10 TESLÎSİN BÂTILLIĞININ ÎSÂ ALEYHİSSELÂMIN SÖZLERİ İLE İSBÂTI
2.Bölüm
Batıda üç uknûm fikrini ilk defa ortaya atan filozof Time (Timeios)dir. Mîlâddan beşyüz sene kadar evvel, Lokres şehrinde yaşıyan Time, Pisagorun talebelerindendir. Bu üç uknûm [asl, esas] fikrini hocasından öğrenmiştir. [Pisagor (Fisagor veya Pythagoras) mîlâddan önce 580 senesinde Sisam adasında doğdu. 500 senesinde Metaponteda öldüğü rivayet edilmektedir. Doğum ve ölüm tarihlerinde çeşidli ihtilâflar vardır. Genç yaşında İtalyanın Kroton şehrine gelmiştir. Buradan çeşidli seyâhatlar yapmış, Mısr ve Ortadoğuda, uzun zaman kalmıştır. Mısrda kaldığı zaman içerisinde, eski Mısr dîni ve inançları hakkında geniş mâlûmat sahibi olmuştur. Üçlü tanrı inancı ve tenâsüh fikrini Mısrlılardan öğrenmiş ve bunları kabûl etmiştir. Mısrda öğrendiği şeylerden birisi de, Hendese [geometri] idi. Bugün, pisagor nazariyyesi [teorisi] diye bilinen geometri faraziyesi de, tecribî olarak, o zaman Mısrda bilinmekte idi. Mısra Bâbilden gelmişlerdi. O zaman Bâbilde ilm-i nücûm [astronomi], matematik ve müneccimlik sanatı çok ileri idi. Bunları, büyük Peygamber olan İdris aleyhisselâmdan öğrenmişlerdi. Pisagor, Bâbile de giderek, bunları iyice öğrendi. Tekrar Kroton şehrine döndü ve bir mektep açtı. Kendi ismi ile anılan yeni bir yol, hattâ yeni bir fırka kurdu. Kendisine inananlar tarafından çok efsâneler uydurulmuş; peygamber, hatta ilah olduğu iddiâ edilmiştir.
Pisagor, varlığın aslının (arche) yâni sayı olduğunu söyledi. Ona kadar olan sayıları, mukaddes [kutsal] kabûl etti. Bilhâssa bir, iki ve üç sayılarını; üç asl kabûl etti. Pisagorcular, bir sayısının âlemin değişmez ve ebedî kaynağı ve ilk uknûm, yâni en büyük tanrı olduğunu, iki sayısının dişiliği ve dünyanın bundan meydana geldiğini ve ikinci uknûm olduğunu, üç sayısının ise, âlemdeki ebedî üçlüğü gösterdiğini ve üçüncü uknûm olduğunu iddiâ ederler. Dünyanın ve âlemin aslının, bu üç uknûm olduğunu söylerler. Meselâ, âlemin esası (beden, can ve ruhdur) derler. Bunun gibi (tabî'î, beşerî ve tanrı âlemi) olarak, üç âlemden meydana geldiğini söylerler. Pisagorculara göre, herşey üçten mürekkeb olduğu gibi, yaratma da, bu üçlükten ortaya çıkar. Bunlar yaratıcı irâde, yıldız akımı ve her an birâz daha kemâle eren âlem imiş. Pisagorun sayıları husûsunda ve diğer felsefî görüşleri hakkında Gomperzin (La Pensée Grecque) kitabında geniş bilgi vardır. Pisagora göre, ilk uknûm, yâni her dilediğini yapabilecek olan tanrı, akıl ile anlaşılamaz. Ruhu ebedî [ölümsüz] kabûl eden ve ölen bir kimsenin ruhunun bir hayvana geçebileceğine inanan Pisagorcular, hayvan eti yimezler. Pisagorun ileri gelen talebesi olan Time de, hocasının yolunu tâkîb etmiştir.]
Time, (Ruh-ül-âlem) kitabında, (Herşeyden önce, mahlûkatın bir (fikr-i misâl-i dâimîsi) vardır ki, ilk kelime ve ilk uknûm odur. Kendisi madde değildir, ruhanîdir ve akıl ile anlaşılamaz. İkinci mertebe, madde-i gayri muntazımedir. Telaffuz olunan ikinci kelime ve ikinci uknûmdur. Bundan sonra gelen üçüncü mertebe, ibn [oğul] yâni mâna âlemidir ki, üçüncü uknûmdur. Bütün kâinât bu üç sınıftan ibârettir. İbn, yâni oğul pek güzel bir tanrı yapmak istedi ve mahlûk olan bir tanrı yaptı) demektedir. Bu söz karışık ve anlaşılamaz bir hâlde Eflâtûna geldi. [Timenin, Eflâtûnun hocalarından biri olduğu da bildirilmektedir. Çünki, Eflâtûn, büyük üstâdı Sokrat ile Timenin bir mecliste bulunduğunu bildirmektedir. Timenin, (matematik), (Pisagorun hayatı) ve (âlemin ruhu (Ruh-ül-âlem)) isminde üç eseri olup, bunlardan ikisi gayb olmuştur. Gayb olmıyan (âlemin ruhu) kitabı ise, kendisinden sonra gelen filozofları çok meşgûl etmiştir. Çünki, bu kitabın ilk altı kısmından çıkarılan fikir ile Eflâtûnun, Time (Timeios) konuşmasında anlattığı fikir arasında pek bir fark yoktur.]
Eflâtûn, Timeden gelen bu fikri başka bir şekle soktu. Eflâtûn üç esas ilâh olduğunu iddiâ etti.
Birincisi, Babadır. En yüce ve yaratıcı ve diğer iki ilâhın babasıdır. Birinci uknûmdur.
İkincisi, asl, görünür olan tanrıdır ki, görünmez olan Babanın vezîridir. Kelime, (Logos) ve idrak demektir.
Üçüncüsü de, Kâinât âlemidir, dedi.
Eflâtûna göre, eşyanın, varlıkların hakîkati, mânalar [idealar]dır. [Eflâtûnun, idea diye bahs ettiği şey, mahiyet, fikir, a'yân-ı sâbite demektir. Eflâtûnda idea, eşyanın ve varlıkların değişmeyen, sâbit ve ebedî olan hakîkatıdır. Eflâtûn, âlemi ikiye ayırır: Birisi, görünen hisler âlemi. Diğeri ise, hakîkî âlem, yâni idealar âlemidir. Hakîki, yâni idealar âlemi, ebedî olduğu hâlde, hisler âlemi durmadan değişir.] İdealar, sâdece aklımızda, hayâlimizle kâim olmayıp, cismsiz olarak kendilerine mahsûs bir kıyâm ve hayatları vardır. Eflâtûn her hakîkati, yâni ideayı daha yüksek hakîkatlere ircâ eder, bağlar. Böylece bütün hakîkatler, idealar, mutlak (BİR)e irca olunur. Bu yüce idealardan meydana gelen BİR (hayr)dır ki, tanrının kendisidir. Diğer yüce idealar, hakîkatler ona tâbidir. Aşağı olan idealar (şer)dir ki, şeytanın kendisidir. Diğer aşağı, kötü idealar ona tâbidir.
[Eflâtûn, ideaların kendisinde birleştiği (BİR) kabûl ettiği ve hayr, iyilik diyerek aynen tanrı kabûl ettiği şeyin, hareket ve hayat sahibi ve âlemin babası (Baba tanrı) olduğunu söylemiştir. Bu birinci uknûmdur. Baba tanrı, yâni yüce idealar birliği, maddeye nizâm veren, fakat maddeden tamamen farklı bir ruh yaratmıştır ki, bu Babanın oğludur. Bu ruh, yaratanla yaratılan arasında aracı olan bir varlıktır. İkinci uknûmdur.
Eflâtûn, ikinci uknûm kabûl ettiği ruh hakkındaki görüşlerini ve Fisagor, Time ve diğer bütün eski yunan filozofları da, ortaya attıkları fikirleri, hep Âdem ve Şit (Şis) aleyhimesselâmın kitaplarından ve bu kitapları bilen din âlimlerinden öğrenmiş, bunları, kendi noksan bilgileri ve kısa akılları ile îzâh etmişler, değiştirmişlerdir. Eflâtûn, Menon konuşmasında, ruhun ölümsüz olduğunu ve birçok defalar yeryüzüne geldiğini ve görünen (dünya) ve görünmiyen (âhiret) âlemindeki herşeyi görmüş olduğunu söylemektedir. Phaidros konuşmasında ruhu da üç kısma ayırır: Birincisi; idealara yönelmiş olan akıldır. İkinci ve üçüncüsü ise; istek, his kısmıdır. Bunlardan biri akla uyarak hayra, iyiliğe yâni tanrıya, diğeri ise kötü, maddî isteklere götürür.] Cesed yâni beden bir zindân olup, ruh önceden mücerred idealar âlemine konulduktan sonra, bu zindâna atılmıştır. [Böylece ruh ve bedenden mürekkeb insan meydana gelmiştir.] Hikmetin vazîfesi yâni ahlâktan maksad, tanrı ile münâsebette bulunabilmek için, ruhu beden zindânına bağlıyan zincirlerden kurtarmaktır. Sefrâmk, saadet yolunun yalnız fazîlet ve kemâlât kazanmak olduğunu söylemiştir. Eflâtûn ise, (Saadetin kemâli aynen fazîlette vardır. Fazîlet ve kemâl, ruhun sıhhati, kurtuluşu ve âhengidir. Saadete kavuşmak için, menfaat düşüncesi ve âhirette mükâfatlara kavuşmak arzusu olmaksızın, sâdece fazîlet kazanmak için çalışmak yetişir) demektedir.
(Revâkıyyûn) felsefesine tâbi olanlara göre, (Yalnız iyilik, fazîlet ve yalnız kötülük fısktır, günahtır. Sıhhat, hastalık, zenginlik ve fakirlik, hattâ hayat ve ölüm ne iyidir; ne de kötüdürler. Onları iyi etmek insanın kendi elindedir. İnsanın, Allahü teâlânın takdîrine yâni kadere inanarak kendi irâdesini Allahü teâlânın irâdesine tâbi eylemesi lâzımdır. İnsanlık bir sürüye benzer. Onun çobanı, akl-ı umûmî yâni (Logos)dur ki, yaratıcı tabî'at kuvvetidir. Bütün insanlar kardeştirler. Onların müşterek babaları (Zoz), yâni (Tanrı)dır. Zoz, kâinâtın yâni bütün âlemin ruhudur. Kadîmdir, birdir. Diğer ilahlar onun cüzleri, yâni parçalarıdır.) [Eski yunan felsefecilerinden Zenonun fikirlerine tâbi olanların yoluna (Revâkıyyûn) denir. Bu felsefeye (stoicisme) denir.]
(İşrâkıyyûn) felsefesine tâbi olanlar, sulh ve merhameti çok tavsiye ederler. Hattâ, bir kimse, bir başkasına ihsanda bulunurken duyduğu lezzet, başkasının kendisine ihsanda bulunurken duyduğu lezzetten, tattan çoktur, derler. [Bu felsefeye (Illuminisme) denir ki, Pisagor ve yeni Eflâtûncuların yoludur. Yeni Eflâtûnculuğu kuran Plotindir ki, hareket noktası Eflâtûnun idealar nazariyyesidir.] Mevcut İncîllerde Îsâ aleyhisselâma nisbet edilen (Vermekte olan lezzet, almaktaki lezzetten çoktur) sözü, İşrâkıyyûn felsefesinin esas prensibinin aynıdır. [Revâkıyyûn ve İşrâkıyyûn felsefecilerinin, din kitaplarından ve din âlimlerinden öğrendikleri şeyleri, kendi fikirleri ve buluşları gibi bildirdikleri, buradan da anlaşılmaktadır. Büyük islâm âlimi imam-ı Muhammed Gazâlî, [Gazâlî 505 [m. 1111] de Tûsta vefât etti.] böyle olduğunu (El-münkızü mineddalâl)ve (Tehâfüt-ül-felâsife) kitaplarında uzun bildirmektedir.
Eflâtûnun kurmuş olduğu felsefe mektebi, fikirleriyle berâber yedi, sekiz asır yaşadı. Bu felsefe mektebinin görüşleri İtalyanın dışına çıkmış, bilhâssa mîlâdın üçüncü asrında İskenderiyye mektebinde en büyük te'sîrini yapmıştı.] Eflâtûnun diğer felsefî görüşleri ile berâber, üç uknûm fikri de, İskenderiyye mekteplerine geçmiş ve Îsâ aleyhisselâmın zuhûru sırasında bu mekteplerde okutulmakta idi. Hattâ, o zamanlarda yahudi âlimlerinden olup, İskenderiyyede meşhûr olan Philo dahî, bu teslîs, üç uknûm fikrini, Mûsâ aleyhisselâmın dîninin inanç esasları içinde bulmak istemiştir. Bu istekle, (Tevrâtta bildirilen dünyanın altı günde yaratılmış olduğu doğrudur. Çünki, üç sayısı altının yarısıdır. İki sayısı da, altının üçte biridir. Bu adet hem erkek, hem dişidir. Tanrı, akıl ile izdivâç edip, akıldan sevdiği oğlunu meydana getirmiştir ki, bu dünyadır) demiştir. Philo meleklere, kelime-i ilâhiyye dediği gibi, dünyaya da kelime-i ilâhiyye demiştir. Bu da, Eflâtûnun felsefesindendir. [Daha sonra yeni Eflâtûnculuk adını alarak devam eden Eflâtûn felsefesi, en büyük darbeyi Nasrânîliğe, Îsevîliğe vurdu. Yeni Eflâtûnculuğun en kuvvetli olduğu zaman, mîlâdın üçüncü asrıdır ki, hıristiyanlığın Roma devletinin dîni olduğu zamandır. Bu felsefeye inananlar, Allahü teâlânın varlığına, birliğine ve Îsâ aleyhisselâmın peygamberliğine inanmak olan tevhîd dînini, tahrîf ettiler. Daha sonra, bu dîne putperestlik de sokuldu. Mîlâdın dördüncü asrında yaşayan Saint Augustin (354-430), Eflâtûnu hıristiyanlaştırmaya çalışır. Augustinin, teslîsi isbât için yazdığı (de Trinite) kitabında ve diğer kitaplarındaki, Tanrı, ruh ve kâinât hakkındaki düşünceleri, Eflâtûn felsefesinin aynıdır. Eflâtûnun (akıl, irâde ve his, bir insan meydana getirir) sözünü, teslîsi isbât için delîl getirir ve (teslîsteki üçlük birbirinden ayrı olmakla berâber, bir Tanrı meydana getirir) der. Eflâtûn ve talebelerinin gerçek Tanrıyı idrâk ettiklerini söyler. Eflâtûnun idealar felsefesinden hareket ederek, kelâmın yaratıcı olduğunu ve kelâmın Îsâ aleyhisselâm olduğunu savunur. Hıristiyanlar arasında kendisine kıymet verilen ve hıristiyan azîzlerinden kabûl edilen Augustin, hıristiyanlıktaki teslîs, hayr ve şer inançlarının aynen Eflâtûnun felsefesinde bulunduğunu, itiraf etmektedir. Hattâ teslîsi isbât için Eflâtûnun görüşlerini delîl olarak zikretmektedir. Mîlâddan 350 sene önce ölen bir kimsenin fikirlerinin, hıristiyanlık inançları ile aynı olmasına hıristiyanlar acaba nasıl cevap verirler. Bu hâl, Eflâtûnun, Îsâ aleyhisselâm zamanında yaşadığını göstermektedir ki, doğrusu da budur. Büyük islâm âlimi İmâm-ı Rabbânî Ahmed Farûkînin [İmâm-ı Rabbânî 1034 [m. 1624] de Serhendde vefât etti.] (Mektûbât) kitabının 266. mektûbunda da böyle olduğu bildirilmektedir.
Mîlâdın sekizinci asrında kilise azîzlerinden Saint Thomas da, Eflâtûnun talebesi Aristonun felsefesini esas alarak, hıristiyanlık inançlarını, bilhâssa teslîsi isbâta çalışır. Bu kitabımızda, Eflâtûn ve Aristo felsefesinin gerçek müdâfii olan, kilise azîzlerinin tamamını zikretmemiz mümkin değildir. Ancak okuyanlara gerçek bir fikir vermesi bakımından bir husûsu zikretmek faydalı olacaktır: Bütün Ortaçağ boyunca ve Avrupada rönesansın gerçekleşmesinden sonra dahî, Eflâtûn ve Aristonun felsefesine karşı çıkmanın, kabûl etmemenin, hattâ küçük bir itirazın cezâsı, kilisenin engizisyon mahkemeleri kararı ile ölümdü. Bugün, teslîse inanan hıristiyanlar, acaba bunu nasıl îzâh ederler? Eflâtûn felsefesi (Platonism), Revâkıyyûn felsefesi (Stoicism), İşrâkıyyûn felsefesi (Gnosticism) ve diğer yunan felsefe mekteplerinin hıristiyanlık inançlarının te'sîs ve teşekkülünde büyük etkisi olduğu muhakkaktır. Bu husûs, Dr. Edwin Hatchin (The Influence of Greek Ideas on Christianity=Yunan felsefesinin Hıristiyanlık üzerinde etkisi) ismli kitabında delîlleri ile uzun anlatılmakta ve isbât edilmektedir.]
Yukarıda zikredilen ifâdelerden anlaşılıyor ki, kalbin kötü huylardan temizlenmesi, güzel ahlâk sahibi olarak saadete kavuşmak, kadere râzı olmak, tevekkül üzere bulunmak, insanları Allahın oğulları, çocukları kabûl edip, Allahü teâlâyı hepsinin müşterek babası kabûl etmek, yalnız İncîllerin haber verdiği şeyler değildir. İncîllerden yüzlerce sene önce, Yunan filozofları arasında mevzu' olup, konuşulan [ve çeşidli filozofların değişik şekllerde anlatmaya çalıştıkları] şeylerdir. [Çünki bunlar, ilâhî dinlerde, Peygamberler tarafından bildirilmiştir.] Teslîse âid sözlerin, eski ilâhî dinlerde ve hakîkî İncîllerde bulunmayıp, eski Yunan filozofları tarafından uydurulmuş olduğu ve hıristiyanlığın Yunanistana ve İskenderiyyeye yayılmasından sonra yazılan bütün İncîllere, sonradan ilâve edildiği muhakkaktır.
Îsâ aleyhisselâm, Mûsâ aleyhisselâmın dîninin yaşandığı bir yerde doğdu. Semaya çıkarılıncaya kadar, Mûsâ aleyhisselâmın şeriati üzere hareket etti. Benî İsrâîle verilen emirleri, onlarla berâber yerine getirdi. Sinagoglarda vaaz verir. Tevrâtın ahkâmını teblîg ederdi. Mûsâ aleyhisselâmın dîninden ayrılanlara, Mûsâ aleyhisselâmın dînini ve o dînin edeblerini öğretirdi. O dîne sıkı sıkı yapışan Benî İsrâîle de, kıymet verirdi. Yahudiler gibi, Yahyâ aleyhisselâm tarafından (Erden) nehrinde vaftiz olundu. [Erden, yâni Ürdün nehri, Filistinde bir nehrdir. 250 km. uzunluğundadır.] Doğduğu zaman sünnet olundu. Kendisi kimseyi vaftiz etmedi. Oruç tuttu. Domuz eti yimedi. (Allah bana hulûl etti. Ben Allahın ezelî ve ebedî oğluyum. Benim şahsım iki tabî'attan yâni kâmil bir insanoğlu ve Allah oğlu, yâni ilâhlıktan mürekkebdir) demedi. (Ruh-ül-kuds, babamın ve benim müşterek emrimizle iş yapar. Üç mukaddese yâni baba, oğul, ruh-ül-kudse îman ediniz) demedi. (Ben şeriati değiştirmeye değil, kuvvetlendirmeye geldim) dedi. Bütün tarih kitapları, Îsâ aleyhisselâmın hayatında ve havârîlerin zamanlarında, teslîse dâir nasârâ arasında bir fikir olmadığı husûsunda müttefiktir.
Üç uknûm sözü, hıristiyanlar arasında mîlâdî ikinci asır sonlarında ortaya çıktı. Bu fikir, Îsâ aleyhisselâmın teblîg ettiği dînin tamamen hilâfına, zıddına olduğundan, üç uknûma inananlar, bir müddet bu inanclarını nasrânîlerden gizlediler. Fakat gizli bir şekilde yaymaya çalışmaktan da, geri durmadılar. Bu sıralarda teslîs [üç tanrı] inancına sahip olanlar, îtikatlarının [inançlarının] ve tuttukları yolun revaç bulması için, Yuhannâ İncîlini ve sonradan yazılıp havârîlere atf edilen mektûblar ile Pavlostan nakledilen mektûbları neşrettiler, yaydılar. Bundan sonra, nasârâ arasında ihtilâflar meydana geldi. Pekçok münâkaşa ve mücâdelelerin meydana çıkmasına sebep oldu. Allahü teâlânın birliğine, vahdete inanan nasârâ ile teslîse inananlar içerisinde yazı yazabilen, eli kalem tutan kimseler, kendi îtikatlarının revâc bulması ve diğer tarafa gâlib olmak için, günbegün İncîller ve havârîlere nisbet edilen sayısız risâleler, mektûblar yazdılar. Nihâyet mîlâdî üçyüz yıllarında bu ihtilâflar iyice büyüyerek, hıristiyanlar iki büyük fırkaya ayrıldılar. Bir kısm hıristiyanlar, Îsâ aleyhisselâmın hiçbir fark olmadan aynen Allah olduğunu iddiâ ediyorlardı. Bunların reîsi İstanbul piskoposu Atnâs (St. Athanese) idi. Diğer kısm hıristiyanlar ise, Îsâ aleyhisselâmın mahlûkların en üstünü ve Allah tarafından gönderilmiş bir Peygamber ve Allahın kulu olduğu inancında idiler. Bunların reîsi de, Aryüs (Arius) ismindeki râhib ile İzmit piskoposu Ushiyus idi. [Bundan önce Antakya patriki Yûnüs Şemmâs da, Allahü teâlânın bir olduğunu ilân etmişti. Çok kimseler doğru yola gelmişti. Fakat sonradan, teslîse inanan bazı papazlar, teslîse [üç tanrıya] tapınmaya başladılar ve bunu yaymaya uğraştılar. Böylece, teslîse inananlar da çoğaldı.] Teslîse inananlar ile, Îsâ aleyhisselâmın Allahın kulu ve Peygamberi olduğuna inananlar arasındaki münâkaşalar, bütün milletin efkârını karıştırdı. Devlet işleri de, sıhhatli bir şekilde yapılamaz hâle geldi. Bunun üzerine, İmperator Büyük Kostantin, bu karışıklıklara kat'î bir son verilmesi için, İznikte üçyüzyirmibeş tarihinde, büyük bir ruhban cemiyeti topladı. Bu mecliste, hıristiyan din adamlarının ileri gelenleri bulundu. Birçok konuşmalardan sonra, Atnâs taraftârları gâlib geldi. Üçyüzondokuz papazın ittifâkı ile, Îsâ aleyhisselâmın Allahın biricik oğlu olduğu, Allahın sulbünden geldiği, Allahdan Allah, Nûrdan Nûr, Allah-ı hakîkînin, Allah-ı hakîkîsi olduğu ve Ruh-ül-Kuds yâni azîz ruhunda Allah olduğuna îman etmek esasları, kabûl edildi. Bu İznik konsilinin ahvâlini bildiren (Nîsfûr) tarihinin sekizinci kitabının yirmiüçüncü faslında ve (Baruniyus) tarihinin birinci cildinde, (Aryüs taraftârları ile Atnâs taraftârlarının konuşmaları devam ederken, meclis azasından Karizamet ve Mizuniyus isminde iki piskopos vefât etmişlerdi. Meclis sonunda, yazılan kararnâmenin imzası sırasında, dirilip mezarlarından kalktılar ve imza attıktan sonra tekrar vefât ettiler) demektedir. Kalem ucu ile yazarak, ölüleri diriltmenin kolay olduğu asırlarda, kilise tarihçileri gibi emîn ve itimatlı olacak kimseler bile, hamiyyet ile böyle bir yalanı söylemekten kendilerini alamamışlardır. Nasrânî [Îsevî] dîni gibi, sahih bir dîni, güyâ revâc bulmasına sebep olur zannı ile, bu gibi garîb şeylerle doldurup, çeşidli maskaralıkların etrâfında dönüp durmuşlardır.
[İznik meclisi sonunda, İskenderiyye patrîki Aleksandrus ve Atnâsın gayretleriyle Aryüsün kâfir olduğu ilân edildi ve lânet edildi. Aryüs mîlâdın (270) senesinde İskenderiyyede doğdu. [Bingâzîde doğduğu da rivayet edilmiştir.] Lânet edildikten sonra birkaç sene yalnız yaşamıştır. Daha sonra, kendi mezhebinin taraftârı olan İzmit Piskoposu Ushiyusun tavassutu ve İmperator Kostantinin baskısı ile kilise tarafından affedilmiştir. Kostantin de, Aryüsün mezhebini kabûl ederek, kendisini İstanbula dâvet etmiştir. Patrik Aleksandrusun şiddetli muhalefetine rağmen, teslîse inananlara gâlip gelmek üzere iken, mîlâdın 336 tarihinde şiddetli bir ağrıdan ansızın vefât etmiştir. Vefâtından sonra da, mezhebi bir hayli yayılmıştı. Mezhebini Kostantinin oğlu Kostans ile halefleri resmen kabûl ve himâye etmişlerdi.
Atnâs (St. Athanese) ise, mîlâdın 296 tarihinde İskenderiyyede doğmuştur. 325 de İznik konsilinde teslîs için ileri sürdüğü düşünceleri ile şöhret buldu. 326 da İskenderiyye patriği oldu. Aryüs mezhebine ve Îsâ aleyhisselâmın insan ve Peygamber olduğuna şiddet ile karşı çıktı. 335 de Sur şehrindeki ruhban meclisinde, Aryüs taraftârlarınca patriklikten azl edildi. Dört sene sonra, Roma meclisince yeniden patrik yapıldı. 373 de İskenderiyyede öldü. Aryüs mezhebi aleyhine kitaplar yazdı. Mayısın ikisinde yortusu yapılır.]
İznikteki ruhban meclisinin zabtlarında bildirildiğine göre, o asırda her tarafta bir çok İncîller bulunup, bunların doğru ve yanlış olanı fark olunamıyordu. Bu İncîllerden elli dört muhtelif İncîl nüshası hakkında, bu mecliste çeşidli münâzaralar yapıldı. Bu mecliste bulunan papazlar, İncîlleri okudukları zaman ellidört İncîl nüshasından, elli adedinin aslları olmadığını anlayıp red ettiler. Dört nüshanın doğru, diğerlerinin bâtıl olduğuna, karar verildi. O zamandan beri [m. 325] bu dört İncîlden (Matta, Markos, Luka, Yuhannâ) başkasına îtibar olunmadı ve ele geçen nüshalar yok edildi. Bu mecliste, iki binden ziyâde ruhban bulunup, bunların çoğu, Aryüs gibi, Allahü teâlânın bir ve Îsâ aleyhisselâmın Onun kulu ve resûlü olduğuna inandıkları hâlde; Atnâs, İstanbul piskoposu olduğundan, piskopos rütbesinde olanların çoğu [makamlarını gayb etmek korkusundan] Atnâs tarafını tuttular. Din gibi en büyük önemi olan bir işin, incelenmesi ve doğru olanın beyan edilmesi husûsunda bile, papazların, makam ve mevki' korkusu sebebi ile, Aryüs ve taraftârları mağlup oldu. Bunun üzerine, Aryüs kiliseden kovuldu. Daha sonra, Atnâs patriklikten uzaklaştırılıp, Aryüs İstanbula dâvet edildi. [Fakat yukarıda da zikrettiğimiz gibi, İstanbula gelmeden öldü. Büyük Kostantin, Aryüs mezhebini kabûl etmişti.] Mîlâdın 337. nci senesinde, Kostantinin ölümünden sonra, Atnâs taraftârları ile Aryüs taraftârları arasında büyük çarpışmalar meydana geldi. Bu karışıklıklarda Aryüs taraftârları gâlib geldi. Uzun müddet Aryüsün mezhebi her yere hâkim oldu. Fakat daha sonra, yine Atnâs taraftârları hâkimiyyeti ele geçirdiler. Aryüs mezhebine tâbi olanları çeşidli eziyyet ve işkenceler ile perişân ettiler.
[(Kâmûs-ül-a'lâm)ın bildirdiğine göre, (İmperator Teodosiyüs, Aryüs mezhebini tamamen yasak etti. Bu mezhebe tâbi olanların öldürülmesini emretti.)]
İznik meclisinde, her ne kadar teslîs esası te'sîs edilip kabûl edilmiş ise de, (Ruh-ül-kuds)ün ne olduğu şüpheli bırakılmış idi. Ruh-ül-kudse de, bir mâna verilmesi lâzım idi. Mîlâdın 381 senesinde İstanbulda toplanan mecliste buna da karar verildi. İznik meclisinde alınan kararlara (Ruh-ül-kuds de, sevilecek bir Allahdır. [Baba ve oğul ile aynı cevherdendir.] Oğlun emrini yapar. Oğul ile berâber ona da ibâdet olunur) esası ilâve edildi. Daha sonra, Roma kilisesi, Ruh-ül-kudsün, Babanın emrini yaptığını ileri sürüp, Ruh-ül-kuds, Baba ve Oğulun emirlerini yapar inancını te'sîs etti. Bu karar, ilk defa mîlâdın 440 ncı senesinde İspanya papazları, 674 [m. 1274] senesinde de, Liyon şehrinde toplanan ruhban meclisi tarafından tasdik edildi.
Ruh-ül-kudsün mevkı'i, bu şekilde tâyîn edildikten sonra, sıra Hz. Meryeme geldi. Onun da, hakîkaten Allahın annesi olduğuna ve Îsâ aleyhisselâmda, ilahlık ve insanlık gibi iki tabîat ve bir şahıs bulunduğuna, 431 senesinde Efesus (Efes)de toplanan ruhban meclisinde karar verildi. O cemiyette bulunan, İstanbul piskoposu Nestorius, Hz. Meryeme (Mesîh, Îsânın annesi) denilmesini istediği için, buna (Esharyûtî Yehûdâ) lâkabını vererek, hakâret ettiler.
[Nestorius, Sûriyeli bir papazdır. II. Tehodosius tarafından 428 de İstanbul patrîki yapıldı. Aryüs taraftârlarına çok zulmetti. Bunların toplandıkları binâları, içindekilerle berâber yaktırdı. O zaman, Hz. Meryem için kullanılan, (tanrı anası) (Theotekos) tabîrine karşı çıktı. Antakyadan Anastasius ismindeki, itimat ettiği bir râhib getirterek, İstanbulda her yerde konuşturdu. Anastasius, (Kimse Meryeme Allahın anası demesin. Çünki, Meryem insandı ve Allahın bir insandan doğması imkânsızdır) diyordu. Bu konuşmalar, muhâlifi olan papaz Kyrillos ve taraftârlarını kızdırdı. Karışıklıklar arttı. Kyrillos, Nestorius ve taraftârlarının konuşmalarını Papa I. Celestine bildirdi. Papa, Nestoriusun nüfûzunun artmasını kıskandığından ve Hz. Meryem hakkında, kendi fikrinin sorulmamasına kızdığından, 430 da bir ruhanî meclis topladı. Bu mecliste, Hz. Meryem için (Allahın anası) tabîrini savunan bir karar çıkardı ve Nestoriusu aforoz etmekle tehdîd etti. Bu hâl, karışıklıkları daha da arttırdı. Bunun üzerine 431 de, meşhûr papazları içine alan, Efes meclisi toplandı. Papaz Kyrillos ve arkadaşları, Theotokos kilisesinde, Nestoriustan fikirlerini açıklamasını istedi. Daha sonra 159 piskoposun kararı ile Nestorius ve akîdeleri aforoz edilerek lânet olundu. Nestorius, çeşidli yerlere sürgün edildi. En son olarak, yukarı Mısrda büyük vâha denilen çöllük bir yerde 451 de öldü.
Nestoriusun ileri sürdüğü üç fikir vardı. Bunlar:
1 - Îsâ aleyhisselâmın, biri cismleşen kelâm, yâni ilah ve biri insan olmak üzere iki ayrı kişiliği vardır.
2 - Bu iki husûsiyyet, cismânî olarak birleşmez. Birleşme mânevidir.
3 - Hz. Meryem, tanrının (kelâmın) değil, insan olan Îsânın annesidir.
Nestoriusun kurmuş olduğu hıristiyan fırkasına (Nestûrîlik) denildi. Bugün, ekseriyyet ile [çoğunlukla] Sûriyede bulunurlar.
Protestanların ve diğer hıristiyanların, (min indillah) yâni [Allah tarafından] gönderildiğini iddiâ ettikleri bir dînin, îtikatlarını, en mühim esaslarını, birkaç yüz papaz bir araya gelip, tesbît edebiliyor. Ortaya atılan bir fikri, bir görüşü de, dînin esası olarak kabûl edebiliyor veya red edebiliyorlar. Dinlerini, kendi akılları ile tahrîf, tebdîl edebiliyorlar. Böylece hıristiyanlık, hiçbir akl-ı selîmin kabûl edemiyeceği bir din hâline gelmiştir. Avrupalı pek çok ilim ve fen adamı da, bu sebebden hıristiyanlığı terk etmekte, pek çoğu islâmiyet ile şereflenmektedir.]
Bu karışıklıklardan sonra, resimlere ve heykellere, putlara tapınmanın câiz olup olmadığı mes'elesi ortaya çıktı. Çünki, Mûsâ aleyhisselâmın dîninde resim ve heykellere ibâdet yasak edilmişti. Bunun için, Îsevîliğin ilk ortaya çıktığı sıralarda da, bütün havârîler ve onlara tâbi olan şâkirdleri, resim ve heykellere ibâdetten sakınmışlardı. [Hıristiyanlık, İtalya ve İngiltere gibi Avrupa memleketlerine yayıldı.] Buraların ehâlîsi önceden putperest olduklarından, putlara ve resimlere ibâdete meyilli [alışmış] idiler. [Çünki buraların ehâlîsi, inandıkları her ilah [tanrı] için putlar, heykeller, yapıyorlardı. Aralarında en meşhûr ve en ileri olan sanat da, put yapmak, yâni heykeltraşcılık idi.] Hıristiyanlık bu Avrupa memleketlerinde yayıldığı sırada, bazı papazlar, Îsâ aleyhisselâmın annesi Hz. Meryem diye yapılan [uydurma] resimlere hurmet ve tâzîm edilmesine müsâade ettiler. Diğer hıristiyan cemaatler bunu, dînin esasına uygun görmiyerek münâkaşa ve mücâdeleye başladılar. Bu karışıklık mîlâdın 787 nci senesine kadar devam etti. Nihâyet 171 [m. 787] senesinde İznikte toplanan ruhban meclisinde [Îsâ aleyhisselâmın ve Hz. Meryemin resmi diyerek uydurulan] resimlere ve putlara ibâdet etmeye [tapınmaya] karar verdiler. Resimlere ve putlara [heykellere] tapınılmasını ve hurmet etmeyi uygun görmiyenler ise, bu karara uymadılar. Münâkaşalar ve mücâdeleler mîlâdın 842 senesine kadar devam etti. O sene, İmperator Mikhael ve annesinin emri ile, İstanbulda bir ruhban meclisi daha toplandı. Bu mecliste de, putlara, heykellere ve resimlere ibâdetin, hıristiyanlığın îman [inanç] esaslarından olduğuna karar verildi. Resimlere ve putlara, yâni heykellere tapınmaya muhâlif olanlar kâfir ilân edildi.
[Hıristiyanlığın Roma imperatorluğu tarafından kabûlünden beri, Petrus ve Pavlosun öldürüldüğü yer olduğu için, Roma kilisesi, bütün hıristiyanların merkezi olduğu iddiâsında idi.] 446 [m. 1054] senesinde, şark kilisesi, Roma kilisesinden ayrılıp, Roma katolik kilisesinden başka olarak bir hıristiyan fırkası te'sîs edildi. Şark kilisesi, birçok esaslarda, Roma kilisesine muhâlefet etti. Meselâ, şark hıristiyanları, papanın ruhanî makamını yâni papanın, Îsâ aleyhisselâmın halîfesi ve Petrusun vekîli olduğunu, ruh-ül-kudsün Baba ve oğulun emirlerini yaptığını ve âhirette irâd makamını inkâr ederler. (İşâ-i rabbânî) denilen âyini mayalı ekmekle yaparlar. Papazların evlenmelerine müsâade ederler. Papalar, şark hıristiyanlarının kendilerinden ayrılarak, nefret etmelerinden ibret almaları ve gafletten uyanmaları lâzım gelirken, gurur ve kibir sebebi ile, ibret alamadılar. Hattâ, papaların gurur ve kibrleri, kardinallerin gaflet ve dikkatsizlikleri gittikçe arttı. 923 [m. 1517] senesinde protestanlık ortaya çıktı. Roma katolik kilisesi, böylece tekrar bölünmüş oldu. Binbeşyüzon senesinde, papa olan Onuncu Liyman (II. Julius) eski âdete uyarak, Almanya halkının günahlarını affetme, günah çıkarmak vazîfesini Dominik papazlarına verdi. Ogüstün papazları ise, Dominik papazlarının tercîh edilmesinden müteessir oldular. Luther isminde bir katolik papazı, kendilerine rehber ve lider kabûl ettiler. [Martin Luther Almandır. 1453 de doğdu ve 953 [m. 1546] da Eislebende öldü.] Luther, papanın günah affetme mes'elesini inkâr etti. Bununla berâber, doksanbeş madde hâlinde teklîflerini, yâni protestanlığın esaslarını ortaya attı. Almanya hükümdârlarından birçokları Luthere tâbi oldular. Lutherin ortaya çıkardığı protestanlıkta, İncîllerden başka bir şeye îtibar olunmaz. Papa kabûl edilmez. Dünyayı tamamen terk ederek manastırlara kapanmak, papazların evlenmemeleri ve günah çıkarmak gibi şeyler yoktur.
Lutherden bir müddet sonra Calvin ortaya çıkarak, protestanlığa bazı ilâveler yaptı. Başlı başına yeni bir hıristiyan fırkası te'sîs etti. [Jean Calvin, Fransızdır. 1509 da doğdu. 1564 de Cenevrede öldü.] Calvinin kurduğu fırkaya (Calvinizm) denir. Bu fırkada zâhirî ibâdet yoktur. Papalık, piskoposluk, papazlık gibi mertebeler de yoktur. İşâ-i rabbânî kurbanında, ekmeğin aynen Îsâ aleyhisselâmın vücûdu, eti olduğuna inanmazlar. Geçmiş hıristiyan azîzlerine [bilhassa havârîlere] tapınmaya müsâade ederler. İnsandan, irâde-i cüz'iyyeyi tamamen kaldırırlar. Cennetlik veya Cehennemlik olmasının, ezelî takdîrlerden olduğu inancındadırlar.
Daha sonra, Luther ve Calvinin kurmuş olduğu fırkalar da, müteaddid kısmlara bölündüler. Bugün Almanya ve İngilterede, protestan isminde, en az beşyüz kadar hıristiyan fırkası bulunur.
Bu tarihi tafsîlâttan anlaşılıyor ki, bugün hıristiyanların îtikat esasları olan teslîs ve üç uknûm mes'elesinin ortaya çıkması ve ibâdetleri bâtına, kalbe mahsûs kılıp, İncîlin zâhirî emirleri ile ibâdet edilmemesi gibi şeyler, İncîllerden alınmış doğru, sahih emirler değildir. Çeşidli şüpheler ve değişik maksadlar ile, sonradan ortaya konulmuş ve ruhban meclislerinde, papazlar tarafından te'sîs edilmiş şeylerdir. (İşâ-i rabbânî) kurbanı, papanın Îsâ aleyhisselâmın halîfesi ve Petrusun vekîli olduğu ve geçmiş hıristiyan azîzlerinin yâni havârîlerin mukaddes olmaları, çeşidli perhîzler ve yortular, Hz. Meryem için, kucağında Îsâ ile berâber Meryem ana diye uydurulan resmler, resmlere ve putlara ibâdet, papazların [belli bir ücret karşılığı] günah affetmeleri ve Cennetten yer satmaları gibi, hıristiyanlığın esas mes'elelerinde, katolikler ile protestanlar arasında büyük akîde [inanç] farkları meydana geldi. Bu ihtilâflar [zıdlıklar] öyle bir dereceye ulaştı ki, her biri diğerine göre Cehennem ehlidir. Fakat bazı papazlara göre, madem ki her iki tarafın, yâni protestanların ve katoliklerin her birinin ortaya attığı (Cehennemlik) sözü ruh-ül-kudsün ilhâmı iledir. İki taraf da, bu iddiâlarında sâdıktırlar. [Hem katolikler, hem de protestanlar ehl-i Cehennemdirler.]
Üç uknûm hakkında, hıristiyanlığın başlangıcından ikiyüz elli sene geçtikten sonra başlıyan ve zamanımıza kadar devam eden, çeşidli kiliseler arasındaki ihtilâfların haddi hesabı yoktur. Böyle olmakla berâber, tanrının (Baba, oğul ve ruh-ül-kuds) ismleriyle üç uknûmdan ibâret bir cevher olduğunda bütün hıristiyan fırkaları ittifâklıdır. Fakat, bu üç cevherin tabîatleri, birleşmeleri ve birbirlerine uymaları husûsunda, her biri farklı îtikata sahiptirler. Bazılarına göre, üç uknûmdan maksad, her biri, ayrı ayrı şahslar olmayıp, asl olan bir zâtın sıfatlarıdır. Bazılarına göre, ilim uknûmu (Kelâm)dır. Mesîhin cesedi ile birleşmiştir ki, bu tam bir birleşmedir. Suyun şarap ile birleşmesi gibidir. Melekâiyye fırkasına göre, güneşin kristal camda parlaması gibidir. Nestûriyye fırkasına göre ise, tanrı et ve kana dönüşerek Mesîh olmuştur. Ya'kûbiyye fırkasına göre ise, tanrının insanda görünmesi, meydana çıkmasıdır. Bu görünme, meleğin beşer [insan] sûretinde görünmesi gibidir. Bazı fırkalara göre ise, nefsin beden ile birleşmesi gibi, tanrı insan ile birleşmiştir. Böylece, aklın ve mantığın aslâ kabûl edemiyeceği birçok şeyler, Îsâ aleyhisselâmın [Nasrânî] dînine sokuldu. Bu akîdelerin [inançların] bâtıllığı, müslümanların kelâm âlimleri ve akıl sahipleri tarafından isbât edilmiştir. Tafsîlâtını ve tahkîkını isteyenler, bu âlimlerin kitaplarına mürâce'at edebilirler. Fakat protestanlar, kelâm ilminde kendilerine verilen cevaplara ve yapılan itirazlara karşı, (Bu esrâr-ı ilâhiyyeden olup, insan aklı bunu kavramaktan âcizdir) demekten başka, bir cevap verememişlerdir. Bu cevabın, akıl sahiplerinin nazarında kıymetinin ne olacağı ise, ortadadır.
Hâl böyle iken, protestanların ileri gelenleri, teslîs inancının Kur'an-ı kerimde olmaması, (hâşâ) Kur'an-ı kerimin doğru, hak bir kitap olmadığına delîldir demişlerdir. Bu, esrarkeş bir kimsenin kuyumcu dükkânına gidip, esrar, afyon sorup, bu dükkânda öyle uyuşturucu şeyler bulunmaz, mücevherler ve kıymetli eşya bulunur diye cevap verilmesi üzerine, öyle ise, sen de tüccâr değilsin demesine benzer. Protestanların bu sözlerinin de, diğerleri gibi, hiç kıymeti yoktur.
Hıristiyan misyonerler tarafından, bu teslîs fikrinin sistemli bir şekilde, müslümanlar arasında yayılmaya çalışıldığı görülmektedir. Ne acıdır ki, bazı câhil müslümanların bunlara aldandıkları, çocuklarını korkuturken veya başka zamanlarda, Allah baba, Allah dede dedikleri ve Allahü teâlâ sanki gökte imiş gibi, elleri ile semayı gösterdikleri esefle görülmektedir. Allahü teâlâya, baba, dede demenin hiç câiz olmadığını, Kur'an-ı kerimde İhlâs sûresi açıkça bildirmektedir. Kasıdlı olarak, böyle söylemek küfürdür. Allahü teâlâ doğmamıştır, doğurulmamıştır. Baba, oğul ve dede olmaktan ve mekândan münezzehdir. Allahü teâlâ, gökte değildir ki, Onun ismi söylenirken el ile gökler gösterilsin. Allahü teâlâ, her an her yerde hazır ve nâzırdır. Herşeye hâkim ve mâliktir. Îsâ aleyhisselâmın, göğe çıkıp, Allahın sağına oturduğu ve Allahü teâlânın gökte olduğu akîdesi [inancı] hıristiyanlığa sonradan sokulmuştur. Biz müslümanlar, her husûsta olduğu gibi, burada da çok dikkatli davranmalıyız. Îmanı zedeleyen, hattâ îmanı gideren sözlerden ve işlerden sakınmalıyız. Çocuklarımıza ve yakınlarımıza, îmanı ve küfrü, yâni küfür olan sözleri, küfür olan fiilleri öğretmeli ve bunlardan sakındırmalıyız. Hıristiyanlık propagandası olan, televizyonları ve filmleri seyr ettirmemeli ve böyle kitapları okutturmamalıyız. Kıymetli îmanımıza bir leke gelir korkusu ile, tir tir titremeliyiz. Ecdadımızın, canlarını ve kanlarını feda ederek bizlere emânet ettikleri azîz dînimizi, doğru olarak, sevgili yavrularımıza öğretmeliyiz. Bu vatana ve bu dîne sahip çıkacak, îcâbında uğrunda hiç çekinmeden canlarını feda edecek îmanlı gençler yetiştirmeli, dînimizi ve vatanımızı bunlara emânet etmeliyiz.
Teslîs bahsini bitirmeden önce, hıristiyanların en büyük azîzlerinden kabûl edilen Pavlos (Paulus) hakkında bilgi verelim. Çünki, Îsâ aleyhisselâmın dînini, yahudilikten ayıran ve onu, yunan ve putperestlik karışımı bir din hâline getiren en önemli kişi, Pavlos (St. Paul, Paulus, Bolis) idi. H.G. Wels, (A.Short History of the World) ismli kitabının yüzyirmidokuzuncu ve yüzotuzuncu sayfalarında diyor ki, (Hıristiyanlığı te'sîs edenlerin başında, Pavlos gelir. Bu adam, ne Îsâ aleyhisselâmı görmüş, ne de sözlerini dinlemişti. [Tarsûslu bir yahudi olup] asl ismi Saul idi. Sonra hıristiyan oldu ve ismini Paul olarak değiştirdi. Zamanın dînî cereyanları ile, son derece yakından ilgilenirdi. Yahudilik, Mithraism ve İskenderiyyedeki din ve felsefe akımları hakkında son derece mâlûmat sahibi idi. Bunlardaki birçok felsefî, dînî ifâde ve îtikatları [inançları] hıristiyanlığa sokmuştur. Göklerin melekûtu denilen, Allahü teâlânın râzı olduğu Cennet yolu olan, Îsâ aleyhisselâmın yolunu ve Onun dînini, yaymak için gayret ediyor görünmüştür. O, Îsâ aleyhisselâmı, yahudilere gönderileceği söz verilmiş, Mesîh olarak kabûl etmiyordu. Onu aynı zamanda, ölümü insanların kurtuluşu için kefaret olan, bir kurban olarak kabûl ediyordu. Putperestlikte, insanlığın kurtulması için kurbanların öldürülmesi lâzım olduğu inancı gibi).
Pavlos, korkunç bir Îsevî düşmanı olup, etrâfına topladığı serserilerle, Kudüste nasrânîlerin evlerini basıyor, yakaladıkları erkekleri ve kadınları sürükliyerek zindânlara hapsediyorlardı. Yahudi hahamlarından, Şâm ve civârındaki şehirlerdeki nasrânîlerin yakalanarak, Kudüse gönderilmesi için mektûb yazmalarını istiyordu. Hahamlar, kendisine, bu salâhiyyeti verdiklerini bildiren mektûblar verdiler.
Yahudiler, bütün işkence ve eziyyetlerine, hattâ öldürmelerine rağmen, nasrânîliğin yayılmasını önliyemiyorlardı. Luka, Amâl-i rusülün [Resûllerin işlerinin] dokuzuncu bâbında, (Koyu bir yahudi ve yahudi âlimi olan Pavlos, Şâmdaki nasrânîleri toplıyarak zindâna atmak için hahamlardan aldığı mektûblar ile Şâma giderken, ansızın gökten bir nûr inip, etrâfını kapladığını ve yere düşüp bir sesin; Saul Saul, niçin bana ezâ ediyorsun dediğini ve kim olduğunu sorunca, ben ezâ ettiğin Îsâyım dediğini ve bir şâkirde onun nasrânîliğe büyük hizmetler yapacağını söylediği) bildirilmektedir. Pavlos ondan sonra, nasrânîliği kabûl ettiğini ilân etti. Saul olan ismini Pavlos olarak değiştirdi. Koyu bir nasrânî göründü ve daha önce, pekçok işkence ve zulmlerle yok edemediği nasrânîliği içerden bozarak, tahrîf etmek fırsatına kavuştu. Gittiği yerlerde, Îsâ aleyhisselâmın yahudiler dışındaki milletleri irşâd, yâni nasrânîliğe dâvet için kendisini vazîfelendirdiğini söyledi. Daha pek çok yalanlarla, nasrânîleri kendisine bağladı. Yahudilerden başka milletlerin havârîsi, yâni resûlü kabûl edildi. Kendisine bağlanan nasrânîlerin akîdelerini [inançlarını] ve ibâdetlerini bozmaya başladı. O zamana kadar havârîler ve diğer nasrânîler, Mûsâ aleyhisselâmın şeriatına uyuyor, onunla amel ediyorlardı. Pavlos, Îsâ aleyhisselâmın çarmıhda öldürülmesi [ki bu hıristiyanların bir inancıdır] ile Mûsâ aleyhisselâmın şeriatının nesh olunduğunu, hükmü kalmadığını iddiâ etti. Bundan sonra, bütün milletlerin, Tanrının oğlu Îsâya inanarak kurtulabileceklerini ilân etti. Îsâ aleyhisselâm için, bâzan Tanrının oğlu olduğunu, bâzan da, Peygamber olduğunu söyledi. Îsâ aleyhisselâmın havârîlerinin en önde geleni olan Petrusa, muhâlefet etti. Îsâ aleyhisselâmın devamlı yanında bulunan Petrus; nasrânîliğin mûsevîliğin hükmünü kaldırmadığını, bil'aks onu kemâle erdirdiğini söylüyordu. Matta İncîlinin beşinci bâbının onyedinci âyetinde zikredilen Îsâ aleyhisselâmın, (Ben şeriati yıkmaya değil, tamamlamaya geldim) sözünü de ayrıca delîl getiriyordu. Pavlos, nasrânîlere bütün yiyecek ve içecekleri helâl saymış, [hıtan] sünnet olmak gibi pek çok ibâdeti de tamamen terk ettirmişti. Bu husûs, Ahd-i cedîdde açıkça yazılıdır. Galatyalılara yazdığı mektûbun ikinci bâbının yedinci âyetinde Pavlos, (Petrus sünnetlilik İncîline vâsıta olduğu gibi, bana da sünnetsizlik İncîli emânet olundu) diyor. Demek ki, Îsâ aleyhisselâm dünyada iken, yanında bulunan Petrusa (Kifasa) sünnet olunmağı bildiriyor. İncîlin hükmünün bu olduğunu söylüyor ve Petrus bununla amel ediyor. Bunu nasrânîliği kabûl eden herkese teblîg ediyor. Pavlos da, Petrusa böyle bildirildiğini tasdik ediyor. Fakat, Îsâ aleyhisselâmın dünyadan ayrılmasından sonra bunu değiştiriyor.
Îsâ aleyhisselâmı hiç görmemiş, Pavlos isminde bir kimse ortaya çıkıyor ve Îsâ aleyhisselâmı gören kimsenin, Îsâ aleyhisselâm böyle emretti dediği sözünü red ediyor. Îsâ aleyhisselâmın ilk halîfesi olan Petrusun yanında, havârîlerden Ya'kûb ve Yuhannânın da bulunduğunu, onların da sünnet olmayı Îsâ aleyhisselâmdan işittiklerini mektûbunda bildiriyor. Îsâ aleyhisselâm göğe yükseldikten sonra kendisine göründüğünü ve sünnet olmamağı emrettiğini iddiâ ediyor. Bu sözü daha sonra, bütün hıristiyanlar tarafından dînin emri kabûl ediliyor. Îsâ aleyhisselâmı bizzât gören ve Onunla berâber bulunan havârîlerin ittifak ile bildirdikleri sözleri red ediliyor. Îsâ aleyhisselâmı hiç görmiyen tek bir kimsenin, rü'yâda veya uyanık iken bana böyle bildirildi, ilhâm edildi, dediği sözü kabûl edilip, dînin emri olarak tatbîk ediliyor. Îsâ aleyhisselâmdan ilhâm ile nakledilen şu hıristiyanlığın sağlamlığına bakınız!
Dr. Morton Scoth Enslin, Pavlos akîdesinin, Îsâ aleyhisselâmın yolundan, tamamen farklı olduğunu kabûl ederek, (Christian Beginnings) kitabının ikinci kısm, yüzseksen ikinci sayfasında şöyle demektedir:
(Pavlosun te'sîs ettiği hıristiyanlık ile, Îsâ aleyhisselâmın dîni yâni Îsevîlik arasında büyük bir fark olduğu, kesinlikle anlaşılmıştır. Sonradan, Pavlos ve İncîli yanlış anlatan arkadaşları, şiddetle tenkîd edilmiştir. (Îsâya dönüş) hareketi, aslında (Pavlostan uzaklaşmak) demekti. Birçok yaşlı Îsevî, yahudi, bu fikri kabûl etmiş, Pavlosa karşı çıkmış, fakat bunun fazla bir te'sîri olmamıştır. Eğer, Îsâ aleyhisselâm dünyadan ayrıldıktan ellidört sene sonra, Korint şehrindeki bir kilisede neler yapıldığını görmüş olsa idi, (Celîledeki çalışmalarımın ve dâvetimin netîcesi bu mu?) derdi. Eğer, Pavlosun Îsevîlikte yaptığı değişiklikler olmasa idi, hıristiyanlık da olmıyacaktı.) [Korint, Yunanistanda bir şehirdir.] Pavlos hıristiyanlığı sahte bir îtikat [inanç], Îsâ aleyhisselâmı da kurtarıcı tanrı yaparak, yahudiler ile hıristiyanların arasında ihtilâf çıkarmakla kalmamış, Mûsâ aleyhisselâmın şeriatını da (Lânetli) ilân etmiştir. Bu ise İncîllerde [meselâ Matta bâb 5, âyet 19] yazılı olan şeriatin bir harfi bile değiştirilemez hükmüne tamamen zıddır.
Pavlosun ortaya koyduğu hıristiyanlık, çeşidli memleketlere dağılmış yahudi cemaatları ve yahudi olmıyan diğer putperest milletler tarafından kabûl edildi. Çünki Pavlos, hıristiyanlığı putperestliğe iyice yaklaştırmıştı. Kudüsteki Mescid-i Aksânın yıkılması ve buradaki hakîkî Îsevîlerin diğer yahudilerle berâber mîlâdın 70. senesinde, Kudüsten kovulmaları, Îsevîlik için, bir daha kendini toparlıyamadığı bir darbe olmuştur.
Burada zikre şâyan bir husûs da, Pavlosun dâimâ havârîlerin birçoğu ile geçinemediği, onlarla münâkaşa ettiğidir. Pavlos, bütün hıristiyanların en büyük hıristiyan azîzi dedikleri, Petrusa karşı çıkmıştır. Bunu Galatyalılara yazdığı mektûbun, ikinci bâbının onbirinci âyetinde açıkça kendisi de bildirmiştir. Onüçüncü âyetinde ise, Barnabası riyâkârlara aldanmakla suçlamıştır. Hâlbuki Barnabas, Havârîler arasında en çok sevdiği kimse idi. Amâl-i rusülün (Resûllerin işleri) onbeşinci bâbının sonunda bildirildiğine göre, Barnabas Yuhannâyı da yanlarına alıp, diğer şehirlerdeki nasrânîleri ziyârete gitmeyi teklîf etmiş, Pavlos buna karşı çıkmıştır. Barnabas ile Pavlos arasında şiddetli münâkaşa olmuş ve Pavlos, Barnabası da terk etmiştir.
Pavlosun hayatı, sözleri iyice incelenirse, dâimâ Havârîleri kötüleme, onlara karşı çıkma ve onları gözden düşürme gayretleri açıkça görülür. Pek çok hıristiyan papaz, Pavlosu hıristiyanlığın tek kurucusu kabûl etmiştir. Çünki bu papazların iddiâlarına göre, Îsâ aleyhisselâm ve Havârîleri îman ve ibâdet bakımından yahûdiliğe, yâni Mûsâ aleyhisselâmın şeriatine bağlı kalmışlardır. Pavlos buna karşı çıkmış, yahudilik ile hıristiyanlığı tamamen birbirinden ayırmış, yahudilikteki bütün ibâdetleri terk ettirmiş, böylece Îsâ aleyhisselâmın ve Havârîlerin bildirdikleri dînin hilâfına bir din ortaya çıkmıştır. Bu din, Havârî Petrusun, teblîg etmeye çalıştığı nasrânîliğin dışında, Pavlosun fikirleri doğrultusunda teşekkül eden bir din oldu. Bu bildirdiklerimize iftirâ diyen papazlar, Pavlosu, hıristiyan (Azîz)i kabûl etmektedirler. Hattâ, Pavlosun yazdığı mektûblar (Kitap-ı mukaddes)in (Ahd-i cedîd) kısmının sonunda, kudsî kitabın bir kısmını teşkîl eder. Lukanın yazmış olduğu (Amâl-i rusül) kısmı, Pavlosun hâl tercemesidir. Ayrıca Pavlosun yazdığı mektûblar da düşünülürse, (Mukaddes kitap)da Pavlosa ayrılan yerin, dört İncîle ayrılan yerden az olmadığı görülür. Pavlosun bu mektûblarında bildirdiği şeylerin çoğu, hıristiyanlığın îman esaslarını teşkîl etmiştir. Meselâ, (Günah, ruh ve beden için ölüm, Âdem aleyhisselâmın yasak olan meyveden yimesi ile başladı. Âdem aleyhisselâmın neslinden gelen bütün insanlar, bu günah pisliğine bulaşmış olarak dünyaya geldiler. Tanrı, kendi cevherinden olan biricik oğlunu yeryüzüne gönderdi ve Âdem aleyhisselâmdan beri gelen günahtan kurtardı), akîdesi bunlardandır. Kendisi ile görüştüğümüz bir papaza, Tanrı biricik oğlunu daha önce gönderseydi, o zamana kadar gelen milyonlarca insan günah pisliğinden kurtulup tertemiz dünyaya gelselerdi daha iyi olmaz mı idi? diye sorduğumuzda, papazın cevabı, o zaman Mesîh Îsânın tanrılığı anlaşılamaz, kıymeti bilinemezdi, şeklinde oldu. Papazın bu cevabı bize, Mesîh Îsânın kıymetini bilen hıristiyanların, (Onun Cehenneme gireceği) inançlarını hâtırımıza getirdi. Bunu kendisine sorduk. İnkâr etti. Başka bir papazın Ahd-i Cedîdden bize, bunun delîlidir dediği birkaç yer gösterdik. Bunları okudu. Fakat (cevap veremedi). Düşündü, düşündü ve nihâyet kendisinin patrik vekîli olduğunu, türkçeyi iyi bilmediğini söyleyen papaz, (Efendim bu âyet mecâzdır) cevabını verdi. Mecâz kelimesini dahî bilecek kadar, türkçeyi iyi bildiğini de, o zaman anladık.
Nasrânîliği hıristiyanlığa ve hak dîni bâtıl dîne çeviren Pavlos, nasrânîlikten intikâmını almıştır. Hıristiyanlar ise, bu Pavlosa hâlâ (Resûl Pavlos) diyerek, hıristiyan azîzlerin en ileri gelenlerinden kabûl ederler. Îsâ aleyhisselâmı hiç görmemiş, hiç sohbetinde bulunmamış bir kimsenin sözleri ile, dinlerinin îtikat [inanç] ve ibâdet esaslarını tesbît ediyorlar. Böyle bir dînin de, hâlâ Allahü teâlânın gönderdiği en son ve en kâmil din olduğunu iddiâ ediyorlar. Pavlosun nasrânîliğe yaptığı hıyâneti çok iyi bilen müslümanlar, sinsi, iki yüzlü ve hâin olan kimselere (yılan Pavlos) tabîrini kullanırlar.
“Kör görmezse güneşin suçu ne”]