11 PAPAZLARIN İSLÂMİYYETTEKİ İBÂDETLERE HÜCÛMLARI ve BUNLARA CEVAPLAR
2.Bölüm
İbâdetlerinde, kıyâm, rükû' ve secde gibi kulluğu bildiren edebler olmayan hıristiyanlar, kilisede, sâdece birbirlerinin yüzlerine bakarlar. Genç oğlanlar ile kızlar, her ne kadar göz zinâsından nehy olunmuşlarsa da, birbirlerinden gözlerini ayırmazlar. Daha sonra, papazın okuduğu ekmek parçasını, tanrı kabûl ettikleri Îsâ aleyhisselâmın eti, şarapı da kanı olarak inanıp (İşâ-i rabbânî) diye yiyip içerek, hemen ruh-ül-kuds ile birleştiklerini zannederler. [Protestanlar, bu işâ-i rabbânîyi (evharistiya)yı bir hâtıra olarak yiyip içerler.]
İbâdetten maksad, her şeyin yaratıcısı olan Allahü teâlâya itaat ve tâzîmdir. Bu iki dinden hangisinde Allahü teâlâya tâzîmin bulunduğu ortadadır!
İslâm dîninde hergün beş farz namazdan önce ezan ve ikâmet okunur. Müezzin yüksek sesle ezan okur. Yâni:
ALLAHÜ EKBER: Allahü teâlâ büyüktür. Ona bir şey lâzım değildir. Kullarının ibâdetlerine muhtaç değildir. İbâdetlerin, Ona faydası yoktur. [Bunu, zihinlerde iyi yerleştirmek için bu kelime, dört kere söylenir.]
EŞHEDÜ EN LÂ İLÂHE İLLALLAH: Kibriyâsı [büyüklüğü] ile ve kimsenin ibâdetine muhtaç olmadığı hâlde, ibâdet olunmaya Ondan başka kimsenin hakkı olmadığına şehâdet eder, elbette inanırım. Hiç birşey Ona benzemez.
EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDEN RESÛLULLAH: Muhammed aleyhisselâmın, Onun gönderdiği Peygamberi olduğuna, Onun istediği ibâdetlerin yolunu bildiricisi olduğuna şehâdet eder, inanırım.
HAYYE ALES-SALÂH, HAYYE ALEL-FELÂH: Ey müminler, koşun felâha, saadete, koşun salâha, iyiliğe, yâni namaza.
ALLAHÜ EKBER: Ona lâyık ibâdeti kimse yapamaz. Herhangi bir kimsenin ibâdetinin Ona lâyık, yakışır olmasından çok büyüktür, çok uzaktır.
LÂ İLÂHE İLLALLAH: İbâdete, karşısında alçalmaya müstehak olan, hakkı olan ancak Odur. Ona lâyık bir ibâdeti, kimse yapamamakla berâber, Ondan başka kimsenin ibâdet olunmaya hakkı yoktur, [diyerek müminleri namaza dâvet eder].
[İnşirâh sûresinin dördüncü âyetinde, Allahü teâlâ, habîbi Muhammed aleyhisselâm için meâlen: (Senin ismini [şarkta, garbda, yer küresinin her yerinde] yükseltirim) buyuruyor. Garba doğru, bir tûl derecesi [111,1 kilometre] gidilince,namaz vakitleri dört dakika gecikiyor. Her yirmisekiz kilometre gidişte, aynı vaktin ezanı birer dakika sonra tekrar okunmaktadır. Böylece, yeryüzünün her yerinde, her an ezan okunmakta, Muhammed aleyhisselâmın ismi her an, her yerde işitilmektedir. Yirmidört saat içerisinde Onun isminin söylenilmediği bir an yoktur.]
Hıristiyanların kiliseye dâvetleri ise, çan çalmakla olur. Müslümanların ibâdete dâvet şekli ile hıristiyanların dâvet şeklinden hangisinin Allahü teâlâyı tâzîm ettiği ve ruhanî olduğu meydandadır.
Müslümanlar, ezandan sonra, namaz kılarlar. namaza başlamadan önce, namazın Îcap ettirdiği şartlar vardır. Bunlar altıdır. Bunlardan biri bulunmazsa, namaz sahih olmaz:
1 - Hadesten tahâret: Abdesti olmıyanın abdest âzalarını güzelce yıkamasıdır. [Yâhut cünüb olanın gusletmesidir.]
2 - Necâsetten tahâret: Bedenini ve elbisesini ve namaz kıldığı mahalli, görünen maddî pisliklerden temizlemektir.
3 - İstikbâl-i kıble: Kâbe-i muazzama tarafına dönmektir.
4 - Setr-i avret: Gerek erkeklerin ve gerekse kadınların namaz kılarken islâmiyetin bildirdiği avret yerlerini örtmeleridir. Avret yerlerini, her yerde, her zaman başkalarının yanında, örtmek farzdır, lâzımdır.
5 - Vakit: Her milletin bazı ibâdetlerinde muayyen vakit olduğu gibi, müslümanların namazlarını da, Allahü teâlâ, belli vakitlere tahsîs etmiştir. Vakti gelmeden evvel ezan okumak büyük günahtır ve kılınan namaz sahih olmaz.
6 - Niyyet: Kılacağı namazın ismini ve vaktini bilmek ve herhangi bir dünyevî sebep ile değil, ancak Allahü teâlânın emri ve rızası için olduğunu bilmektir.
Hıristiyanlar, kiliseye yıkanmadan gitmektedirler. Pis kokuları ile, birbirlerini rahatsız etmektedirler. Belli bir cihete dönerek, kalb huzuru ile, Allahü teâlâya ibâdetleri olmadığı için, hep birbirlerine bakmaktadırlar.
Müslümanların, ibâdetler için olan şartları ile, hıristiyanların ibâdetleri karşılaştırılırsa, hangisinin daha ruhanî ve kulluğa uygun olduğu belli olur.
Şimdi, namazın rüknlerinin ne olduğunu beyan edelim:
1 - İftitâh tekbîri: Bir müslüman namaz kılmaya başlarken, önce, ellerini kaldırıp, Allahü teâlâdan gayrı her şeyi kalbinden çıkararak, kalb huzuru ile, Allahü teâlânın huzuruna çıktığını hâtırlayarak (Allahü ekber) der. Bunun mânası, (Allahü teâlâ, zihne gelen her şekilden ve hayâllerden ve mahlûklara benzemekten uzak ve kâmillikle vasf olunan her şeyden, daha büyüktür) demektir.
2 - Kıyâm: Tam bir huşû' ve edeb ile, Allahü teâlânın huzurunda ellerini bağlayıp, ayakta durmaktır.
3 - Kırâ'et: Allahü teâlânın ismi şerifi ile Fâtiha-i şerifi okumaktır ki, daha önce meâl-i şerifini bildirdiğimiz gibi, Allahü teâlâya hamd-ü senâ ve tâzîm ile, hidâyet ve selâmet için duâdır. [Kıyâmda, Fâtiha-i şerife ile birlikte, bir sûre veya âyetler okunur.]
4 - Rükû': Bir kere, eğilerek, ellerini diz kapaklarına bağlayarak, sırtını ve başını düz tutmaktır. Rükû'da, (Sübhâne Rabbiyel azîm) denir ki, mânası, (Her şeyden büyük olan Rabbimi her dürlü ayb ve noksan sıfatlardan münezzeh ve mukaddes bilirim) demektir. [Bu üç, beş, yedi, dokuz veya onbir defa, söylenilebilir.]
5 - Secde: Kendini âciz bilerek, tazarrû ve niyâz ile, iki kere yere yüzünü koyarak (Sübhâne Rabbiyel a'lâ) denir. Mânası, (Herşeyden yüksek, âlî olan Rabbimi bütün noksan sıfatlardan münezzeh ve mukaddes bilirim) demektir.
İslâm dîninde rükû' ve secde, ancak varlığı mutlak lâzım olan, Allahü teâlâya yapılır. Müslüman, namazda Kâbe-i muazzamaya dönerek, Allahü teâlâya secde etmektedir. Kâbeye karşı secde edilir. Kâbe için secde edilmez. Kâbe için secde eden kâfir olur. Hiç bir insana ve hiç bir mahlûka karşı secde etmek câiz değildir. Çünki insan, Allahü teâlânın yarattığı mahlûkların en şereflisi olup, yaratılışta, yâni insanlıkta, hiç birisinin diğerinden farkı yoktur. Maddî makam ve rütbeler ise, insanın mahiyetini değiştiremez. [Kendilerinin ilah olduklarını iddiâ eden, fir'avnlar ve nemrudlar dahî, diğer insanlar gibi yimekten, içmekten ve diğer beşerî ihtiyaçlardan ve ölümden kurtulmuş değillerdir. Allahü teâlânın, insanlar içerisinden seçmiş olduğu kulları olan Peygamberler de, sıfât-ı beşeriyyede diğer insanlarla aynıdır. Yâni, onlar da yirler, içerler, soğukta üşürler. Ancak, Allahü teâlâ, onlara husûsî nîmetler ve çeşidli mucizeler ihsân etmiştir. Hiç bir sâlih kul, Peygamber derecesine kavuşamaz. Peygamberler mâsumdurlar. Aslâ günah işlemezler. Bazı Peygamberlerden zelle sâdır olmuştur. Zelle, günah demek değildir. Bir işi, en güzel şekilde yapmamak demektir. Güzeldir, fakat en güzel değildir.]
Yüzünü yere koymak, yâni secde ederek tâzîm etmek, kişinin kendi zilletini, aşağılığını ve tâzîm ettiği zâtın şânının büyüklüğünü ve yüceliğini itiraf etmektir. Böyle bir tâzîm ise, hakîkî nîmet verici ve kâinâtın yaratıcısı olan, Allahü teâlâdan başkasına lâyık değildir. Hattâ, böyle tâzîmler şöyle dursun, Peygamber efendimiz , Eshâb-ı kirâmı “aleyhimürrıdvân” kendisi gelince ayağa kalkmaktan nehy buyurmuştu. Onun Eshâbı arasında, kendisine tahsîs edilmiş her hangi bir oturma yeri, taht, sedr gibi birşeyi de yoktu. Peygamberimiz , Eshâb-ı kirâmın yanına geldiği zaman, boş olan münâsib bir yere otururdu. Kendisini tanımayanlardan o meclise gelenler, kendisini bilemez (Resûlullah kimdir?) diye sorarlardı. Resûlullah , böyle hareket edince, diğer âciz insanların ne yapması lâzım olduğu düşünülmelidir.
6 - Kâdede teşehhüd miktârı oturmak: Başını ikinci secdeden kaldırınca, iki diz üzerine oturup, tehiyyât okumaktır. Tehiyyâtın mânası: (Yapılan bütün tâzîmler, hurmetler ve ibâdetler Allahü teâlâya mahsûstur ve ey Nebîy-yi zîşân, selâmet ve Allahın rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun. Selâmet bizim üzerimize ve bütün sâlih kulların üzerine olsun. Ben şehâdet ederim ki, Allahü teâlâdan başka, kendisine ibâdet edilip, tapınılacak ilah yoktur ve Muhammed aleyhisselâm Allahü teâlânın kulu ve resûlüdür.) İşte, müslümanların günde beş defa edâ etmekle mükellef oldukları, farz namazların, altı rüknü, temel direği bunlardır. Âdem aleyhisselâmdan beri, her Peygamberin ümmetine günde bir vakit namaz kılmak emrolunmuş idi. namazın en kâmil şekli, ancak âhir zaman Peygamberine emir ve ihsân buyurulmuştur.
Namazın rüknleri olan bu amellerde, Allahü teâlânın ülûhiyyetine ve tâzîme noksanlık olacak bir şey var mıdır? Ne garîbdir ki, islâmiyette, rüknleri ve şartları açıkça bildirilen ibâdetlerin, ruhanî olmadığını iddiâ eden protestanların, vaftîz, kurban (işâ-i rabbânî) ve İncîl kırâetinden başka ibâdetleri yoktur. Müslümanların namazı ruhanî değilmiş de, hıristiyanların bu ibâdetleri ruhanî imiş (!).
(Menâkıb-i çihâr-i yâr-ı güzîn)de, Ali 'nin doksanüçüncü menkıbesinde diyor ki, imam-ı Ali namaza durunca, etrâfında yapılanlardan hiç haberi olmazdı. Bir cengde, mubârek ayağına ok girdi. Kemiğe saplandı. Cerrâh bunu çıkarırken ağrısına dayanamazsın. Önce, münevvim yâni uyuşturucu ilâc verip uyutacağım dedi. İlâca lüzûm yok. namazımı kılarken çıkar buyurdu. Namazda iken mubârek ayağını yarıp, demiri kemikten çıkardı ve yarayı sardı.namaz bitince, çıkardın mı dedi. Evet deyince, Allah hakkı için, hiç acı duymadım buyurdu. Sâlih müslümanların namazlarının böyle olduğunu bildiren çok hadis-i şerif vardır.
Hıristiyanların ibâdetlerini de kısaca inceleyelim:
1 - Vaftîz: [Hıristiyan ibâdetlerinin yâni Sakramentlerin birincisidir. Hıristiyanlar, vaftîzin Îsâ aleyhisselâm tarafından konulduğuna inanırlar.] Îsâ aleyhisselâm ömrü boyunca kimseyi vaftîz etmedi. Vaftîz yapınız diye bir emir de etmedi. [Hıristiyan olmak için ve bir kiliseden diğerine geçmek için, vaftîz yapılmasının şart olduğuna inanan hıristiyanlar, vaftîzi, Baba, oğlu, ruh-ül-kuds adına yaparlar. Hıristiyanlara göre vaftîz, Îsâ aleyhisselâmın mânevi vücûdu, yâni ilahlığı ile maddî vücûdunun birleşmesi ve ruh-ül-kuds ile yeniden doğuştur. Aslî günah dedikleri, tâ Âdem aleyhisselâmdan geldiğine inandıkları suçun, vaftîzle affedileceğine inanırlar. Vaftîz kilisede yapılır. Kiliseler arasında vaftîzin yapılışı birbirinden farklıdır. Bazıları kudsiyyetine inanılan bir suya daldırarak, bazıları su serperek, bazıları da, başına su dökmek sûretiyle vaftîz yaparlar. Vaftîz yapılacak kimsenin yaşı da kiliseler arasında değişiktir. Hıristiyanlar vaftîz yapılmadan ölenin günahkâr olarak öldüğüne inanırlar.] Burada, ruhaniyete âid hiç bir şey yoktur.
2 - Kurban: (İşâ-i rabbânî veya Evharistiya): Bunun tafsîlâtını yukarıda zikretmiştik. [İncîle göre, Îsâ aleyhisselâm, Havârîleri ile birlikte yidiği son akşam yemeğinde ekmeği parçalayıp, alın yiyin, bu benim etimdir diyerek, havârîlere verdi. Bir kâse içindeki şarapı uzatıp, alın içiniz, bu benim kanımdır diyerek onlara içirdi. Pavlos bunu tevil etti. Kilise ise, onu âyin hâline getirdi. Önce senede bir defa yapılırken, sonradan her hafta yapılmaya başlandı. Papazlara sorarız, şarap içmek, şaraplı ekmek yimek ibâdet olur mu? Böyle, ibâdet olarak yapılan bir işin ruhaniyet neresindedir?]
3 - İncîl Okumak: Papaz İncîlden bir parça okumakta, hazır olanlar da, bunu anlamadan dinlemektedirler. Bu da ruhanî olamaz. Çünki bugünkü İncîller, Îsâ aleyhisselâma semadan gönderilen mukaddes kitap olmayıp, insan sözleridir.
Hıristiyanlar, müslümanların hac farîzasını yapmalarına da itiraz ederek, (Bu, yahudilerin senede üç defa, Kudüs-i şerifte bulunan Beyt-i mukaddesi ziyâret etmek âdetlerine benzemektedir. Çünki, Allahü teâlâ, o makam-ı mukaddeste tecellî buyuracağını vaat etmişti. Fakat sonradan yahudiler, yaptıkları cinâyetlerden dolayı, Allahü teâlânın gadabına uğradılar. Hükûmetleri yok oldu, düşmanları gelerek, Beyt-i mukaddesi yıktılar. Allahü teâlâ, Beyt-i Mukaddesin yerine, Îsâ Mesîhin cesedini kendisine beytullah [Allahın evi] tahsîs etti. Kullarına Îsâ Mesîhi bu sebeple gönderdi. Ona inanmış olanları da, ruh-ül-kuds ile te'yîd ederek, her birini canlı bir beytullah olmak derecesine kavuşturdu. Böylece, Allahü teâlâ için, tecellî edeceği, insan eliyle yapılmış husûsî bir yere, bir hâneye artık lüzûm kalmadı. Tekrar böyle bir hânenin seçilmesi, Allahü teâlânın hikmetine muvâfık değildir. İncîlde, Îsâ Mesîhin, (Bir zaman gelir ki, Babaya ne bu ibâdeti yapacaksınız ve ne de Kudüste secde edeceksiniz. Fakat hak üzere secde edenler, ruh ile ve sıdk ile her yerde secde etsinler. Çünki Baba da, kendine böyle secde etmelerini ister) dediği kelâm, kıyâmete kadar kâim ve dâimdir. Hâl böyle iken, tekrar herkesin tavâf etmesi için zâhirî bir hâne, bir beyt ortaya çıkarmak ve Allahü teâlânın sonsuz bereketlerine kavuşmağı yalnız o mekâna tahsîs etmek ve halkı o hâneyi ziyârete teşvîk etmek, hıristiyanlık dîninin yüksek ruhaniyet mertebesini, çok aşağı bir dereceye indirmektir. Bu ise, tekrar eski yahudi âdetlerine, şeklî ve zâhirî bir âdete geri dönmek olur) demektedirler.
Cevap: Bu itirazları da, tamamen aslsızdır. Çünki:
1 - Hıristiyanlar, Îsâ Mesîhin cesedinin Beyt-i mukaddesin yerine geçtiğini hangi İncîlin hangi âyetinden almışlar ise, onu beyan etmeleri lâzımdır. Beş-on altın maaş karşılığı, kilisede hizmet etmeye memur olan bir papazın sözlerinin, hıristiyanlık dîninin emirleri olamıyacağı açıktır.
2 - İncîllerde yazılı olduğu gibi, Îsâ aleyhisselâm ömrü boyunca, Beyt-i mukaddesi ziyârete gitmiş, hattâ onun içindeki satıcıları koğarak, içerisini temizlemeye çalışmıştır. Bundan anlaşılıyor ki, eğer Beyt-i mukaddesin hükmü kalmayıp, kendisi onun yerine geçseydi, onu ziyâret etmeye devam etmez, içerisini de dünyalık kazanmaya çalışan kimselerden temizlemezdi. Şâkirdlerine de, (Artık siz bu Beyt-i mukaddese îtibar etmeyiniz. Onun mânası benim. Sizlerden her biriniz birer birer Allahın evisiniz) derdi.
3 - Beyt-i mukaddesin harap olmasından sonra, başka bir yerin tekrar beyt olarak seçilmesi, niçin hikmet-i ilâhiyyeden beklenilmesin! İslâm îtikatına göre, Allahü teâlânın şerîki ve benzeri yoktur. Kendi mülkünde dilediğini yapar. Belli bir zaman kıble olarak Beyt-i mukaddesi gösterir, daha sonra da, Kâbe-i muazzamayı kıble yapar. Ona kimse karışamaz.
İncîllerin yazıldığı zamanlarda, bütün nasrânîler, Mûsâ aleyhisselâmın şeriati ile amel ettikleri ve havârîler ve onların şâkirdlerinin hepsi, Beyt-i mukaddesi ziyâret ettikleri için, İncîllerde herhangi bir mahallin ziyâreti emredilmemiştir.
4 - (Nihâyetsiz ilâhî bereketlere kavuşmağı Allahü teâlâ yalnız Kâbe-i muazzamayı ziyâret etmeye tahsîs etmedi) sözü de yanlıştır. Papazın kendi iddiâsını kuvvetlendirmek hırsı ile uydurduğu bir iftirâdır. (İlâhî bereketlere çokca kavuşmak, yalnız Kâbe-i muazzamayı ziyârete mahsûstur) şeklinde Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde, herhangi bir haber var ise, beyan etmelidir.
5 - Kâbe-i muazzamayı ziyâret etmek, müslümanlara umûmî bir emir değildir. Hac yapacak kimse, hac yapabilmek şartlarını hâiz olmalıdır. Meselâ, zengin olmak, sıhhatli olmak, gidilecek yolun emîn olması gibi. Papazın burada da, kötü niyyeti ve düşmanlığı ortadadır.
6 - Bir dinde, bir mahalli ziyâret etmenin ve o mahalli kıble edinmenin emrolunması, o dînin yüksek bir mertebe ve ruhaniyetten en aşağı dereceye düşmesini Îcap ettirmez. İncîllerde, Îsâ aleyhisselâmın (Beytullah=Allahın evi) olduğunu bildiren bir âyet de yoktur. Bir sebeple yükseklik ve ruhaniyetin azalması papazın kendi hayâlidir.
7 - Kâbe-i muazzamayı ziyâret etmenin müslümanlara emrolunması, hükmü kaldırılmış şeklî bir âdete, tekrar geri dönmek değildir. Çünki, Îsâ aleyhisselâmın dîninde, Beyt-i mukaddes ziyâret hükmü kaldırılmamıştı. Gerek Îsâ aleyhisselâmın dîninde, gerekse islâm dîninde, geçmiş Peygamberlerin şeriatlerinin nice hükmleri bâkîdir. Bunların bâkî olması, Mûsâ aleyhisselâmın şeriatine geri dönmek demek değildir. Papazın, haccın şartlarını bilmeden (şeklî ibâdettir) sözü de, cehâletini göstermektir.
İslâmiyette emredilen haccın âdâbından kısaca bahs edelim:
Hacca niyyet eden bir mümin, her şeyden önce, ihlâs ile tevbe etmelidir. Üzerinde kul hakları varsa, ödemeli, emânetleri sahiplerine vermelidir. Hacca gidip gelinceye kadar, âilesinin ihtiyacı olan nafakayı hazırlamalıdır. Kâbe-i muazzamaya gidip gelinceye kadar, Îcap eden yol parasını, helâl maldan olarak yanına alması ve kendisine hayrlı yol arkadaşları bulması ve içlerinden huyu en güzel, [ilmi ve tecribesi en çok] olanı, emîr tâyîn edip, onun sözlerine itaat etmesi ve onun tedbîrlerini yerine getirmesi lâzımdır. [Ayrıca, yolun emniyyetli olması, canının ve malının helâk edilme korkusu olmaması lâzımdır. Yol emniyyeti olmaz ise, hacca gitmek farz olmaz.]
Haccın farzları üçtür:
1 - İhrâm giymek: Mekke-i mükerremeye yaklaşıldığı zaman, mîkât denilen belli yerlerde veya daha evvel, hâcılar elbiselerini çıkarıp ihrâma bürünürler. Başka birşey giymezler, Yâni dünya zînet ve elbiselerinden arınıp, mahşer yerine gider gibi, herkes aynı elbiseler içerisinde, beğ ve köle farksız, başı açık, ayağı çıplak (çorapsız) giderler.
[Haccı ihrâm içinde yapmak farz olup, ihrâm ile yapılmazsa hac sahih olmaz. (İhrâm) peştemal gibi, iki beyaz bez olup, biri belden aşağı sarılır, diğeri de omuza sarılır. İple bağlanmaz ve düğümlenmez. İhrâm giyen kimseye, bazı işleri yapmak haram olur. Bunun tafsîlâtı, fıkh ve ilmihâl kitaplarında yazılıdır.]
2 - Tavâf: Tavâf, İbrâhîm ve İsmâ'îl aleyhimesselâmın sünnet-i şerifeleri üzere, Kâbe-i muazzamanın etrâfında yedi defa dönmektir. [Tavâf, Mescid-i haram içerisinde yapılır. Tavâfa niyyet etmek de, ayrıca farzdır. Farz olan tavâfa, (tavâf-ı ziyâret) denir. Tavâfa, (Hacer-ül-esved) taşından başlamak da sünnettir.] Tavâf ederken, Allahü teâlânın ve Onun Resûlünün öğrettikleri duâları okumak lâzımdır. Okunan duâların mâna-i şerifleri, Allahü teâlâyı en güzel şekilde tâzîm ederek, Ondan rahmetini istemektir.
3 - Arafatta vakfeye durmak: Büyük küçük, zengin fakir bütün müslümanlar, üzerlerinde sâdece ihrâm olduğu hâlde, mahşer ehline benzer bir şekilde, arefe günü yâni Zilhicce ayının dokuzuncu günü, öğle namazının vakti başladıktan, ertesi gün fecr vaktine kadar, arafat meydanında bulunur ve rahmân olan Allahü teâlâdan af ve magfiret isterler. [Bundan birgün evvel veya sonra Arafât meydanında bulunan kimsenin haccı sahih olmaz.] Burada, yüz binlerce müslüman, hep bir ağızdan telbiyeyi arabî olarak okurlar. Telbiyenin mânası, (Buyur emret, ey varlığı mutlak lâzım olan Allahım, emrine hazırım ve irâde-i ilâhiyyene itaat ederim. Senin benzerin ve ortağın yoktur) demektir.
Haccın mânevi cihetine gelince, erbâbı olanlar, haccın âdâbı ve farzları için, nice mânalar beyan etmişlerdir. Geçmiş dinlerde, Allahü teâlâya yaklaşmak için, insanlardan uzaklaşıp, dağlarda yalnız başına yaşanılırdı. Allahü teâlâ, ümmet-i Muhammede, bu ruhbânlığı emretmeyip, onun yerine haccı emretmiştir. Hac yapan kimsenin zihni, ticâret gibi dünya meşgalelerinden uzak olup, sâdece Allahü teâlâyı düşünmektedir. Müslümanlar, riyâ ve gösterişten uzak, âilesinden ve vatanından çıkarak, bu vâdîye ve bu sahrâya düşünce, dünyadan çıkıp, mahşer yerini ve kıyâmet hâllerini hâtırlar. Elbiselerinden soyunup, beyaz ihrâma girince, kefenleri ile, Allahü teâlânın huzuruna gittiklerini düşünürler. (Lebbeyk) yâni buyur Allahım buyur, emrine hazırım derken, duâsının kabûlü ile kabûl edilmemesi korkusu içerisinde, Allahü teâlâdan rahmetini ve mağfiretini istemektedirler. Harem-i şerife [yâni Mescid-i harama] kavuşunca, Beytullahı ziyâret için gelenlerin zahmetlerinin boşa gitmeyeceğini bilirler. Allahü teâlânın rızasını gözetip, Onun rızası için Beytullahı ziyâret ettiklerinden, Onun azâbından emîndirler. Hacer-ül-esvede yüz ve el sürerek öpüp, ziyâret ettikleri zaman, Allahü teâlâya dâimâ itaat etmek üzere bîat ettikleri ve bu bîatlarına, ahde vefâ göstereceklerine kendi kendilerine söz verirler. (Kâbe-i muazzamanın örtüsüne yapıştıkları zaman, bir mücrimin velî-nîmetine), bir âşıkın mâşukuna sığındığını düşünürler. Bütün bunlar, haccın edeblerindendir.
Hıristiyanların, (Bazı hacıların memleketi yakın, bazılarının uzak olduğu için, bütün ümmet-i Muhammede hac teklîfi, Allahü teâlânın adaletine uygun değildir) itirazkâr sözleri de, aslâ doğru olamaz. Çünki, Îsâ aleyhisselâmın, (Ebedî hayata götüren kapı gayet dar olup, Cehenneme götüren yol ise geniştir) buyurmuş olduğu Matta İncîlinde yazılıdır. Bunun mânası, Cennete götürecek olan amel, nefse gayet zor gelir. Cehenneme götüren amel ise, nefse gayet tatlı gelir demektir. Peygamberimiz , (Amellerin en eftali, nefse en zor gelenidir) buyurmuştur. Meşakkat, zorluk arttıkca, ecr ve mükâfât çok olacağından, uzak yerlerden giden hâcıların ecr ve mükâfâtları da çok olur. Bu ise, adaletsizlik değil, adaletin ve merhametin tam kendisidir. İslâm dîninde, insanın yapamıyacağı birşey aslâ emredilmemiştir. Kendilerine hac farz olmıyanlar, hacca gitmedikleri için, mes'ûl olmazlar. (Ameller niyyetlere göredir) ve (Müminin niyyeti, amelinden hayrlıdır) hadis-i şerifleri mucibince, hac yapmağı arzu edip de, hac yapmak imkânını bulamıyanlar, niyyetlerine göre ecr ve mükâfâta kavuşurlar.
Papazlar, farz olan Ramazan orucuna da, Benî İsrâîlin ibâdetlerinden alınmıştır diyerek, itiraz ettikten sonra, (İncîl oruca dâir bir emir vermemiş ve bu husûsta herkesi serbest bırakmıştır) diyorlar.
Protestan papazları, (Katolik, rum, ermeni ve diğer bazı hıristiyan fırkaları arasında bir nev' perhîz şeklinde oruç var ise de, bu yahudileri taklîddir. Yoksa İncîlde aslâ böyle yapılmasını emreden bir yer yoktur. Protestanlar, böyle ağır bir yükü halka yüklemekten sakınırlar. Sâdece kötü niyyetlerden ve bâtıl inançlardan sakınılmasını, halka tavsiye etmişlerdir. İşte, bu gibi zâhirî ve lüzûmsuz ameller husûsunda, insanları, kendi ihtiyârlarına bırakan bir din, elbette şiddetli emirler ile, insanları şeklî ve zâhirî amellere mecbûr eyleyen bir dinden eftâldir. Zîrâ, kendi rızası ile ibâdet etmek, babasına severek itaat eden çocuğun huyudur. Fakat, şer'î emirlerin Îcap ettirdiği şeylere mecbûren itaat etmek, efendisine mecbûren hizmet eden kölenin sıfatıdır. Bir ay müddet ile, bilhâssa, yaz günlerinde, gündüzleri yimeyip içmeyip, mu'tâd olanın tersine, geceleri yiyip içmenin sıhhate zararı pek çoktur. Ayrıca, birçok hastalıkların meydana gelmesine sebep olacağı, tabîbler tarafından iddiâ edilmiştir. Ayrıca bu farz, dünya üzerindeki memleketlerin gece ve gündüz zamanları, birbirlerinden farklı olduğundan, bazı memleketlerin ehâlîsi için çok, bazı memleketlerin ehâlîsi için az bir müddet olarak icrâ edilmektedir. Bu da, Allahü teâlânın adaletine uygun değildir. Bilhâssa, altmışyedi arz derecesinde olan memleketlerde gündüz müddeti bir ay, altmışdokuz arz derecesinde olan memleketlerde iki ay ve yetmişüç arz derecesinde olan memleketlerde üç aydır. Bunun için, bu arz derecelerinde olan memleketlerde yaşıyan müslümanlar için oruç tutmak mümkin olamaz. Her hâlde ve her memlekette bulunan insanlar için münâsib ve muvâfık olmıyan böyle bir dînin, bütün insanlara teklîf edilmesi, Allahü teâlânın yüksek hikmet ve mutlak olan adalet-i ilâhiyyesine lâyık olamıyacağı açıktır. Hâlbuki, bu gibi memleketlerde binlerce kişi, hıristiyanlığa tâbi olup, hıristiyanlığı hiç bir zorluk olmadan icrâ etmektedirler. Bu da, islâmiyetin hıristiyanlıktan eftal olamıyacağının açık delîlidir) demektedirler.
Cevap: Bu itirazların [ve iftirâların] her biri pek çok delîller ile cevaplandırılmıştır. Şöyle ki:
1 - Oruç tutmak Mûsâ aleyhisselâmın dîninde vardı. Îsâ aleyhisselâmın dîninde de, aynen devam etti. Bunu aşağıda bildireceğiz. İslâm dîninde orucun bulunmasına itiraz olunamaz.
2 - (İncîl, oruca dâir aslâ bir emir vermemiştir ve herkesi kendi ihtiyârına bırakmıştır) demek açık bir yalandır. Çünki (isteyen oruç tutsun, istemeyen tutmasın) gibi, insanları oruç tutmakla tutmamak arasında muhayyer bırakan bir İncîl âyeti yoktur. Var ise papazlar bunu göstersinler.
3 - Katolik, rum ve ermeni kiliselerine mensûb olan hıristiyanların inançlarında, perhîzin aslı oruç olduğu hâlde, sonradan Pavlosun [nasrânîliği yahudilikten tamamen ayırıp, putperestliğe çevirmek için] yaptığı tahrîfleri ve birçok ibâdetleri ibtâli sırasında bu hâle getirilmiştir. Yoksa, İncîlde oruç emri yoktur demek, İncîle açık bir iftirâdır. Matta İncîlinin dördüncü bâbının başında (Îsâ aleyhisselâmın şeytan ile çölde imtihan olurken, kırk gün oruç tutup, sonradan acıktığı) ve altıncı bâbının onaltıncı âyetinde (Oruç tuttuğunuz zaman, ikiyüzlüler gibi yüzünüzü ekşitmeyin) diye emrettiği ve cin çarpmış bir kimseden cinni çıkarınca yanında bulunup hayret edenlere, (Bunun gibi şeytanı, oruç çıkarır) dediği İncîllerde yazılıdır. Bunlardan, hem Îsâ aleyhisselâmın kendisinin oruç tuttuğu, hem de ihlâs ile yalnız Allah rızası için oruç tutmağı emretmiş olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Îsâ aleyhisselâmın îman eden hâlis müminleri, çeşidli işkencelerle idam eden Pavlos, yukarıda tafsîlatını bildirdiğimiz, kendisinin uydurduğu, hayâl mahsûlü bir yalan ile, gûyâ nasrâniyyeti kabûl eyleyip, oruç ve sünnet olmak gibi, Îsâ aleyhisselâmın şeriatinde bulunan ahkâmın kimisini, yahudiliğe benzemek olur diyerek, kimisini de tevili mümkin olmıyan başka şeylere benzeterek, nesh ve teviller yaptığı sırada, Petrus mukâbele etmek istemiş ise de, Pavlosun adamları saldırıcı olduklarından, Petrusu mağlup etmiştir. Kadr ve kıymeti yüksek olan Petrus, yahudilerdan korkarak, Îsâ aleyhisselâmı tanıdığını inkâr edecek kadar zayıf kalbli olduğu için, Pavlosa karşı sükût etmeyi tercîh ettiği, İncîllerde ve hıristiyan din adamlarının ileri gelenlerinin kitaplarında açıkça yazılıdır.
4 - Protestanların, (Oruç tutmak gibi ağır bir yükü insanlara yüklemek yerine, insanın yalnız bozuk, kötü niyyetlerden ve bâtıl düşüncelerden kendini uzaklaştırmasını herkese tavsiye ederiz) demeye aslâ hakları yoktur. Çünki, Allahü teâlâ tarafından gönderilmiş hak bir dînin ahkâmını, insanlar değiştiremezler. Bunun için, birçok papaz, toplanılan konsil ve ruhbân cemiyetlerinde verilen kararların hepsine itiraz etmişlerdir. Protestanlar da, bu konsillerin kararlarının çoğunu red ve inkâr etmektedirler. Hâl böyle iken, Luther ve Kalvin gibi protestanlığın kurucusu olan papazların veya (Gadâ-ül-mülâhazât) kitabını yazan papaz gibi, protestan cemiyetleri tarafından ücret ile tutulmuş papazlardan meydana gelen cemiyetlerin tavsiyelerinin bir kıymeti olamaz. Oruç, yalnız aç ve susuz durmaktan ibâret değildir. Orucun, bâtınî birçok hükmleri ve faydaları vardır. İlâhî esaslar üzerine binâ edilmiş olan bir farzı, papazların ve hiç bir kimsenin tahrîf etmeye, değiştirmeye selâhiyeti yoktur.
5 - Oruç zâhirî ve lüzûmsuz amellerden değildir. İrfân sahibi olanların mâlûmu olduğu üzere, beden ruhun mekânı ve nefsin arzularının dönüp durduğu yerdir. Nefsin cismânî arzuları ne kadar gâlib olursa, ruhanî mükâşefeler o kadar az olur. [Hattâ hiç olmaz.] Bu kâide her din ve mezhepte müşterektir. Hepsinde nefsin arzularını yapmamak yâni (riyâzet) çekmek, Allahü teâlâya yaklaşmaya vesîle olur. Riyâzet nefsin şehvetini kırar. Bunun için her din ve mezhepte riyâzet kıymetli tutulmuştur.
İslâmiyette orucun üç derecesi vardır:
1) Avâm orucu: İslâmiyetin tâyîn ettiği zaman içerisinde [Ramazan ayında], gündüzleri yemek ve içmek ve cimâ'dan kendini uzak tutanların orucudur.
2) Havâs orucu: Umûmî orucda şart olan şeyleri yapmakla berâber, göz, kulak, dil, el, ayak ve bütün azası da Allahü teâlânın emirlerini yerine getirip, haram ve mekruh kıldığı şeylerden uzaklaşanların orucudur.
3) Hâss-ül-havâs (yâni Evliyânın) orucu: Yukarıda avâm ve havâs oruclarında zikrettiğimiz şeyleri yapmakla berâber, kalbleri, dünya düşüncelerinden ve Allahü teâlâya yaklaşmaya mani olacak düşüncelerden ve mâ-sivâdan, yâni Allahü teâlâdan gayri her şeyden yüz çevirip sakınanların orucudur. İmâm-ı Buhârînin [Muhammed Buhârî, 256 [m. 870] de Semerkandda vefât etti.] bildirdiği hadis-i şerifte, Peygamberimiz , (Oruç tutan kimse, yalan sözü terk etmezse, o kimsenin yiyip içmeyi terk etmesine Allahü teâlânın ihtiyacı yoktur) buyurmuştur. Böyle noksan tutulan bir orucun zâhirî ve lüzûmsuz bir amel olduğunu hakîkat ehli zaten anlamışlar ve bildirmişlerdir. [Oruç tutarken günah işleyenler, benim orucumun kıymeti yok diyerek orucu terk etmemelidir. Oruca devam etmeli, Allahü teâlâya yalvararak afftilemeli ve işledikleri günahlardan yüz çevirmelidirler. Zaten oruca devam etmek, insanı günah işlemekten men eder.]
6 - (İçten gelen rıza ile ibâdet, çocukların babalarına itaatı gibidir. Dînin emir ve yasaklarını yerine getirmek ise, kölenin zor ile efendisine hizmet etmesi gibidir) şeklindeki benzetmesi de, birkaç sebebden yanlıştır:
a) İnsanın, nefis ve şeytan gibi iki büyük düşmanı olduğundan, dînin emir ve yasaklarını yerine getirmeyenlere azâb yapılacağı bildirilmeyip de, yerine getirmekte serbest bırakılmış olsa idi, elbette çok kimse yerine getirmezdi.
b) Protestan papazları, oruç husûsunda herkesi serbest bıraktıkları hâlde, vaftîz ve kurban (İşâ-i rabbânî) gibi ahkâmda niçin herkesi serbest bırakmıyorlar. Kendi söyledikleri şekilde yapmaya zorluyorlar?
İslâm dîninde ibâdetlerin dereceleri vardır:
Birinci derece: İbâdetlerin en kıymetlisi ve en eftali, haramlardan sakınmaktır. Haramı gördüğü zaman, yüzünü çevirenin kalbini, Allahü teâlâ îman ile doldurur. Bir kimse, haram işlemeye niyyet eder ve o haramı işlemezse, ona günah yazılmaz. Haram işlemek, Allahü teâlâya karşı gelmek olduğundan, ondan sakınmakta, ibâdetlerin en eftali olmuştur. İslâm dîninde, hiç kimse, günah ile veya kâfir olarak doğmaz. Zaten, bunu akıl da kabûl etmez.
İkinci derece: Farzları yapmaktır. Farzların terki büyük günahtır. Allahü teâlânın yapınız diye emrettiği şeylere farz denir. Farzları yapmak, çok kıymetlidir. Hele farzların unutulduğu, haramların yayıldığı bir zamanda, farzları yapmak, daha çok kıymetlidir. Farzları yapanlara büyük ecr ve mükâfâtlar vardır.
Üçüncü derece: Tahrîmî mekruhlardan, yâni harama yakın mekruhlardan sakınmaktır. Tahrîmî mekruhlardan sakınmak, vâcibleri yapmaktan daha kıymetlidir.
Dördüncü derece: Vâcibleri yapmaktır. Vâcibleri yapmak da, farz kadar olmasa bile, çok sevaptır. Vâcibler, farz olup olmaması şüpheli olan ibâdetlerdir.
Beşinci derece: Tenzîhî mekruhlardan sakınmaktır. Tenzîhî mekruh demek, helâla yakın olan mekruhlar demektir.
Altıncı derece: Müekked sünnetleri yapmaktır. Sünnetleri terk etmek, günah değildir. Özrsüz devamlı terk etmek ise, küçük günahtır. Sünneti beğenmemek ise küfürdür.
Yedinci derece: Nâfileler ve müstehablardır. Nâfileleri yapıp yapmamakta müslümanlar serbesttirler. Yapmıyana, terk edene cezâ olmadığı hâlde, iyi niyyet ile yapana ecr ve mükâfât vardır.
Oruç, Kur'an-ı kerim âyetleri ile açıkça farz kılınmış olduğu için, onda aslâ serbestlik olamaz. Çünki, islâm dîni, Allahü teâlânın emirleri ve yasakları üzerine te'sîs edilmiştir. Orucun şeklini ve vaktini değiştirmeye hiç bir beşer muktedir olamaz. Fakat hıristiyanlık, bir çok defa değiştirilip, tahrîf edildiğinden, onu herkes dilediği gibi değiştirmiştir.
c) (Hâşâ) biz Allahü teâlânın oğulları değiliz. Âciz kullarıyız. O ise, bizim hâlıkımız ve rızık vericimizdir. Onun emri ile hareket etmekte, bizce aslâ utanılacak bir hâl olamaz. Allahü teâlâya kulluktan yüz çevirmek, itirazcı, kibrli ve gururlu kimselerin işidir.
(Bir ay müddet ile, bilhâssa yaz günlerinde gündüzleri yimeyip içmeyerek, âdet olanın zıddına geceleri yiyip içmek, sıhhate zararlı olup, çeşidli hastalıkların meydana gelmesine sebep olduğu, mütehassıs tabîbler tarafından iddiâ edilmiştir) sözü de doğru değildir. [Vâki' olanın tersini söylemektir, iftirâdır.] Çünki, orucun edeblerinden birisi de, iftâr zamanında mi'deyi doldurmayıp, henüz iştihâ varken yemekten el çekmektir. Bu edebe riâyet edenlerin, hasta olmak değil, bil'aks sıhhat bulacakları bütün tabîbler tarafından ittifak ile bildirilmiştir. Böyle oruç tutmanın sıhhat için faydalı olduğu muhakkaktır. Eğer protestanların yalan olan bu sözleri doğru olsa, islâm memleketlerinde Ramazan ayında her müslümanın hasta olması ve çok kimsenin vefât etmesi Îcap ederdi. Hâlbuki sıhhî istatistiklerde, Ramazan ayında diğer aylara göre hiç bir zıdlık görülmez. Aklen de düşünülse, bir çok insan sabah ve akşam olmak üzere günde iki kere yemek yirler. Mu'tâd olan iki yemek vaktinin birinde, bir kaç saat değişiklik yapmakla, vücûdda ne gibi değişiklik meydana gelebilir? Belki oruç ayının başında bir iki gün biraz değişiklik his edilebilir. Bu cihetle orucdan dolayı sıhhatte bir değişiklik olmaz.
[Oruç mi'de rahatsızlığına sebep olmaz. Bil'aks mi'denin sıhhatine faydalıdır. Bu husûs, bugünkü modern tıb mütehassısları tarafından, açık ve kesin bir şekilde isbât edilmiştir. Muhtelif yabancı dillerde, mütehassıs tabîbler tarafından yazılmış tıb kitaplarında, bir çok hastalıkların perhîz yapmakla tedâvî edilecekleri, yâhut perhîz yaparak tedâvînin kolaylaşacağı bildirilmektedir. Mi'desinden rahatsız olan kimse, hâmile kadın, süt veren kadın ve hastalığının artacağından korkan kimse, harb eden asker ve seferî yâni insan yürüyüşü ile üç günlük [Hanefîde yüzdört, diğer üç mezhepte seksen kilometre] yola giden yolcular oruç tutmayabilirler. Papazların, ne kadar islâm câhili oldukları, islâmiyeti hiç bilmedikleri ve zihinlerinde tasavvur ettikleri şeyleri, islâm dîni zannettikleri ortadadır. Yâhut, bildikleri hâlde, doğruyu söylemiyorlar.
Orucun sıhhate zararlı değil, bil'aks çok faydalı olduğunu bazı misâllerle isbât edelim:
Hadis-i şerifte, (Oruç tutunuz, sıhhat bulunuz) buyurulmuştur.
Oruç, bir sene boyunca durmadan çalışan mi'de ile berâber bütün hazm [sindirim] cihâzının [sisteminin] istirahate sevk edilmesi ve insan vücûdünün bir tasfiyeye tâbi tutulmasıdır. Böylece, hazm cihâzı dinlendirilmiş olur. İnsanlarda en çok görülen rahatsızlık, hazm bozukluğudur. Şişmanlık, kalb ve damar hastalıklarına, şeker hastalığına ve tansiyon yüksekliğine sebep olmaktadır. Oruç, bütün bu hastalıklara karşı koruyuculuk vazîfesi yaptığı gibi, bir de tedâvî vâsıtasıdır. Bugün bir çok hastalıktan kurtulmak için, perhîz lâzım olduğunu yukarıda bildirmiştik.
Oruç ile, insanın güçlü bir irâde kuvveti kazanacağı şüphesizdir. Bu sebep ile alkol, uyuşturucu gibi, kötü alışkanlıklardan oruç vesîlesi ile kurtulanlar çok görülmektedir.
Oruç, vücûddaki karbonhidrat, protein ve bilhassa yağ depolarının harekete geçirilmesini sağlar. Oruç sâyesinde madde süzmekten kurtulan böbrekler, bir revizyona [tâmîre] girerek, dinlenme ve yenilenme imkânı bulurlar.
Bütün bu bildirilenler, bazı papazların yalan ve iftirâlarını yüzlerine çarpmaktadır. Keşke, yalan söylerken ilmi de, kendilerine yalancı şâhit getirmeselerdi.]
Gündüz ve gece müddetleri birbirinden farklı olan memleketlere gelince, diğerinden birkaç saat fazla oruç tutanlar, amelleri nisbetinde ilâhî mükâfâtlara mazhar olacakları için, adalet-i ilâhiyyeye aslâ zıd olamaz.
Kutublarda, bir kaç ay devamlı gece, birkaç ay devamlı gündüz olur. Böyle yerlerde oruç tutanlar için, bir külfet yoktur. İslâm dîninde güçlük olmadığını ve bir kişiye, yapamıyacağı, tâkat getiremiyeceği şey teklîf edilmediğini, Allahü teâlâ Kur'an-ı kerimde açıkça bildirmiştir. Meselâ, abdest azası dörttür. Bir kimsenin iki ayağı kesik olsa abdest azası üçe iner. Bir kimse, ayakta namaz kılmaya gücü yetmezse, oturarak namazını kılabilir. Buna da gücü yetmezse, îmâ ile kılabilir. Ramazan ayında, müslümanlara oruç tutmak farzdır. Fakat, bir kimse hasta olsa veya üç günlükten daha uzak bir yere sefere çıksa, oruç tutmak farzı üzerinden muvakkaten kalkar. Daha sonra, müsâid bir vaktinde tutamadığı oruclarını kaza eder.
Gece ve gündüz müddetleri, iki üç ay ve daha fazla devam eden, kutub memleketlerinde olanlar da oruç tutarlar. Böyle memleketlerde ve gündüzleri, yirmi dört saatten daha uzun olan günlerde, oruca saat ile başlanır ve saat ile bozulur. Gündüzü böyle uzun olmıyan en yakın bir şehirdeki müslümanların zamanına uyulur. Eğer oruç tutmazsa gündüzleri uzun olmıyan yere gelince kaza eder. [Aya giden müslüman da sefere, yâni yolculuğa niyyet etmemişse veya orada ikâmet etmeye niyyet ederse, aynı şekilde oruç tutar. Papazların islâmiyeti hiç bilmedikleri ortadadır.]
Malûmdur ki, Allahü teâlânın kullarına olan tecellîleri, ihsânları ve teklîfleri herkese eşid değildir. Meselâ, bazı mümin kullarına zenginlik verir, ona hac yapmasını emreder. Bazı mümin kullarına fakirlik verip, ona hac yapmasını emretmez. Kimine, güç, kuvvet ve sıhhat verip, oruç tutmasını emreder. Kuvveti ve sıhhati müsâ'id olmıyanların da sonra tutmalarına izin verir. Kimi kullarına nisap miktârı mal ihsân edip, zekât vermelerini ve fakir olan akrabâlarının nafakalarına yardım etmelerini emreder. Kimi kullarına da fakirlik verip, zekât almaya müstehak kılar. [Bütün bunlar Allahü teâlânın adalet-i ilâhiyyesine tam muvâfıktır. Kimi kullarına çok ihsân eder. Onlar da nîmete Şükredip, Şükredenler derecesine kavuşurlar. Kimi kullarına da, az ihsân eder. Onlar da sabr ederler, sabr edenler derecesine ulaşırlar. Allahü teâlâ, hiç bir kulunun amelini zâyi' etmez.]
Protestanların, (Kutub memleketleri gibi mahallerde, binlerce kişi, hıristiyanlığa tâbi olarak, hiç bir zorluk olmaksızın dinlerinin âyinlerini icrâ ederler) sözleri de, doğru değildir. Çünki, zikrolunan kuzey kutub dâiresine yakın mahaller, Amerikanın en kuzeyi ile Sibiryanın uçlarıdır. Buralarda Eskimolar ve Samoidler gibi sayıları çok az olan bir kaç ibtidâî kavm oturur. Bunlar balık ve vahşî hayvan avlıyarak yaşarlar. Buğday ve üzüm gibi şeyleri yetiştiremediklerinden, ekmek ve şarapı bilmezler. Orada, mukaddes kurban (İşâ-i rabbânî) âyinini icrâ etmek için, papazın ne yaptığını anlamak isteriz. Çünki, ekmek ve şarap Îsâ aleyhisselâmın etine ve kanına tehavvül edeceğinden, buradaki hıristiyanlar tanrılarını yiyip içemezler. [Tanrıları ile birleşmedikleri için de, günahları affedilemez ve büyük günah kirinden temizlenemezler. Vah zevallı hıristiyanlar! Pis ve kirli vaftîz sularından hastalık geçmeyip de, orucun ve abdestin sıhhate zarar vereceğini söyliyen papazlar acaba bu sözlerine kendileri inanıyorlar mı? Yoksa protestan cemiyetlerinden aldıkları paraların hâtırı için mi böyle çirkin, ilme ve akla uymayan iftirâlar yapıyorlar?]
Şimdi insâf ile bu iki dîni karşılaştırdığımız zaman, hangisinin icrâsının kolay olduğunu açıkça görürüz. İslâm dîni, yeryüzünün her noktasında bulunan her kavmin, hiç bir güçlük, hiçbir zorluk olmaksızın uyabilecekleri [ve dünya ve âhiret saadetine kavuşturan] bir dindir. Bir tevhîd dînidir. Bu dînin, teslîs üzerine kurulmuş olan hıristiyanlıktan üstünlüğü ve kıymeti güneş gibi meydandadır.
[Az söyledim dikkat ettim, kalbini kırmamaya,
Bilirim üzülürsün, yoksa sözüm çoktur sana.]
Protestan papazların islâm dînine itirazlarından biri de, namazdaki kırâettir. Bu papazlar, (namazın farzlarından olan kırâet, yâni Kur'an-ı kerimden bir parçayı ezberden okumak, bazı yerlerde ruhanî oluyorsa da, düşünüldüğü zaman, kırâetin de, namazın diğer farzları gibi ruhanî olmadığı ortaya çıkar. Beş vakit namazda, tekbîr ve Fâtiha ve ettehıyyât, rükû' ve secde tesbîhleri ve bunlara benzer bazı tesbîh ve duâlar okunmaktadır. Bunları durmadan devamlı olarak ömr boyunca, her gün belli vakitlerde tekrar ederler. İnsan bundan usanıp bıkar.
Her resmî şeyleri itina ile yapmaktan ve bir takım fânî ve önemsiz ameller ile uğraşmaktan, hiç bir fayda gelemiyeceğini, Îsâ aleyhisselâmın İncîlde buyurduğu şu iki âyetten açıkça anlaşılır: (Duâ ettiğiniz zaman putperestler gibi, boş yere tekrarlar yapmayın. Çünki onlar, çok söyledikleri için, müstecâb olacaklarını zannederler. Muhtaç olduğunuz şeyleri Baba bilir.) [Matta bâb altı, âyet yedi, sekiz.]) demektedirler.
Cevap: İrfân ehlinin bildiği gibi, bedenin bir hayatı ve gıdâsı olduğu gibi, ruhun da bir hayatı ve gıdâsı vardır. Ruhun gıdâsı, mâ-sivâyı, yâni Allahü teâlâdan gayrı her şeyi unutarak, Allahü teâlâyı zikretmektir. Hâlık ile mahlûk arasında olan perdelerin kalkması için, nefsin şehvetlerini, riyâzet vâsıtası ile zayıflatmak ve ruhu, Allahü teâlânın ismini zikrederek [söyliyerek] kuvvetlendirmekten başka çâre yoktur. Bir kimsenin bir başkasına olan sevgi ve muhabbeti, onu çok zikretmesinden, hâtırlamasından anlaşılır. Çünki, kişinin sevdiğini çok anması tabî'îdir. Kara sevdâ derecesinde şiddetli aşk sahipleri, sevgililerinde fena bulup, [yâni kendini unutup] her an ve her hâlde, hep onu zikreder, hep onu söyler, hep onu hâtırlarlar.
İslâm dîninde de, en mühim maksad, (Muhabbetullah=Allah sevgisi) olduğundan, Allahü teâlâ, her gün beş vaktte nice kereler zikredilerek, kalb kuvvetlendirilmektedir. Kalbin ve ruhun kuvvetlenmesi ise, aradan perdelerin kalkmasına ve sevgiliye kavuşmaya sebep olur. Beş vakit namazda okunan tesbîhlerin ve tekbîrlerin hepsi, bu esas maksad için olduğundan, bunlardan, bir mümine aslâ bıkkınlık ve usanmak gelmediği gibi, ruhun gıdâsı oldukları, kalbi ve ruhu kuvvetlendirdikleri meydandadır. Her rekâtta tekrar olunan Fâtiha-i şerifenin bâtın [gizli] mânaları üzerinde, Ehl-i sünnet âlimleri pek çok beyanda bulunmuşlardır. Bunların ismlerini yazmak ve toplamak bile çok zordur. Sadreddîn-i Konevî, [Sadreddîn Muhammed 672 [m. 1272] de Konyada vefât etti.] Fâtiha-i şerifenin gizli mânalarını anlatan, (İ'câz-ül-beyan) isminde çok güzel bir kitap yazmıştır. Bu kitabında, Fâtiha-i şerifenin hakîkat ve inceliklerinden, çok azını bildirmiş olduğunu beyan buyurmuştur. [Namaz kılarken okunması emrolunan âyetler, tesbîhler ve duâlar, Allahü teâlânın büyüklüğünü bildirir ve Ona yalvarmağı ifâde etmektedir. Allahü teâlâ, bunları okuyanları severim ve onlara çok sevap [mükâfât] veririm buyuruyor. Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak için ve sevap kazanmak için okunan ve yapılan şeyler, güç olsalar da, îmanı olan kimselere kolay ve çok zevkli, tatlı gelir. Şekeri, balı yiyen, bunun tadını anlar. Yimeyip uzaktan gören, şekli, rengi iyi değil diyerek tadını inkâr eder.]