ESHÂB-I KİRÂM

3. Bölüm

Eshâb-ı kirâma düşman olmayı, Abdüllah bin Sebe' adındaki bir yahudi dönmesi ortaya çıkardı. Zamanla, unutulmuş iken, cihâna yayarak dîn-i islâmda büyük bir yara, derin bir uçurum açılmasına tekrar sebep olan, Şâh İsmâ'îl Safevîdir. 907 [m. 1501] senesinde Îrânda Safeviyye devletini kuran bu adamın altıncı dedesi, Safiyyeddîn Erdebîlî, Sôfiyye-i aliyyeden sâlih bir zat olup, Muhammed Geylânîden inâbet almıştı. Bunun torunu Cüneydin müridleri pek çok olduğundan Karakoyunlu hükümdârı Mirzâ Cihân şâh tarafından Erdebîlden çıkarılmıştı. Diyâr-ı Bekre gelip, Ak koyunlu hükümdârı uzun Hasene sığınmış ve hemşîresi ile evlenmişti. Oğlu Haydar da, uzun Hasenin kızını almıştı. Babası ve sonra kardeşi öldürülüp, kendisi bir müddet sonra babasının intikâmını almış, Tebrîzde hükûmet kurmuş ve Eshâb-ı kirâma düşman olmayı, resmen ilân etmiştir. Müslümanları kolay aldatabilmek için, oniki imamdan imam-ı Mûsâ Kâzım soyundan1 olduğunu söylerdi. Bu sözün yalan olduğunu, kitabımızın sonunda, hâl tercümesini anlatırken açıkladık. Lütfen oradan okuyunuz! Bu zamana kadar, Îrânda asırlardan beri yaşamış olan müslümanlar, hep Ehl-i sünnet idi. Babasının fitne ve fesatını ortadan kaldıran Bahr-i hazerin batısındaki (Dirbendîye) devletinin üçüncü reîsi Şirvanşahı yakaladıkta, diri diri şişe geçirip kebab yaptığı ve Tebrîze girdikte, Ehl-i sünneti kılınçtan geçirdiği meşhûrdur.

Şâh İsmâ'îlin islâm tarihini lekeliyen o bozuk hareketlerinden önce, islâm memleketlerinin hiçbirinde, mekteplerde, medreselerde, meclislerde, hocalardan, muallimlerden, talebeden hiçbirisi Sahâbe-i kiramdan hiçbirisine dil uzatmazdı. Hanefî âlimleri, Yezîde bile lânet etmeye izin vermemiştir. Yalnız aldatılmış olan bazı kimseler, Ehl-i beyti bulundukları derecenin üstüne çıkarmış iseler de, bunlar da, Sahâbe-i kiram için dîne ve edebe muhâlif birşeyler söylememişlerdi. Ehl-i beytin kıymetini bilmemekte Abbâsîler, Emevîleri geçmişlerdir.

Yavuz Sultan Selîm hân zamanında Îrân hükümdârı olan şâh İsmâ'îl, dîni siyâsete âlet ederek, emellerini başarabilmek için, müslümanları Ehl-i sünnetten ayırmaya çok uğraştı. Her tarafa adamlarını göndererek, İslâm memleketlerine bozuk îtikatını bulaştırdı. O zamanlar Anadoluda, bektâşîlik, câhiller elinde bulunduğundan, bu tekkeleri sardı. Memleketi bu felaketten korumak için, bektâşî tekkeleri kapatılmıştı. O tekkelerden öteye beriye dağılanlar, birer tekkeye sığınarak îtikatlarını gizleyip, Ehl-i sünnetten görünerek, bozuk îtikatlarını zaman zaman meydana çıkardılar. Ehl-i beyti sevmek için, Sahâbe-i kirâma düşmanlık etmek lâzımdır diyerek, tekkelere gelen Anadolunun saf ve temiz müslümanlarını aldatmaya başladılar. Tekke şeyhlikleri de, babadan oğula geçen bir makam hâlini alıp, çok yerlerde ilimde derinleşmemiş ve Ehl-i sünnet îtikatından haberi olmayan, gâfil ve câhillerin elinde kaldığından, bu fena îtikat, dervişler arasında alıp yürüdü. Sahâbe-i kiram arasındaki muhârebeleri, kendi görüşlerine ve dünyaya olan hırs ve tama'larına göre değiştirerek anlattılar. Vak'aları, olayları değiştirdiler. Çirkin hikâyeler uydurdular. Âyet-i kerime ve hadis-i şeriflere yanlış, bozuk mâna verdiler. Bu çirkin îtikat, zamanla bütün tekkelere de yayıldı. Son zamanlarda buna bulaşmıyan bir tekke kalmamış gibi idi.

Muaviye ve torunu olan ikinci Muaviye ve Ömer bin Abdülazîzden başka, bütün Emevî halîfeleri zamanlarında, Ehl-i beytin yüksek derecelerine yakışmıyacak birşeyler uydurulup söylendi ve müslümanlar arasında yayıldı. Abbâsîler zamanında, halîfe olacaklar arasında ictihâd edebilecek âlim kimseler bulunmayıp, dünya menfaatleri için halîfe olmaya uğraştıklarından, o zamanın tarihçileri, Eshâb-ı kirâm arasındaki vak'aları da, Abbâsî halîfelerinin hâline benzeterek yazdı. Emevî halîfelerine de iftirâlar yaptılar. Bunları lekelediler, kötü tanıttılar.

Bunlar, gâliba Ehl-i beyt-i nebevîyi kendileri gibi sanıyor. Onları da, Hz. Ebû Bekr ile Ömere düşman biliyor. Onları da, kendileri gibi, iki yüzlü, münâfık hayâl ediyorlar. Hz. Alînin, üç halîfe ile meşhûr olan dostluğunun siyâsî ve gösteriş olduğunu ve onlara, haklı bilerek, kalbinden gelerek değil de, münâfıklıkla, hürmet ve sevgi gösterdiğini zannediyorlar. Ne kadar şaşılacak şeydir. Bunlar, Ehl-i beyti, eğer, Resûlullahı sevdikleri için seviyorsa, Onun düşmanlarına da, düşmanlık etmeleri lâzım gelirdi. Onun düşmanlarına, Ehl-i beytin düşmanlarından daha çok söğüp, lânet etmeleri Îcap ederdi. Bunlardan hiçbirinin, Resûlullahın en büyük düşmanı olan ve mübârek vücûdüne ve nâzik ruhuna eziyyet ve işkenceler yapan Ebû Cehle lânet ettikleri, söğdükleri görülmemiştir. Fakat, Resûlullahın en çok sevdiği Ebû Bekri, Ehl-i beytin düşmanı sanarak, âyet-i kerime ile ve hadis-i şerifler ile medh edilmiş olan bu büyük zata lânet etmekten, çirkin şeyler söylemekten çekinmiyorlar. Bu nasıl müslümanlıktır? Allah göstermesin, Hz. Ebû Bekr ile Hz. Ömerin Ehl-i beyte düşman olacakları düşünülebilir mi? Bu insâfsızlar, keşke Ehl-i beytin düşmanlarına lânet etselerdi de, Eshâb-ı kirâmın büyüklerinin ismlerini karıştırmasalardı ve din büyüklerini kötülemeselerdi, Ehl-i sünnetten ayrılıkları kalmazdı. Çünkü, Ehl-i sünnet de, Ehl-i beytin düşmanlarına düşmandır. Onların kötü ve alçak olduklarını söylemektedir. Ehl-i sünnetin iyiliğinden biri de şudur ki, belki müslüman olmuştur, tevbe etmiştir diye, hiçbir kâfire ve hiçbir alçağa ism söyliyerek lânet etmeye izin vermemişler, kâfirlere toptan lânete müsâ'ade etmişlerdir. Son nefeste, Allah korusun, îmansız giden belli kâfirlere lânet etmişlerdir. Bunlar ise, Hz. Ebû Bekr ile Hz. Ömere utanmadan, sıkılmadan lânet ediyor. Eshâb-ı kirâmın büyüklerine dil uzatıyorlar. Allahü teâlâ, kendilerine doğru yolu göstersin!

Ehl-i sünnet, iki mühim noktada, bunlardan ayrılmaktadır:

1 -  Birincisi şudur ki, Ehl-i sünnet, dört halîfenin de hilâfetinin doğru olduğunu, dördünün de, halîfe olduğunu söylüyor. Çünkü, Peygamberimiz buyurdu ki, (Benden sonra, halîfelik otuz senedir). Bu gaybdan haber veren hadis-i şeriflerdendir. Otuz sene Hz. Alinin hilâfeti ile tamam oldu. Bu hadis-i şerif, dört halîfeyi göstermektedir ve hilâfet sıraları doğrudur. Bunlar ise, üç halîfenin hilâfetinin doğruluğuna inanmıyor. Zor ile, kuvvet kullanarak halîfe oldular diyor. Hz. Aliden başka kimse halîfe olamazdı diyorlar. Hz. Alinin üç halîfeye bî'at ve itaat etmesi, (takıyye) idi. Yâni istemiyerek, idare etmek için idi diyorlar. Bu sözleri ile, insanların en iyisinin Eshâbı arasında nifâk, iki yüzlülük vardı, birbirlerini aldatarak geçiniyorlardı sanıyorlar. Çünkü, bunlara göre Hz. Aliyi sevenler ile sevmiyenler, senelerle birbirleri ile yalancıktan sevişmişler. Kalblerindeki ayrılığı saklamışlar, düşmanlıklarını dostluk şeklinde göstermişler. Bunlara göre, Peygamberimizin mübârek sohbetinde edeblenen, yetişen Eshâb-ı kirâmın hepsi, hîleci, yalancı ve iki yüzlü oluyor. Kalblerinde olanı saklayıp, olmıyanı gösteriyorlar. Bunun için de, bu ümmetin en kötüsü, onlar oluyor. Sohbetlerin, derslerin en fenası da, Resûlullahın sohbeti oluyor. Çünkü, bu kötü huylar, ondan sirâyet etmiş bulunuyor. Bunlara göre, asırların en kötüsü, Eshâb-ı kirâmın asrı oluyor. Çünkü, onların asrı, güyâ düşmanlık, intikâm ve iki yüzlülük ile dolu bulunuyor. Hâlbuki, Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimde Feth sûresinde, meâlen, (Onlar kendi aralarında devam üzere ve pek fazla merhametlidirler) buyurmaktadır. Allahü teâlâ, hepimizi bu bozuk îtikatlardan muhâfaza buyursun!

Bu ümmetin önde olanları bu kadar kötü huylu olursa, sonradan gelenlerinde artık iyilik bulunabilir mi? Bunlar, Peygamber efendimizin sohbetinde bulunmanın üstünlüğünü ve bu ümmetin ne kadar hayrlı, kıymetli olduğunu bildiren âyet-i kerimeleri ve hadis-i şerifleri acaba görmemişler mi, duymamışlar mı? Yoksa, bunları duyup da inanmamışlar mı? Kur'an-ı kerimi ve hadis-i şerifleri bizlere onlar öğretti. Eshâb-ı kirâm kötü olursa, onlardan öğrenilen din de kötü olmaz mı? Bunların maksadı, yoksa, bu perde altında dîni yıkmak mıdır ve islâmiyeti ortadan kaldırmak mıdır? Ehl-i beyti sever görünerek, islâmiyeti yok etmeye uğraşıyorlar. Keşke Hz. Aliyi sevenlere kıymet verselerdi de, bâri bunlara iki yüzlülük damgasını vurmasalardı. Hz. Aliyi sever ve sevmez sandıkları Eshâb-ı kirâm, otuz sene birbirleri ile yalan, kin ve iki yüzlülük yaparak geçinmişler ise, bunların neresinde iyilik kalır? Hangi sözlerine inanılabilir? Ebû Hüreyreye dil uzatıyorlar, söğüyorlar. Hâlbuki, bilmiyorlar ki, onu kötüleyince, ahkâm-ı şer'ıyyenin yarısı kötülenmiş olur. Çünkü, ictihâd derecesine varmış olan büyük âlimlerimiz buyuruyor ki, ahkâm-ı şer'ıyyeyi bildiren üçbin hadis-i şerif vardır. Yâni üçbin ahkâm-ı şer'ıyye, sünnet ile belli olmuştur. Bu üçbinden binbeşyüzünü haber veren Ebû Hüreyredir. O hâlde, onu kötülemek, ahkâm-ı şer'ıyyenin yarısını kötülemek olur. İmâm-ı Muhammed bin İsmâ'îl Buhârî buyuruyor ki, Ebû Hüreyreden hadis-i şerif işitip de söyliyenler, sekiz yüzden fazladır. Bunların hepsi de, Eshâbdan ve Tâbiîndendir. Bunlardan biri Abdüllah ibni Abbâs ve biri Abdüllah ibni Ömer, birisi Câbir bin Abdüllah, birisi de Enes bin Mâliktir. Bunların söylediği, Ebû Hüreyreyi kötüleyen söz, hadis-i şerif değildir. Uydurmadır. Hâlbuki, onun ilmini ve anlayışını bildiren hadis-i şerif meşhûrdur. Kendi düşüncesi ile böyle büyük zâtı, Hz. Aliye düşman sanarak, ona karşı ağzına geleni söylemek, ne büyük insâfsızlıktır. Bu sapıtmaların sebebi, hep sevginin taşkınlığıdır. Az kalsın îmanları gidecek. Hz. Ali için de, iki yüzlülük yapıp, sustu diyorlar. Onun Şeyhaynı, yâni Hz. Ebû Bekrle Ömeri medh eden sözlerine acaba ne diyecekler. Halîfe iken, birçok insan arasında söylediği, üç halîfenin hilâfetlerinin doğruluğunu bildiren sözleri karşısında ne yapacaklar? Çünkü, iki yüzlülükle, hilâfet kendi hakkı olduğunu ve üç halîfenin hilâfetlerinin haksız olduğunu söylemedi diyorlarsa da, onların hilâfetlerinin doğru olduğunu ve kendisinden daha yüksek olduklarını söylemesi lâzım değildi. Bundan başka, üç halîfenin üstünlüğünü bildiren hadis-i şeriflere ve bunları ve başkalarını Cennet ile müjdeliyen hadis-i şeriflere ne diyecekler? Çünkü, Peygamber efendimiz de, iki yüzlülük yaptı demeleri câiz değildir. Peygamberlerin doğruyu bildirmeleri lâzımdır. Daha, daha! Bunları medh eden âyet-i kerimelere ne diyecekler? Allahü teâlâya da mı dil uzatacaklar?

Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimde Tevbe, Mâide ve Mücâdele ve Beyyine sûrelerinde buyuruyor ki, (Biz onların her birinden râzıyız. Onların herbiri de, Allahü teâlâdan râzıdırlar). Demek ki, hem sevmiş, hem de sevilmişlerdir.

A'raf ve Hicr sûrelerinde meâlen, (Biz azîmüşşân, onların kalblerindeki gıl ve gışşı nez' ettik) buyuruyor. Yâni kalblerindeki kin, hıyânet ve birbirlerine düşmanlık gibi şeyleri kökünden çıkarıp attık. Bu âyet-i kerime gösteriyor ki, hiçbir sahâbî, hiçbir sahâbî için haset ve kin besliyemez. Bunların kökü onlardan sökülmüş, atılmıştır. Çünkü, hepsi Hakkulyakîne varmışlardır. Aralarında hâsıl olan mücâdele ve muhârebeler, ictihâd sebebiyle idi. Her biri, kendi ictihâdıyle hareket etmeye memur ve mecbûr olduğundan, hiçbirine dil uzatılamaz.

Enfâl sûresinde, cenâb-ı Hak, Resûl-i Ekremine meâlen buyuruyor ki, (Sana, Allahü teâlâ ve müminlerden sana tâbi olanlar kâfîdir) ki, o vakit, Sahâbe-i kiram pek az idi. Âyet-i kerimenin mânasına iyi dikkat edilirse, Sahâbe-i kiramın büyüklüğü ve derecelerinin yüksekliği anlaşılır. Her biri dîn-i islâmın yayılmasında, Server-i âleme kâfî oluyorlar. Allahü teâlâ, onların ismini, kendi isminin yanına getirerek buyuruyor ki, hakîkatte ben sana yetişirim ve onlar benim kifâyetimin mazharı olur. Görünüşte onlar sana kifâyet eder. Başkasının yardımına lüzûm ve ihtiyaç kalmaz.

Feth sûresinde, cenâb-ı Hak meâlen buyuruyor ki, (Ağaç altında sana bî'at eden, [yâni emirlerini kaydsız şartsız yapmaya söz veren]müminlerden Allahü teâlâ râzıdır) ki, bunlar Sahâbe-i kiram idi (ve onlara Sekîne, [yâni Tumânînet, kalblerine kuvvet] veriyor ve sana olan sevgilerini, Sıdk ve ihlâsı biliyor ve onları yakın bir feth ve zafer ile sevaplandıracağını müjdeliyor.) Hudeybiye anlaşmasında, Sidre yâhut Sümre ağacının altında yapılan söz vermeye işarettir. Görülüyor ki, Sahâbeden herbirinin rıza-i ilâhîye mazhar olduğu ve kalblerinin temiz ve hâlis olduğu ve sekînenin inzâli ve Feth-i karîb ile sevaplandırılacaklarını bildirmesi, mertebe ve şânlarının büyüklüğüne açık bir şâhittir.

Feth sûresinin diğer âyet-i kerimesinde, (Sana bî'at edenler) yâni seninle gazâ ve cihâdda bulunup, dîn-i islâmın neşrinde, kullarıma nasihat vermekte ve doğru yolu göstermekte berâber olacaklarını ahd ve vaat edenler, (Allah celle şânühû ile mübâye'a, [yâni vaat] etmiş olurlar) buyurdu.

Diğer âyet-i kerimede meâlen, (Onlar Allahü teâlâyı severler. Allahü teâlâ da onları sever) buyurdu. Görülüyor ki, Sahâbe-i kiramın hepsi Allahü teâlânın muhabbetine ve mahbûbiyyetine mazhar olmuştur.

Tevbe sûresinde meâlen, (Mekke-i mükerreme ehâlîsinden olup, Muhâcirîn denilen Sahâbe-i kiram ile, Medîne-i münevvere ehâlîsi olan Ensârdan ve onlara iyilikte tâbi olanlardan, Allahü teâlâ râzıdır. Onlar da Allahü teâlâdan râzıdırlar) buyuruyor. Hz. Muaviye Mekke-i mükerremenin Sahâbe-i kiramın eşrâfından, büyüklerindendir.

Enfâl sûresinin yetmişikinci âyet-i kerimesinin meâl-i âlisi, (Bunların hepsi Peygamber aleyhisselâmı içlerinde ivâ ve iskân etmiş, dîn-i islâmı yaymasında nusrat ve yardımda bulunmuşlardır)dır. İmâm-ı Mâlikin buyurduğuna göre, Şâmın fethinde, orada bulunan nasârâ [yâni hıristiyanlar] dedi ki: Sizin Peygamberinizin Eshâbı, bizim havârîlerimizden daha iyidir. Zîrâ onların ismi, Tevrâtta ve İncîlde söylenmiş ve medh olunmuştur.

Sûre-i Fethde yukarıda bildirilmiş olan âyet-i kerimeye dayanarak imam-ı Mâlik, Eshâb-ı kirâmı sevmiyenlerin kâfir olacağını söylemiştir. İmâm-ı Şâfi'î de böyle buyurmuştur.

Bu âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler gösteriyor ki, Allahü teâlâ ve Onun Resûlü Sahâbe-i kiramın hepsini âdil bilmiştir. Allahü teâlânın ve Onun Peygamberinin âdil bildiği kimseleri, başkalarının âdil bilmemesinin ne önemi ve zararı olur? Eğer Sahâbe-i kiram, âyet-i kerime ve ehâdîs-i şerife ile medh ve senâ edilmemiş olsaydı, islâma yardımları ve bu uğurda mallarını ve canlarını, ana, baba ve evlatlarını feda etmeleri ve Peygamber efendimize yardım etmeleri ve îmanlarının kuvveti, hepsinin âdil olduğunu ve böyle îtikat etmemiz lâzım geldiğini açık olarak göstermektedir. Ehl-i sünnet âlimlerinin mezhepleri de budur.

Sahâbe-i kiramın fazîletini, yüksekliğini, şân ve rütbelerinin büyüklüğünü gösteren hadis-i şerifler sayılamıyacak kadar çoktur. Hepsi için buyurulan hadis-i şerifler ciltlerle kitap teşkil eder. Bunlardan birkaçını bildirelim:

Resûlullah buyuruyor ki:

(Eshâbımın hepsi, gerek birlikte, toptan, gerekse birer birer, yıldızlar gibi nûrludurlar. Bunlardan hangi birine uyarsanız, yâni ardı sıra giderseniz, asl kurtuluş yolu olan, insanlığın kemâli ve saadeti olan, Allahü teâlânın sevgisine kavuşursunuz). Bunun içindir ki, din imamlarımız, yâni bu dînin büyükleri, Sahâbe-i kiramdan herbirinin sözlerini, hareketlerini, işlerini huccet ve senet olarak almıştır. Peygamberimiz bu hadis-i şerifte demek istiyor ki, (Eshâbımdan herhangisini kendinize mezhep imamı tanır, rehber, önder edinirseniz, re'y ve ictihâdları ile amel ederseniz, gösterdikleri yolda giderseniz, doğru yolda yürümüş olursunuz). Bundan anlaşılıyor ki, bunların hepsi müctehiddir. Herbiri âyet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiyen ahkâm-ı dîniyyeyi, ilimleri ile, yükseklikleri ve kemâlleri ile ve kalblerinin nûrları ile âyetlerden ve hadis-i şeriflerden bulup çıkarabilmektedir. Bunun içindir ki, Server-i âlem, Sahâbe-i kiramdan birçoğunu, dîn-i islâmı yaymak ve herkese bildirmek için, uzak memleketlere gönderdikleri zaman, tenbîh buyururlardı ki, karşılaşacağınız vak'aların, hâdiselerin nasıl yapılması lâzım geldiğini, Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açık göremediğiniz vakit, âyet-i kerimelerin delâletinden, işaretlerinden, rümûzundan, ifâde şeklinden, uygun mânalarından, muhâlif mânalarından, emirlerinin îcâblarından çıkarıp anlayınız ve anladığınıza göre yapınız ve yaptırınız! Müctehidlerin vazîfesi de budur. Sahâbe-i kiramın herbirini bir yıldıza teşbîh buyurdu ki, denizlerde, dağlarda, derelerde, tepelerde, sahrâlarda, çöllerde yollarını şaşıranlar, kıbleyi, diğer cihetleri arıyanlar, bunların zıyâsı sâyesinde yol bulabilsinler. Zaman-ı saadetten sonra (Hulefâ-i râşidîn) ve bütün Eshâb-ı kirâm, böylece birbirlerini müctehid tanımışlardır. Birbirlerinin re'y ve ictihâdlarına yanlış dememişlerdir. Sahâbe-i kiramın sohbetlerinde ve derslerinde yetişen Tâbiîn-i kiramın çoğu da böyle müctehid oldu. Bunların sohbet ve derslerinde bulunan Tebe'i tâbiînden bir kısmı da ictihâd derecesine yükseldi. İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe, imam-ı Mâlik, imam-ı Şâfi'î, imam-ı Ahmed bin Hanbel, imam-ı Evzâî, Süfyân-ı Sevrî, Süfyân bin Uyeyne, Dâvüd-i Tâi ve benzerleri bunlardandır. Bunlar azala azala, üçüncü asrın sonunda, ictihâd yapabilecek derin âlim yetişemez oldu. Önce gelmiş müctehidlerden çoğunun da mezhepleri unutuldu. Şimdi, ancak dört imamın mezhebi kaldı. Bunlar da, İmâm-ı a'zam, imam-ı Şâfi'î, imam-ı Mâlik ve imam-ı Ahmed bin Hanbeldür. Onlardan sonra bu mertebeye, bu dereceye kimse vâsıl olamadı. Onun için, mezhepler, dört olarak kaldı. Müslümanların hepsi, bu dört mezhepten birine uymaya mecbûr ve memur oldu.

Birkaçını bildirdiğimiz âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler karşısında Allahü teâlâ, mezhepsizlere insâf versin! Herkes bilir ki, iki yüzlülük, hâinlik alâmetidir. Eshâb-ı kirâma ve hele, en kıymetlilerinden olan, Allahın arslanına, hiç iki yüzlü denilebilir mi? İnsanlık dolayısıyle, doğru söz, bir iki saat veya bir-iki gün saklanabilir denirse, yeri vardır. Fakat, Allahın arslanına, tam otuz sene, hâinlik alâmetini yüklemek ve bu uzun zamanda, hep iki yüzlülükle yaşadı demek, ne kadar çirkin, ne kadar alçakça bir iftirâ olur. Küçük günah, her zaman yapılırsa, büyük günah olur buyurmuşlardır. Kötü insanların, münâfıkların bir fenalığını otuz sene durmadan yapmanın, artık ne olacağını düşünmeli. Bu sözlerinin çirkinliğini bilip de, Şeyhaynın üstünlüğünü kabûl etselerdi, böylece Hz. Aliye ihânet etmekten, alçaltmaktan kurtulurlardı. İki belâdan küçüğünü seçmiş olurlardı. Şunu da söyliyelim ki, Şeyhaynın üstünlüğünü söylemekte, Hz. Aliyi küçültmek yoktur ve onun halîfeliği inkâr edilmiş olmaz. Vilâyetteki yüksek mertebesine ve hidâyet ve irşâd makamına dokunulmuş olmaz. Hâlbuki, bunların dediği gibi, onu iki yüzlü bilmekle, bütün bu meziyyetler, kıymetler, kendisinden alınmış olur. Çünkü, iki yüzlülük, münâfıkların, en aşağı insanların ve yalancı, dolandırıcı kimselerin işidir.

Şeyhaynın halîfe olacakları ve hattâ Resûlullahın yanında defnolunacakları, hadis-i şeriflerde bildirilmişti. Ebû Bekr-i Sıddîk ve Ömerebnil-Hattâb ve Osmanebnil-Affân ve Alîyyibni Ebî Tâlibin medh ve senâlarını bildiren hadis-i şerifleri merak edenlere, binikiyüzaltmışdört ve binüçyüzyirmibeş hicrî senelerinde İstanbulda basılmış olan, türkçe (Menâkıb-i çihâr-yâr-i güzîn) ismindeki kitabı okumalarını tavsiye ederiz.

Ebû Bekr-i Sıddîk için, Server-i âlem buyuruyor ki, (Peygamberlerden sonra Ebû Bekrden daha üstün bir kimse üzerine güneş doğmamış ve batmamıştır). Diğer bir hadis-i şerifte buyuruyor ki, (Allahü teâlânın göğsüme akıttığı ilimlerin hepsini, Ebû Bekrin göğsüne akıttım).

Ömerebnil-Hattâb için olan hadis-i şeriflerden birinde Server-i âlem buyuruyor ki, (Benden sonra Peygamber gelseydi, Ömer Peygamber olurdu). Peygamberimiz, Hz. Ömerin derecesini Cebrâîle sormuştu. Cebrâîl da, (Ben Cebrâîl olduğum hâlde, Âlem yaratıldığı zamandan kıyâmet gününe kadar Ömerin fazîletlerini ve kemâlâtını söylesem bitiremem!) demişti. Bununla berâber, Hz. Ömerin, bütün üstünlükleri, Hz. Ebû Bekrin üstünlüklerinden ancak birisidir.

İmâm-ı Osmanı medh eden hadis-i şeriflerden birinde buyuruyor ki, (Her Peygamberin Cennette bir arkadaşı vardır. Benim arkadaşım da, Osmandır).

İmâm-ı Alînin yüksekliğini bildiren hadis-i şeriflerden birinde buyuruyor ki, (Alînin bana olan yakınlığı, Hârûn Peygamberin, Mûsâ aleyhisselâma olan yakınlığı gibidir). Hârûn aleyhisselâm, Mûsâ aleyhisselâmın kardeşi ve vezîri ve muâvini idi. Bu hadis-i şeriflerden, mezhepsizlerin yanlış mâna çıkardığı ve cevabı üçüncü kısmda ve (Hak Sözün Vesîkaları) kitabında bildirildi. İmâm-ı Ahmed ibni Hanbel buyuruyor ki, imam-ı Ali hakkında buyurulan hadis-i şerifler kadar, hiçbir sahâbî için söylenmemiştir.

2 -  İkincisine gelince, Ehl-i sünnet, Eshâb-ı kirâm arasındaki muhârebelerin, dünya için değil, hakîkati ortaya çıkarmak için yapıldığını bildiriyor. Onların hepsini kin ve düşmanlık gibi aşağılıklardan uzak biliyor. Çünkü, Eshâb-ı kirâmın hepsi, insanların en iyisinin sohbetinde, nasihatları karşısında tertemiz olmuş, kin, düşmanlık gibi kötülükler kalblerinden çıkarılmıştır. Her biri ictihâd makamına yükselmişlerdir. Her müctehidin, kendi ictihâdına, buluşuna göre hareket etmesi vâcib olduğundan, başka başka ictihâd ettikleri şeylerde, birbirlerinden ayrılmaları lâzım olacaktır. Herbirinin, kendi ictihâdına uyması doğru olacaktır. O hâlde, onların ayrılmaları da, birleşmeleri gibi, doğru idi. Keyfleri, şehvetleri, nefs-i emmârelerinin istekleri ile değildi. İctihâd yüzünden idi.

(İctihâd) Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmemiş olan emirleri, açık bildirilenlere benzeterek, bir emir meydana çıkarmak demektir. Bu da, (Fa'tebirû) ve (Ves'elû ehlezzikri) âyet-i kerimeleri ile emredilmektedir. Yâni çalışarak, uğraşarak, bütün dikkat ve düşüncelerinizle Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde bulunmıyan mes'eleleri, bulunanlara kıyâs ederek, benzeterek bir hükm-i şer'î çıkarınız diye emredilmektedir.

(Mîzân) kitabında diyor ki, ictihâd yapmağı emreden âyet-i kerimeler çoktur. Nahl sûresinin kırktördüncü âyet-i kerimesinin meâl-i şerifi, (Bizden indirileni insanlara açıklaman için) ve Nisâ sûresinin ellidokuzuncu âyet-i kerimesinin meâl-i şerifi, (Allahın kitabına ve Resûlün hadislerine mürâce'at edin!)dir. Bu âyet-i kerimeler, ictihâd etmeyi emrediyor.

İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfenin talebesinden ictihâd makamına yükselenlerin en meşhûrları, imam-ı Ebû Yûsüf, imam-ı Muhammed, imam-ı Züfer ve ibni Nüceym gibi büyüklerdir. Bunlar, İmâm-ı a'zamdan yalnız birkaç mes'elede ayrılmışlar, bu mes'elelerde kendi ictihâdlarına göre amel etmişlerdir. Çünkü, bu mes'elelerde kendi ictihâdları ne şekilde ise, ona göre amel etmeleri farz olup, İmâm-ı a'zamın re'y ve ictihâdına uymaları câiz değildir.

Sahâbe-i kiramın herbiri de müctehid olup, ictihâd rütbesinin tamamiyle sahibi olduklarından, âyet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiyen mes'elelerde kendi re'y ve ictihâdlarına göre amel etmeleri farz olup, kendilerinden yukarı olan Sahâbe-i kiramın, daha yüksek, daha üstün olduklarını bildikleri hâlde, onların re'y ve ictihâdlarına tâbi olmadılar. Bunun içindir ki, Server-i âlemin hayatında ve Hulefâ-i Râşidînin hilâfetleri zamanında, dîn-i islâmı bildirmek için, uzak memleketlere gönderdikleri Sahâbe-i kirâma, âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiyen mes'eleleri, kıyâs ediniz diye emrolunurdu. Meselâ Mu'âz bin Cebeli Yemene vâlî tâyîn buyurdukları zaman, (Orada ne ile hükm ve emredeceksin!) diye sordular. Allahü teâlânın kitabı ile amel edeceğim, dedi. (Kur'an-ı kerimde bulamaz isen ne yaparsın?) buyurduklarında, Allahü teâlânın Peygamberinin hadis-i şeriflerini kendime düstûr ve kanûn yapacağım. Yâni onun sözleri ile, hâlleri ile ve işleri ile amel edeceğim dedi. (Resûlullahın sözlerinde de bulamaz isen ne yaparsın?) buyurduklarında, âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler dâiresinden çıkmaksızın, kendi ictihâdımla hareket ederim dedi. Resûl-i ekrem, bu cevapları işitince, Mu'âz bin Cebelin ilminden ve büyüklüğünden dolayı, Allahü teâlâya hamd ve Şükreyledi. Bu hâl, üsûl-i fıkh kitaplarında, Menâr ve Hâşiyesi İbni Melik kitaplarında yazılıdır.

Eshâb-ı kirâmdan ictihâdları Hz. Alînin ictihâdına uymıyarak, onunla muhârebe edenlere, şî'îler kâfir diyorlar. Harp ettikleri için, her alçaklıkları söylüyor, lânet ediyorlar. Hâlbuki Eshâb-ı kirâm ictihâd edilmesi lâzım gelen birçok işlerde, Peygamber efendimizden ayrı ictihâd etmişlerdi. Bu ayrılmaları kabahat sayılmamıştı. Melek geldiği, vahy getirdiği hâlde bile bu ayrılıktan men edilmemişlerdi.

O hâlde Hz. Alînin ictihâdından ayrılanlara kâfir denilebilir mi? Bunun için Eshâb-ı kirâma dil uzatılabilir mi? Onun ictihâdından ayrılan müslümanlar pek çoktu. Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden idi ve bir kısmı da, Cennet ile müjdelenenlerdendi. Bunlara kâfir demek, dil uzatmak, kolay birşey değildir. Bu dîn-i islâmın hemen yarısını bizlere bildiren bunlardır. Bunlar kötülenirse, dînin yarısı yıkılmaz mı? Bu büyüklere nasıl dil uzatılabilir ki, bunlardan hiçbirinin bildirdiği bir hadisi, islâm âlimlerinden kimse red etmemiştir. Emîr de, vezîr de, kebîr de, fakîh de kabûl etmiştir. Allahü teâlânın kitabı olan Kur'an-ı kerimden sonra, bütün kitapların en sahihi (Buhâriyyi şerif)dir. Şî'îler de buna inanmaktadır. Bu fakir [yâni imam-ı Rabbânî] şî'î âlimlerinin büyüklerinden olan Ahmed Tebtîden işittim ki, Kitâbullahdan sonra, en doğru kitap Buhârîdir, diyordu. İşte bu kitapta hem Hz. Aliye uyanların, hem de uymıyanların bildirdiği hadis-i şerifler yazılıdır. Bu muhârebeler, onların adaletine, doğruluklarına bir leke sürmemiştir. Hz. Alînin söylediği hadis-i şerifleri yazdığı gibi, Hz. Muaviyenin söylediklerini de yazmıştır. Eğer Hz. Muaviyede ve onun sözlerinde, şüphe edilecek, dil uzatılacak birşey olsaydı, onun bildirdiği hadis-i şerifleri kitabına yazmazdı. Eski âlimlerimiz, hadis mütehassısları da hep böyle yapmış, Eshâb-ı kirâmın ayrılığını düşünmiyerek, hepsinin bildirdiği hadis-i şerifleri doğru kabûl etmişler, kitaplarında yazmışlardır. Hz. Aliye uymamağı bir kusur ve kabahat saymamışlardır. Şunu iyi bilmelidir ki, Hz. Alînin ayrı kaldığı her işte, haklı olması lâzım gelmez ve ondan ayrılanların her zaman yanılmış olması Îcap etmez. Evet bu muhârebelerde o, haklı idi. Fakat, her zaman hakkın onda olması gerekmez. Çünkü, ictihâd işlerinde Tâbiînin büyükleri ve din imamları [mahalle ve câmi imamları değil], çok defa onun ictihâdına uymamış, başka ictihâd edip, kendi ictihâdlarına göre hareket etmişlerdir. Hak her zaman onda olsaydı, kimse onun ictihâdından ayrılmazdı. Meselâ, Tâbiînin büyüklerinden ve müctehidlerin yüksek tabakasından olan Kâdı Şüreyh, onun ictihâdı ile karar vermedi. İmâm-ı Hasenin şâhitliğini kabûl etmemişti. Müctehidler, hep kâdı Şüreyhin kararı ile hareket ederek, oğlun baba için şâhit olmasını câiz görmemişlerdir. Daha birçok işlerde, o yüce imama uymıyan ictihâdlar seçilmiştir. İnsâflı okuyucular, bunları pek iyi bilirler. Demek ki, Hz. Alînin ictihâdından ayrılmak, bir suç değildir. Ayrılanlara dil uzatmak câiz değildir.

Âişe-i Sıddîka, Allahü teâlânın sevgilisinin sevgilisi idi. Peygamberimiz vefât edinceye kadar, onu çok sever ve yanından ayırmazdı. Onun odasında, onun yatağında ve mübârek başı onun kucağında iken can vermişti. Onun misk kokulu odasında defnedilmiş, kalmıştır. Bütün bu üstünlüklerden ve kıymetlerden ayrı olarak kendisi büyük âlim ve müctehid idi. Peygamber efendimiz, dînin yarısının bildirilmesini ona bırakmıştı. Eshâb-ı kirâm sıkıştıkları zaman, ona gelip, ona sorup öğrenirlerdi. Böyle bir Sıddîka ve müctehideye, Emîre [Ali] uymadı diye, dil uzatıp, ona yakışmıyan çirkin iftirâları söylemek müslümanlığa sığmaz. Peygamberimize îmanı olan kimsenin ağzından böyle sözler çıkmaz. Ali Peygamberimizin dâmâdı ve amcası oğlu ise, Âişe da, zevce-i mutahherası, çok sevdiği âilesidir.

Birkaç sene evveline kadar, bu fakir [yâni imam-ı Rabbânî] miskînleri doyurduğum zaman, Ehl-i abânın ruhlarına niyet ederdim. Yâni Resûlullah ile birlikte, Ali, Fâtıma, Hasen ve Hüseyn hazretlerinin ruhlarına da gönderirdim. Bir gece rü'yâda, Fahr-i âlemi görüp selâm verdim. Selâmımı almadılar ve mübârek yüzlerini döndürdüler ve (Ben yemeyi Âişenin evinde yirdim. Bana yemek göndermek istiyenler, Âişenin evine gönderirlerdi) buyurdular. Bundan anladım ki, rü'yâda yüzlerini çevirmelerinin sebebi, yemek dağıtırken, niyette Hz. Âişeyi ortak etmediğim imiş. Ondan sonra Hz. Âişeyi de hattâ zevce-i mutahheraların hepsini niyette ortak eyledim. Ehl-i beytin hepsini araya koyarak duâ eder oldum. Çünkü, bunlar da, Ehl-i beyttendirler. O hâlde Resûlullaha Hz. Âişe-i Sıddîka yolu ile gelen eziyyet, Hz. Ali yolundan gelen eziyyet ve cefâdan daha çoktur. Aklı ve insâfı olan, bunu pek iyi bilir. Evet bu söylediklerimiz, Hz. Aliyi, Peygamber efendimizi sevdiği ve saydığı için sevenler ve sayanlar içindir. Ammâ bir kimse, Muhammed aleyhisselâmı araya katmadan, onu doğrudan doğruya seviyorsa, buna sözümüz yoktur. Zîrâ söz anlamaz. Bunun maksadı, dîn-i islâmı yıkmak, ahkâm-ı islâmiyyeyi bozmaktır.

Bunlar Muhammed i aradan kaldırarak, Onsuz bir din kurmak, doğruca imam-ı Aliyi sevmek ve ona bağlanmak istiyorlar. Nitekim, tarih boyunca, birçok zamanlarda bazı dalkavuklar, ahmaklar, başlarında bulunan zâlimlere, diktatörlere yaltaklanarak, dünyalık ele geçirmek için, onlara Peygamberimizin, hattâ Hâlık teâlânın büyüklüğünü konduruyorlar. Bunların kendileri de, yaltaklandıkları da yıkılıp gitmiş, maddeleri çürümüş, kokmuş, iğrenç bir hâl almış. Habîs ruhları da, Cehennem azâbına yakalanarak dünyadaki azgınlıklarının, dîn-i islâma yaptıkları hakâretlerin cezâlarını bulmuşlar. Aldandıklarını anlamışlardır.

Muhammed aleyhisselâmdan yüz çevirmek, başka birini Ondan daha büyük, daha sevgili bilmek küfürdür, dalâlettir, zındıklıktır. İmâm-ı Ali bunları sevmez. Eshâb-ı kirâmın hepsi ve Hz. Osman ile Hz. Ali, hep Peygamberimizin hâtırı ve sevgisi için sevilir. Zîrâ, (Onları seven, beni sevdiği için sever. Onlara düşman olan, bana düşmanlık etmiş olur) buyurmuştur.

Talha ve Zübeyr Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden ve Aşere-i mübeşşereden idi. Yâni Cennete gidecekleri müjdelenmiş idi. Onlara dil uzatılabilir mi? Onlara söğmek, kendini söğmek, küçültmektir. Ömer vefât ederken, Sahâbe-i kiram arasından altı kişiyi halîfe olmaya lâyık görüp, bunlardan birinin halîfe seçilmesini tavsiye etmişti. Bunlardan birini, diğerine tercîh edememişti. Talha ve Zübeyr o altı büyüklerden ikisidir. Her ikisi de hilâfeti istemeyip, haklarını ve re'ylerini diğer dördüne bırakmıştır. Talha o kimsedir ki, Server-i âleme karşı edebsizlikte bulundu diye, kendi babasını katl ve feda etmişti. Allahü teâlâ, onun bu hareketini Kur'an-ı kerimde medh etmiştir. Zübeyr ise, Peygamber, onun kâtilinin Cehennemde olduğunu haber vermiştir. Ona dil uzatanlar, lânet edenler, alçaklıkta, onun kâtilinden geri değildir. Her ikisi de, islâmın büyükleri ve müslümanların göz bebekleridir.

Eshâb-ı kirâmı aşağılamak nasıl câiz olur ki, onlar dîn-i islâmı yükseltmek ve Resûlullaha yardım etmek için, insan gücünün üstünde çalışmışlar, din uğrunda gecelerini, gündüzlerine katmışlardır. Mallarını Allahü teâlâ yolunda feda ettiler. Akrabâlarını, âilelerini, çocuklarını, vatanlarını, evlerini, akarsularını, tarlalarını, ağaçlarını Resûlullahın sevgisi yolunda terk ettiler. Onun mübârek vücûdünü kendi vücûdlerine ve Onun sevgisini, mallarının ve evlatlarının sevgisine tercîh ve takdim ettiler. Bunlar, onlardır ki, sohbet, yâni arkadaşlık şerefine nâil ve o sohbette, başkalarına nasip olmıyan bereketlere ve derecelere mâlik oldular. Bunlar onlardır ki, vahyi, yâni Kur'an-ı kerimin inmesini görmek ve Cebrâîl ile berâber oturmak şerefine kavuştular. Mucizelere, hârikalara şâhit oldular. Başkalarına işitmek nasip olan nîmetleri ve ilimleri gördüler. Onlardan sonra kimseye verilmiyen kalb temizliği, ruh olgunluğu, onlara verildi. Başkaları dağ kadar altun sadaka verse, onların bir avuç arpa sadakası sevabına, hattâ yarısına yetişemez. Allahü teâlâ, onları Kur'an-ı kerimde medh ederek, (Onlardan râzıyım, onlar da benden râzıdır) buyurdu. Sûre-i Feth sonunda, onlara kızanlara, düşman olanlara (Kâfirler) buyuruluyor. Şu hâlde, onlara düşman olmaktan, küfürden kaçar gibi kaçmak lâzımdır. Bunlar, Server-i âlemi aşırı sevdiklerinden, Onun makbûlü oldular. Eğer bazı işlerinde birbirlerinden ayrılırlar, kendi ictihâdlarına göre hareket ederlerse birşey denemez. Hakkı ve doğruyu bulmak için hâsıl olan ayrılıktır ve başkasının ictihâdına uymamaktır. İmâm-ı Ebû Yûsüf, ictihâd derecesine yükseldikten sonra, imam-ı a'zam Ebû Hanîfeye uysaydı hatâ olurdu. Kendi re'yine uyması doğrudur. İmâm-ı Şâfi'î Sahâbe-i kiramın sözlerine uymaz, kendi re'yine tâbi olurdu. İster Sıddîk-ı a'zam olsun, ister imam-ı Ali olsun, hangi büyük Sahâbî olursa olsun, sözlerine uymayıp, kendi re'yi ile karar vermeyi doğru yol bilirdi. Herhangi bir müctehidin, Sahâbînin sözüne uymaması, mümkün ve câiz iken, Sahâbe-i kiramın, ictihâd işlerinde birbirlerinden ayrılmaları, münâkaşa etmeleri, niçin kabahat olsun? Sahâbe-i kiram ictihâd işlerinde, bâzan Server-i âleme de uymamış,  efendimizin ictihâdından ayrılmaları bir kabahat olmamış, çirkin sayılmamış, men olunmamış ve azarlanmamışlardır. Sahâbe-i kiramın böyle ayrılmalarını, Allahü teâlâ beğenmeseydi, elbette men eder ve ayrılanlara azâb edeceğini bildirirdi. Hâlbuki Resûlullah ile yüksek sesle konuşanları men buyurmuş ve azarlamıştı.

Bedr muhârebesinde alınan esîrlere ne yapalım, suâlini buyurdukta da, Sahâbe-i kiramın re'yleri, yâni fikirleri başka başka olmuştu. Ömer-ül Fârûk ve Sa'd ibni Mu'âz esîrleri öldürelim dedi. Diğer Sahâbîler ise, para karşılığı bırakalım, demişlerdi. Server-i âlem de, bu re'yi kabûl buyurup salıverdiler. Sonra, âyet-i kerime gelerek, birinci re'yin doğru olduğu bildirildi.

Eshâb-ı kirâmın büyüklüğünü ve mezheplerin ne olduğunu anlamak için ictihâdı iyi bilmek lâzımdır.

Mâl ve mülke olma magrûr,

deme var mı ben gibi.

Bir muhâlif yel eser,

savurur harman gibi.

Eshâb-ı Kirâm Kısmının Sonu