yolundan ayrılmamalıyız!
Bazı kimseler, (Hiçbir müslüman, çocuğuna, Muaviye ismini koymamıştır. Bu da, bu ismin ve ism sahibinin sevilmediğine alâmettir) diyor. Bu düşünce pek yanlıştır. Câhil bile buna, ancak güler. Büyük Peygamberlerin Şît, Hûd, Şuayb, Elyesa' gibi ismleri ve imam-ı Ali efendimizin torunlarından ve oniki imamımızdan Bâkır, Hasen Askerî ismleri ve eshâb-ı Bedrden olup Cennet ile müjdeli üçyüzonüç kişiden olan, Bera', Evs, İyâs, Buhayr, Besbese, Temîm, Sa'lebe, Sekaf, Cebr, Hâris, Hâtab, Hârise, Hubâb, Haram, Hureys, Hasîn, Hârice, Hâbbab, Hubeyd, Hıras, Hureym, Hallâd, Huneys, Huleyd, Havvât, Havli, Zükeys, Râfi', Reb'î, Ruhayle, Refâ'a gibi ve daha yazamadığımız birçok ismleri, bugün hiçbir müslüman kullanmadığı için bu ismlerin sahipleri olan, Peygamberler ve Eshâb-ı kirâmın en büyükleri ve kıymetlileri, sevilmez mi diyecekler? Hâlbuki, bu ismlerin sahiplerinin hepsi, Hz. Muaviyeden daha yüksek oldukları ve Allahü teâlânın ve Resûlullahın ve bütün müslümanların sevgilileri olduğu, güneş gibi âşikârdır. Hz. Muaviyeyi sevmemek, Onu tanımamak, tehlikeli bir câhilliktir. Fakat, Onu kötülemek, gençleri kandırmak için, böyle çürük ve gülünç düşünceler söylemek, bu câhilliği ve iftirâyı meydana çıkarmaktan başka, birşeye yaramaz.
Hz. Ali ile muhârebe eden Eshâb-ı kirâmın bize hiçbir yakınlığı ve hiçbir tanışıklığı yok. Hattâ bu muhârebeleri, bizi üzüyor, incitiyor. Fakat, Peygamberimizin Eshâbı oldukları için, onları sevmekle emrolunduk. Herbirini incitmekten, Onlara düşmanlık etmekten men olunduk. O hâlde, hepsini sevmeye mecbûruz. Onları, Peygamberimizi sevdiğimiz için severiz. Onlara düşmanlıktan ve eziyyet etmekten kaçınırız. Çünkü, Onların incitilmesi ve düşmanlığı, Peygamber efendimize gider. Yalnız, haklı olanı ve yanılanı söyleriz. Yâni Hz. Emîr haklı idi. Ona karşı gelenler, hatâ etmiş idi. Bundan fazla birşey söylemek doğru değildir.
İsmâ'îl Kemâleddîn Karamânî, (Şerh-i akâ'id) kitabını açıklarken, yazıyor ki, imam-ı Ali buyurdu ki, (Kardeşlerimiz bizi dinlemedi. Onlar kâfir değildir. Günaha da girmedi. Çünkü, dinden, islâmiyetten anladıklarını yapıyorlar). İctihâdda yanılmak kabahat değildir ve birşey söylenemez. Onların Eshâb olduğunu düşünerek, hepsini iyi bilmeliyiz!
Allahü teâlâ, hepimizi, doğru yoldan ayırmasın! Din büyüklerinin kitaplarından haberi olmayıp, dînin vesikalarını, islâmiyetin delîllerini ve senetlerini işitmeyip de dînini, sonradan meydana çıkan tarihlerden öğrenenleri ve yalnız hayâl ve inat ile konuşanları ve yazanları işitmekten, yazılarını okumaktan ve onlara aldanmaktan muhâfaza buyursun! Âmîn. Îmanı olanlar, îmanın tadını tadanlar, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından alınan sözlere ve yazılara sarılır. Bunlardan zevk alır. Din adamı geçinen câhillerin, sözlerinden ve yazılarından nefret eder, kaçar.
İmâm-ı Rabbânî ikinci ciltte, otuzaltıncı mektûb sonunda buyuruyor ki, Sahâbe-i kiram mektûbunu, (Ehl-i beyt-i Resûl)ün medh ve senâsı ile bitirelim:
Seyyid-i kâinât buyurdu ki, (Aliyi seven, muhakkak, beni sevmiştir. Ona düşmanlık eden muhakkak bana düşmanlık etmiştir. Onu inciten, muhakkak beni incitmiştir. Beni inciten, muhakkak Allahü teâlâyı incitmiş olur.)
Bir hadis-i şerifte buyurdu ki, (Allahü teâlâ, bana dört kimseyi sev diye emretti. Onları kendisinin de sevdiğini bildirdi). Onların ismlerini bize söyler misiniz, denildikte, (Ali onlardandır, Ali onlardandır, Ali onlardandır, Ebû Zer, Miktâd ve Selmân) buyurdu. Bir hadis-i şerifte, (Alînin güzel yüzüne, belki mübârek vücûd-i şerifine severek bakmak ibâdettir) buyurdu. Berâ' bin Âzib diyor ki, Resûlullah, birgün oturmuştu. Buyurdu ki, (Yâ Rabbî! Ben Haseni seviyorum).
Hz. Ebû Bekr diyor ki, Resûlullahın yanında imam-ı Hasen vardı. Bir kere bize, bir kere Hasene bakarak: (Benim bu oğlum seyyiddir, efendidir. Ümit ederim, beklerim ki, Allahü teâlâ, onun ile, müslümanlardan iki fırkanın arasını bulur). Yâni müslümanlardan iki fırka sulh ederler buyurdu.
Üsâme bin Zeyd diyor ki: Peygamber efendimizi gördüm. Hasen ve Hüseyn mübârek kucağında oturuyorlardı. Buyurdu ki: (Bu ikisi, benim oğullarımdır ve kerimemin oğullarıdır. Yâ Rabbî! Ben bunları seviyorum. Sen de sev ve bunları sevenleri de sev!).
Enes diyor ki, Resûlullaha Ehl-i beytin içinden en çok kimi seviyorsunuz? diye sordular. Buyurdu ki, (Hasen ile Hüseyni).
Bir hadis-i şerifte buyurdu ki, (Fâtıma benim bir cüz'ümdür. [Yâni benden bir parçadır.] Onu kızdıran, beni incitir.) Ebû Hüreyre diyor ki: Peygamberimiz imam-ı Aliye karşı buyurdu ki, (Fâtıma bana senden daha sevgilidir. Sen bana, ondan daha azîzsin! [yâni kıymetlisin]).
Hz. Âişeden nakledildiğine göre, müslümanlar, Peygamberimize hediye takdim etmek istediklerinde, ancak Âişe-i Sıddîkanın hucre-i ismetinde bulundukları zaman getirirlerdi ve bu vâlidemizin tavassut ve delâleti ile Peygamber efendimizin rızasını kazanmaya çalışırlardı. Yine Âişe diyor ki: Resûlullahın Zevcât-ı tâhirâtı iki kısma ayrılmıştı. Bir kısmı ben ve Hafsa ve Safiyye ve Sevde, ikinci kısmı Ümm-i Seleme ve diğerleri idi. Bu ikinci kısmdakiler, kendi aralarında konuşup Eshâb-ı kirâmın, hediyelerini, Resûlullah nerede ise, oraya getirmelerini, yalnız Âişe-i Sıddîkanın evine teşrîf edecekleri zamanı beklememelerini istirhâm etmek için, Ümm-i Selemeyi huzur-i saadete gönderdiklerinde, (Bana eziyyet vermeyiniz. Bana vahy ancak Âişenin elbisesi ile örtülü iken geliyor). Yâni diğer Ezvâc-ı mütahherâtın yataklarında iken, bana vahy gelmedi. Yalnız Âişenin yatağında iken geldi, buyurdu. Bunu işitince, Ümm-i Seleme: Seni bundan sonra incitmemeye andım olsun, tevbeler olsun yâ Resûlallah! dedi. Başka bir zaman, yine bunun için, Fâtımat-üzzehrâyı gönderdiklerinde, (Ey kızım! Niçin benim sevdiğimi sevmezsin? Benim mahbûbem, senin dahî mahbûben değil midir? buyurduklarında, Fâtıma, evet dedi. (Öyle ise, sen de onu sev!) buyurdular.
Yine Âişe-i Sıddîka diyor ki: Peygamber efendimizden ne zaman Hadîcenin ismini işitsem gayretime dokunurdu. Bununla berâber, Onu görmemiştim. Onu çok sevdikleri için, onun akrabâsına hediye gönderirlerdi. Bâzan latîfe yollu, dünyada sanki Hadîceden başka kadın yok mu? derdim. (O; şöyle şöyle! Böyle böyle idi ve benim ondan evlatlarım vardı!) buyururlardı.
Abdüllah ibni Abbâs diyor ki: Peygamberimiz buyurdu ki, (Abbâs bendendir ve ben ondanım!).
Bir hadis-i şerifte buyurdu ki, (Âilem yüzünden beni incitenlere şiddetli azâb vardır!).
Ebû Hüreyre diyor ki: Peygamberimiz buyurdu ki, (Sizin iyileriniz, benden sonra, Ehl-i beytime iyilik edenlerdir). İmâm-ı Ali diyor ki, Peygamberimiz buyurdu ki, (Ehl-i beytime iyilik edenlere, kıyâmet günü şefaat ederim!). Yine imam-ı Ali diyor ki: Peygamberimiz buyurdu ki, (Sırât köprüsünden ayakları kaymadan geçenler, Ehl-i beytimi ve Eshâbımı çok sevenlerdir).
Yâ Rabbî! Fâtımanın ve oğullarının hâtırı ve hürmetleri için, bize son nefeste îman ile gitmek nasip eyle! Âl-i Resûlün eteklerine sarılmak bize nasip et de, duâlarımızı ister kabûl eyle ister red.
Aşağıdaki yazı, (Makamat-ı Mazheriyye) kitabındaki onyedinci mektûbun tercümesidir. Bu kitabı, Hindistândaki hakîkî islâm âlimlerinden büyük velî, Abdüllah Dehlevî yazmıştır. Kendisi 1240 [m. 1824] de Delhîde vefât etmiştir. Üstâdı Mazher Cân-ı Cânânın yanındadır. Bu kitap, fârisî olup, Mazher Cân-ı Cânânın hayatını ve yirmidört mektûbunu bildirmektedir. Mazher Cân-ı Cânân 1195 [m. 1781] de seksendört yaşında vefât etti. Delhîde, yaptırdığı mescidin yanındadır:
Ehl-i sünnet mezhebinin âlimleri, Eshâb-ı kirâm arasındaki muhârebeleri, Onların yüksek şânlarına yakışacak şekilde anlatmışlardır. Çünkü Onlar, (İnsanların en hayrlıları, benimle birlikte yaşayanlardır) hadis-i şerifi ile medh olunmuşlardır. Sebebini anlayamadıkları ayrılıklarını da, Allahü teâlânın bilgisine bırakmışlar, bu hayrlı asrın temiz insanlarına dil uzatılmasından sakınmışlardır. Hayrlı oldukları bildirilen ilk üç asırda yetişmiş olan hadis ve fıkh âlimlerinden hiçbiri, Eshâb-ı kirâmın zamanına çok yakın oldukları ve Onların hâllerini çok iyi bildikleri hâlde ve Ali Mürtezâya karşı olanların hatâ ettiklerini bildirdikleri hâlde, hiçbirini kötülemek câiz değildir demişlerdir. Evet, Şâm ve Bağdat askerleri arasında birkaç gün, muhârebe ve birbirlerini lânetleme oldu ise de, bu hâlleri te'assubdan [düşünce ayrılığından] idi. Birbirlerini kâfir bilmekten değildi. Bu fitne, Emîr-ül-müminin Osmanın şehit edilmesi ile başladı. Muhârebe zamanında, Eshâb-ı kirâm üçe ayrılmıştı. Bir kısmı, haklı halîfe olan Ali hazretleri tarafında idi. İkinci kısmı Şâm emîri tarafında idi. Üçüncü kısmı, iki tarafa da katılmadı. Hadis âlimleri ve fıkh ilminin müctehidleri, Eshâb-ı kirâmdan hadis-i şerifleri toplarlarken, her üç kısmdakileri müsâvî tutmuşlar, hepsinin sözlerinin kıymetli, doğru olduğuna inanmışlardır. Üç kısmdan birinde bulunanları kâfir veya fâsık bilselerdi, bunların bildirdiklerini kabûl etmezler, bu haberleri, ictihâd için, ahkâm çıkarmak için, menba ve senet yapmazlardı. Bu üç kısmdakilerden herhangi biri kötülenirse, dîn-i islâm, içerden yıkılır. Bu büyüklere dil uzatmamak, islâmiyete hizmet etmek olur ve Resûlullahın sohbetine, meclislerine kıymet vermek olur. Eğer (Resûlullahın akrabâsına kıymet vermek çok lâzımdır) denirse, evet öyledir. Fakat, Resûlullahın akrabâsından hiçbiri, kendileri ile harp eden Sahâbîlerden hiçbirine kâfir demedi. Evet, harp edenlerin birbirlerini sevmemeleri, kötülemeleri lâzımdır. Fakat, hadis-i şerifler ile medh edilen bu hayrlı insanlar, birbirlerini aslâ kötülememişlerdir. Resûlullahın akrabâsını sevmek, bütün müslümanlara vâcibdir. Onların incinmelerini istemek de, bu sevgiyi bozar.
Eshâb-ı kirâmın birbirleri ile muhârebelerini konuşmak, yazmak doğru değildir. Bu hâle üzülmeli ve susmalıdır. Şî'î denilen bazı kimseler, taşkınlık yapıyorlar. Uydurma haberlere aldanarak, o temiz insanları, kendi nefsleri gibi zannediyorlar. Eshâb-ı kirâma kâfir diyecek kadar taşkınlık yapıyorlar. Hâlbuki, Resûlullahın hayatını, sözlerini bizlere onlar bildirdi. Ömrlerini Resûlullahın sohbetinde geçiren, Onun terbiyesi ve nasihatleri ile edeblenen, olgunlaşan, mallarını ve canlarını Onun için feda eden, Ondan sonra da Onun dînini yaymak için çalışan kimselerin küfürden kurtulamayacakları düşünülebilirmi? Allahü teâlâ, bu hizmetlere, gayretlere, hiç merhamet etmemişmidir? Onlara merhamet edilmezse, sonra gelen bizim gibi günahkârlar, kimden ve nasıl af ve rahmet bekleyebiliriz? Geçmiş Peygamberlerden ve Evliyâdan biri ölünce, ümmetinin, cemaatinin hepsinin kâfir oldukları ve Onun evlatlarına, akrabâsına düşman oldukları, hiç işitilmişmidir? Böyle olsaydı, Allahü teâlânın Peygamber göndermesi, abes olurdu, faydasız olurdu. Zamanların en iyisi olarak müjdelenmiş olan zaman, zamanların en kötüsü olurdu. İnsanların en iyileri, en kötüleri olurdu.