110.  MEKTÛB TERCEMESİ

Muhammed Mâsumun, bir talebesine yazdığı, ikinci cildin yüzonuncu mektûbunun tercemesi şöyledir: Îtikatı ve ameli bozuk olan kimse ile görüşmemeli, bid'at sahibi ile sohbet, arkadaşlık yapmamalıdır. Yahyâ bin Mu'âz Râzî, 258 [m. 872] de vefât etmiştir. Buyuruyor ki, (Üç sınıf kimse ile sohbet etme: Gâfil olan âlimler ile ve hep dünya kazancını düşünen hâfızlar ile ve din câhili olan şeyhler ile). Şeyh olarak tanınan bir kimsenin sözleri, işleri, hareketleri, şeriate uygun olmaz ise, sakın, sakın, ona yaklaşma! Hattâ, onun bulunduğu şehirden, köyden kaç! O, gizli, sinsi bir hırsızdır. İnsanın dînini, îmanını çalar. İnsanı şeytanın tuzağına düşürür. Hârikalar, kerâmetler gösterse, dünyaya bağlı olmadığı görünse de, arslandan kaçar gibi, ondan uzaklaş! Tesavvuf yolunun mütehassıslarından Cüneyd-i Bağdâdî, 298 [m. 910] da vefât etmiştir. Buyuruyor ki, (Tesavvuf ehli olduğunu söyleyenler çoktur. Bunlar içerisinde, yalnız Resûlullaha tâbi olanlar doğrudur). Yine buyurdu ki, (Kur'an-ı kerime ve hadis-i şeriflere tâbi olmıyan kimseyi, Allah adamı sanmayınız!). Yine buyuruyor ki, (İnsanı, Allahın rızasına, sevgisine kavuşturan yol, kitaba ve sünnete bağlı olanların gittikleri yoldur.) Sözleri, işleri ve ahlâkı, Resûlullaha uygun olmıyan, [âilesini, kızlarını, bu yola bağlamıyan] kimseyi Velî, Allah adamı zannetmeyiniz! Yahudiler, papazlar ve Berehmen denilen Hind din adamları da, çok tatlı konuşur, kötülüklerden uzak görünürler. Bunların sözlerine, görünüşlerine aldanmamalıdır. Dünyaya düşkün olmadığına ve hârikalar istemesine ve tevhîd-i vücûdî üzerindeki sözlerine aldanmayınız! Ebû Ömer Sülemî diyor ki, (Şeriate uymıyan her söz, her hâl, zararlıdır. Tesavvuf, şeriate uymaya çalışmaktır. Doğru ile yalancıyı ayıran tek nişan, Resûlullaha uymaktır. Ona uygun olmıyan zühd, tevekkül, tatlı sözlerin hiç kıymeti yoktur. Şeriate uygun olmıyan zikrlerin, fikirlerin, zevklerin ve kerâmetlerin hiç faydası olmaz.). [Abdüllah-i Dehlevî 1240 h. [m. 1824] de Delhîde vefât etti. Onikinci mektûbda buyuruyor ki, (Tarîkata giren kimse, vazîfelerine devam etmezse tarîkattan çıkmış olur).] Kerâmet, açlık çekenlerde, nefse uymıyanlarda da hâsıl olur. Bunların Velî olduklarını göstermez. Abdüllah ibni Mubârek 181 [m. 797] senesinde vefât etti. Buyuruyor ki, (Şeriatin edeblerine uymıyan kimse, Resûlullahın sünnetine uymaktan mahrum kalır. Sünnete uymakta gevşek davranan, farzlara uymaktan mahrum kalır. Farzlarda, haramlarda gevşek olan, Velî olamaz). Bunun için, hadis-i şerifte, (Haramlara devam, küfre sebep olur) buyuruldu. Ebû Saîd-i Ebül-hayr 440 h.da vefât etti. Buna, (Falanca, su üstünde yürüyor dediler. Bu, kıymetli birşey değildir. Çöp de, saman da, su üstünde gidiyor dedi. Falanca, havada uçuyor dediklerinde, karga, sinek de uçuyor dedi. Falanca, bir anda, şehirleri dolaşıyor dediklerinde, şeytan da gidiyor. Bunlar, kıymetli olmayı göstermez. Merd olan, herkes gibi alış-veriş yapar. Evlenir. Çocukları olur. Fakat, bir ân Allahını unutmaz) buyurdu. Büyük Velî, Ebû Ali Ahmed Rodbârî 321 senesinde Mısrda vefât etti. Bir kimse, çalgı dinliyor. Ben tesavvufta yüksek dereceye yetiştim [çalgıları, kızların seslerini dinlemek], bana haram olmaz diyor denildikte, (Evet, Cehenneme yetişmiştir) dedi. Ebû Süleymân Abdürrahmân Dârânî, 205 h.de Şâmda vefât etti. Buyurdu ki, (Kalbime birçok, iyi zannettiğim şeyler geliyor. Bunları, şeriat terâzîsi ile ölçmedikce, hiç önem vermiyorum.)

[İmâm-ı Rabbânî, ikinci cildin 82.  mektûbunda buyuruyor ki, (Dünyanın yaldızlı lezzetlerine sarılma, geçici, çabuk biten güzelliklerine aldanma! Bütün sözlerinin ve işlerinin şeriate uygun olmasına çalış! Evvelâ, îtikatını, (Ehl-i sünnet) âlimlerinin kitaplarına göre düzelt! Bundan sonra, bütün hareketlerin ve ibâdetlerin, bu âlimlerin (Fıkh) kitaplarına uygun olmasına dikkat et! Helâla, harama uymak, çok mühimdir. Nâfile ibâdetlerin, farz ibâdetler yanında hiç kıymeti yoktur. Bir lira zekât vermenin sevabı, yüzbinlerce lira nâfile sadaka vermek sevabından katkat fazladır. Dünyanın zararlarından kurtulmak ve âhiretteki sonsuz nîmetlere kavuşmak için [müslüman olmak lâzımdır. Yâni] evvelâ îman etmek, sonra şeriate uymaktan başka çâre yoktur.) İslâmiyet, kalb ile îman etmek ve beden ile şeriate uymaktır. Allahü teâlânın emrettiği şeylere (Farz) denir. Yasak ettiği şeylere (Haram) denir. Her ikisine birden (Şeriat) denir. Kalb ile îman edilecek, inanılacak altı şeyi ve her tarafa yayılmış olup, günlük işler hâline gelmiş olan şeriat bilgilerini meselâ namaz kılmasını ve namazda okunacak fâtiha sûresini, hemen öğrenmek ve bunlara uygun yaşamak, kadın, erkek, her müslümana farzdır. Çocuklarına öğretmek de analara, babalara farzdır. Evlenecek yaşa gelen müslüman evladı ve yeni müslüman olan, bunları öğrenmeye ve uymaya önem vermez, birinci vazîfe olduğunu kabûl etmezse, kâfir olur. Buna (Mürted) denir. Mürted, müslüman olmamış kâfirden daha fenadır. Şeriat ilimlerinin menbaı, kaynağı, Kur'an-ı kerim ve hadis-i şeriflerdir. Muhammed aleyhisselâmın her sözüne (Hadis-i şerif) denir. Kur'an-ı kerim ve hadis-i şerifler arabîdir. Kur'an-ı kerimin mânasını, yalnız Muhammed aleyhisselâm anlamış ve hepsini Eshâbına bildirmiştir. İslâm âlimleri, bunları, Eshâb-ı kirâmdan öğrenerek kitaplara yazmışlardır. Bu kitaplara (Tefsîr) kitapları denir. Bu kıymetli âlimlere de (Ehl-i sünnet) âlimleri denir. Ehl-i sünnet âlimlerinin en üstün olanları, Tefsîr kitaplarındaki şeriat bilgilerini toplayıp, ayrıca yazmışlardır. Böylece, (Fıkh) kitapları meydana gelmiştir. Sonradan meydana çıkan din câhilleri ve din düşmanları, kendi akıllarına ve zamanlarındaki fen bilgilerine göre tefsîr ve fıkh kitapları yazarak, gençleri aldatmışlardır. Aldananın îmanı gitmedi ise, buna (Bid'at sahibi) denir. Îmanı giderse, (Mürted) olur. Bu bozuk kitapları okuyan, islâmiyeti değil, bunları yazanların görüşlerini, düşüncelerini öğrenir. Bu kitaplar, islâmiyeti içerden parçalamakta, (Ehl-i sünnet) denilen hakîkî müslümanları yok etmektedir. Bu islâm düşmanlığının başında yahudiler ve ingilizler gelmektedir. Yahudi kitaplarına aldananlara (Şî'î) denildi. İngiliz câsûslarına aldananlara (Vehhâbî) denildi. İngilizlerin vehhâbîliği nasıl kurduğu, (İngiliz câsûsunun itirafları) kitabımızda, ingilizlerin vehhâbî Sü'ûdî hükûmetini nasıl kurduğu da (Müncid) lugat kitabında (Lavrence) kelimesinde yazılıdır. Şî'îler ve vehhâbîler, kitaplarındaki bozuk yazılara gençleri inandırmak için, aralarına âyetler, hadisler ve Eshâb-ı kirâmın ve Selef-i sâlihînin sözlerini karıştırıyorlar. Bu ilâvelere, kendilerine göre yanlış mânalar vererek, kitaplarının doğru olduğunu isbâta kalkışıyorlar. Gençleri şaşırtıyorlar. Kitaplarını, Ehl-i sünnetin kitaplarından ayırmak, güç oluyor. Ancak, onların bozuk îtikatlarını öğrenip, kitapta gören, bu kitabın bozuk olduğunu anlıyarak, tuzaklarına düşmekten kurtulur.

Allahü teâlâ, herşeyi nizâmlı, düzenli olarak yarattı. Kur'an-ı kerimde, herşeyin nizâmlı, hesaplı olduğunu bildirdi. Bu nizâma, şimdi, fizik, kimyâ, biyoloji, astronomi kanûnları diyoruz. Bu nizâmın devamı için, herşeyi bir sebep ile yaratmaktadır. Maddeleri, birbirlerinin yaratılmasına sebep yaptığı gibi, insanın irâdesini ve kuvvetini de sebep kılmıştır. Bâzan, (hârik-ul-âde) olarak, yâni bu âdetinin hilâfına, sebepsiz de yaratmaktadır. Peygamberlerin duâsı ile sebepsiz yaratmasına, (Mucize) denir. Şeriate uyarak, kalblerini ve nefslerini temizliyen Evliyânın duâsı ile sebepsiz yaratmasına, (Kerâmet) denir. Şeytan bunları aldatamaz. Açlık çekerek, sıkıntılar içinde yaşıyarak, nefslerini ezip, onu kalbi aldatamaz bir hâle getiren fâsıkların ve kâfirlerin istediklerini, sebepsiz yaratmasına (İstidrâc) ve (Sihir) denir. Sebepsiz iş yapan, gayb olan şeylerin yerlerini ve gelecekte olacak şeyleri haber veren ve cinlerle konuşan bir kimse, şeriate uyuyor ise, bunun Velî olduğu anlaşılır. Uymuyorsa, kâfir olduğu, nefsini tasfiye etmiş, cilâlamış olduğu anlaşılır. Bunun kalbi mahlûkların sevgisinden temizlenmemiş, nefsi de Allahü teâlâya düşmanlıktan vazgeçmemiştir. Şeytan da, yanlarından ayrılmaz.

Birşeye kavuşmak istiyen bir müslüman, Allahü teâlânın âdetine uyar. Bu şeyin yaratılmasına sebep olan şeyi yapar. Meselâ, para kazanmak isteyen, sanat, ticâret yapar. Aç olan, yemek yir. Hasta olan, tabîbe koşar, ilâc alır. Dînini öğrenmek istiyen, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okur. Hasta, câhil kimseden ilâc alırsa, şifâ bulmaz, ölür. Ehl-i sünnet olmıyan, bid'at sahibi, mezhepsiz kimsenin bozuk, sapık din kitabını okuyanın da, dîni, îmanı bozulur. Allahü teâlâ, din ve dünya ihtiyaçlarına kavuşmak için, duâ etmeyi de sebep yaptı. Fakat, duânın kabûl olması için, müslüman olmak, Ehl-i sünnet olmak, sâlih olmak, yâni Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak için, çalışmak. Bunun için de, haram yoldan, kul hakkından geçinmemek ve yalnız Allahü teâlâya yalvarmak lâzımdır. Böyle olmıyan kimse, böyle olan kimseden, yâni, Evliyâdan, kendisine duâ etmesini ister. Evliyâ öldükten sonra da, işitir. Kabrine gelip, dileyenlere duâ eder.

Peygamberimiz , (İşlerinizde şaşırdığınız zaman, kabirde olanlardan yardım isteyiniz!) buyurdu. Şeyh-ul-islâm Ahmed ibni Kemâl, (Hadis-i erba'în tercemesi)nde bu hadis-i şerifi îzâh etmektedir. (Hakîkat Kitabevi)nin neşrettiği, arabî (El-tevessülü bin Nebî ve bis-Sâlihîn) ve fârisî (Redd-i Vehhâbî) ve türkçe (Kıyâmet ve âhiret) kitaplarında da uzun yazılıdır. Abdüllah-i Dehlevînin sekizinci ve yirmisekizinci ve otuzbeşinci mektûbları, bu husûsta kıymetli vesikadır. Otuzüçüncü mektûbunda, şu beyti yazmaktadır:

Evliyâya Allah, öyle kudret verdi ki;

geri çevirirler, ateşlenen mermîyi.

İngiliz câsûslarına aldanmış olan Vehhâbîler, buna inanmıyor. (Hakîkat Kitabevi)nin kitapları, Vehhâbîlere cevap vermektedir.]

Hadis-i şerifte, (Bid'at sahipleri, Cehennemdekilerin köpekleri olacaktır) buyuruldu. [Yâni, köpek şeklinde, Cehenneme atılacaklardır.] Bir hadis-i şerifte, (Bid'at sahiplerini, şeytan ibâdet yapmaya sürükler. İbâdet yaparken [Allah korkusundan] ağlarlar) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, bid'at sahiplerinin, namazlarını, oruclarını, sadakalarını, haclarını ve umrelerini ve cihâdlarını, farzlarını ve nâfile ibâdetlerini kabûl etmez. Bunlar, yağdan kıl çekilir gibi, islâmdan çıkarlar) buyuruldu.

Günah işleyince, hemen [kalb ile] tevbe ve [dil ile] istigfâr etmelidir. Gizli yapılan günahın tevbesi gizli, âşikâr yapılanın tevbesi âşikâr olmalıdır. Tevbeyi geciktirmemelidir. Günah işleyince, melekler üç saat yazmaz. Bu zamanda tevbe edilirse, hiç yazılmaz. Tevbe edilmezse, bir günah yazılır. Tevbeyi geciktirmek, daha büyük günahtır. Ölünciye kadar, tevbe kabûl olur. Takvâyı [haramlardan sakınmağı] ve verâı [şüphelilerden de sakınmağı] huy edinmelidir. Menhî [yasak] olandan sakınmak, emri yapmaktan daha mühimdir. Çünki, bu yolda ilerlemekte [yâni kalbi temizlemekte ve nefsi ezmekte], yasaklardan sakınmak, emirleri yapmaktan daha fazla ilerletir, daha faydalıdır. İyi işleri, iyi insanlar da, fâcirler de yapar. Fakat, ancak sıddıklar, îmanı kuvvetli olanlar, haramlardan sakınır. Mâruf-i Kerhî, Sırrî Sekatînin mürşidi idi. 200 h. senesinde, Bağdâdda vefât etti. (Kadınlara, kızlara, hattâ dişi koyuna bakmayınız!) buyururdu. Hadis-i şerifte, (Kıyâmet günü, Allahü teâlânın ihsânına kavuşacakların başında, verâ ve zühd sahipleri bulunacaktır) buyuruldu. [Zühd, helâl malın fazlasından da sakınmaktır.] Hadis-i şerifte, (Verâ sahibi imamın arkasında kılınan namaz kabûl olur. Verâ sahibine verilen hediye kabûl olur. Verâ sahibi ile oturmak ibâdet olur. Onunla konuşmak, sadaka olur) buyuruldu. [Kabûl olur, çok sevap verilir demektir.] Hadis-i şerifte, (Verâ sahibi imam ile kılınan iki rekât namaz, fâsık ile kılınan bin rekâttan daha eftaldir) buyuruldu. [Eftal, sevabı daha çok demektir.] Bir işi yaparken, kalbin rahat etmezse, [sıkılırsa, çarparsa], o işi terk et! Şüphe ettiğin işleri yapmakta, kalbini müftî yap! Hadis-i şerifte, (Kalbin sâkin olduğu [rahat ettiği, beğendiği] ve nefsin sıkıldığı [beğenmediği] işler, hayrlıdır. Yalnız nefsin sâkin olduğu iş şerdir) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte, (Helâl ve haram olan şeyler açık bildirilmiştir. Şüpheli şeylerden sakın! Açık bildirilmiş olanlara tâbi ol!) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte, (Helâl ve haram olan şeyleri, Allahü teâlâ, açık bildirdi. Bildirmediklerini affeder) buyuruldu. Şüpheli bir şey ile karşılaşınca, elini göğsünün [kalbinin] üstüne koy! Çarpıntı olmazsa, o işi yap! Hadis-i şerifte buyuruldu ki, (Elini kalbinin üzerine koy! Helâl olan şey yapılırken, kalb sâkin olur [rahat eder].

Bütün tâatlarını, ibâdetlerini kusurlu bil! Hakkı ile yapamadığını düşün! Ebû Muhammed bin Menâzil buyurdu ki, (Allahü teâlâ, Âl-i İmrân sûresinin onyedinci âyetinde, sabr edenleri, sâdıkları, namaz kılanları, zekât verenleri ve seher vakitlerinde istigfâr edenleri medh buyurdu. Hepsinden sonra, istigfâr edenleri bildirmesi, insânın, her ibâdetini kusurlu görüp, dâimâ istigfâr etmesi içindir). Câfer bin Sinân (İbâdet yapanların kendilerini beğenmeleri, fâsıkların günahlarından daha kötü ve daha zararlıdır) buyurdu. İmâm-ı Mürteiş, Ramazan-ı şerifin yirmisinden sonra, câmii kebîrde itikaf yapardı. Dışarda görenler, câmiden çıkmasının sebebini sorduklarında, (Hâfızların, kendilerini beğendiklerini görüp, onlardan kaçtım) buyurdu.

Kendinin ve âilesinin nafakasını temîn için çalışmak câizdir. Böyle çalışanlar, hadis-i şeriflerde medh olundu. Selef-i sâlihîn, kendilerine bir kazanc yolu bulmuşlardır. Çalışmayıp, tevekkül etmek de iyidir. Fakat, kimseden birşey beklememesi şarttır. Muhammed bin Sâlim, Hamâda şâfi'î kâdı idi. 697 h.de vefât etti. Kendisine (Çalışıp kazanalım mı? Yoksa, tevekkül ederek oturalım mı?) denildikte, (Tevekkül, Resûlullahın hâlidir. Kesb de, Onun sünnetidir. Tevekkül edemiyen kimsenin çalışıp kazanması sünnettir. Tevekkül edebilenin, ancak islâmiyete ve müslümanlara hizmet için çalışması mubâh olur. Kesb [çalışmak] ile tevekkülün birlikte olması, her zaman iyidir) buyurdu. Çok yimemeli, az da yimemeli. Yimek, itidal, tevassut miktârı olmalıdır. Çok yimek, gevşeklik, tenbellik yapar. Az yimek, işe ve ibâdete mani olur. Hâce Muhammed Behâüddîn Nakşibend 791 [m. 1389] da Buhârâda vefât etti. (Doyuncaya kadar yi, ibâdetini güzel yap!) buyururdu. [Acıkmadan önce ve doyduktan sonra yimemelidir.] Mühim olan şey, ibâdetleri iyi, neşeli yapmaktır. Buna yardımcı olan herşey mubârektir. Bunu bozan şeyler memnû'dur.

Her işte iyi niyyet yapmalıdır. Kalb ile hâlis [Allahü teâlâ emrettiği için] niyyet etmedikce, hiçbir ibâdete başlamamalıdır. Faydasız [hele zararlı olan] şeylerle vakit geçirmemeli. [Îmanı, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygun olan ve şeriati öğrenip, bunlara göre amel eden sâlih kimseleri bulamayan] uzlet etmeli [yâni işi ile, helâl kazanmakla, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okumakla, vakitlerini kıymetlendirmelidir. Dînini bu kitaplardan öğrenmeyip de, kendi kafasına, düşüncesine göre inanan kimse ile ve böyle mezhepsizlerin kitaplarına aldanan câhiller ile arkadaşlık etmemelidir. Evine, dinsizlerin, kâfirlerin, hıristiyanlık, yahudilik, ahlâksızlık zehirlerini saçan zararlı radyoları, televizyonları sokmamalıdır]. Hadis-i şerifte, (Hikmet [faydalı şeyler], on kısmdır. Bunların dokuzu, uzlet etmek, biri de az konuşmaktır) buyuruldu. Arkadaşlarla, lüzûmlu şeyleri öğretecek ve öğrenecek kadar görüşmeli, diğer vakitlerini ibâdet ile, kalbi temizleyecek şeylerle geçirmelidir.

Dost, düşman, herkesi güler yüz ve tatlı dil ile karşılamalı, hiç kimse ile münâkaşa etmemelidir. Herkesin özrünü kabûl etmeli, kabahatlerini affetmeli, zararlarına karşılık yapmamalıdır. Abdüllah Belyânî diyor ki, (Dervîşlik, yalnız, namaz, oruç ve geceleri ibâdet yapmak değildir. Bunlar, herkesin yapacağı kulluk vazîfeleridir. Dervîşlik, kalb kırmamaktır. Bunu yapabilen, Allahü teâlânın rızasına kavuşur. [Velî olur]). Muhammed Sâlim hazretlerine, (Bir kimsenin Velî olduğu nasıl anlaşılır?) dediklerinde, (Tatlı dili, güzel ahlâkı, güler yüzü ve cömerdliği ve münâkaşa etmemesi ve özürleri kabûl etmesi ve herkese merhamet etmesi ile anlaşılır) buyurdu. [Velî, Allahü teâlânın sevgisine kavuşmuş sâlih insan demektir.] Abdüllah Ahmed Makkarî mâlikî, 1041 h.de vefât etti. Buyuruyor ki, (Fütüvvet [mertlik], düşmanlık edene iyilik yapmak, seni sevmiyene ihsânda bulunmak ve sevmediğin ile de tatlı konuşmaktır). Az konuşmalı, az uyumalı ve az gülmelidir. Çok kahkaha, kalbi öldürür. [Allahü teâlâyı unutturur.] Her işi, Allahü teâlâya havâle etmeli [yâni, sebeplere yapışmalı. Fakat, sebeplerin te'sîr etmesini, Allahdan beklemelidir]. Hiçbir farzı kaçırmamalı ve geciktirmemelidir. Cüneyd-i Bağdâdî buyuruyor ki, (İhtiyâclardan kurtulmanın ilâcı, muhtaç olduğun şeyi terk etmektir. Her ihtiyacını [hâsıl edecek sebebi] Allahdan beklemelidir). Hadis-i şerifte, (İnsan, ihtiyaçlarını, Allaha havâle ederse, ihtiyaçlarını [husûle getirecek sebepleri] ihsân eder) buyuruldu. Meselâ, herkesin sana merhamet ve hizmet etmesini temîn eder. Yahyâ bin Mu'âz Râzî, 258 h.de Nîşâpûrda vefât etti. Buyuruyor ki, (Herkes seni, Allahını sevdiğin kadar sever. Allahdan korktuğun kadar, senden korkarlar. Allaha itaat ettiğin kadar, sana itaat ederler). Yine buyurdu ki, (Allahü teâlâya hizmet ettiğin kadar, sana hizmet ederler. Hulâsa, her işin, Onun için olsun! Yoksa, hiçbir işinin faydası olmaz. Hep kendini düşünme! Allahü teâlâdan başka, kimseye güvenme!). Ebû Muhammed Râşî [Râşî, Sûriyedeki Râsya kazasından demektir. Rüşvet verici demek değildir.] diyor ki, (Kendin ile Allahü teâlâ arasında en büyük perde [mani], hep kendi menfaatini düşünmek ve kendin gibi, bir âcize güvenmektir. Sôfîlik, istediğin her yere gidebilmek ve bulutların gölgesinde rahat etmek ve herkesten hurmet görmek değildir. Her hâlinde, Allahü teâlâya güvenmektir). Evlat ve âile ile dâimâ tatlı sözlü ve güler yüzlü olmalıdır. Onlarla da zarûret kadar, haklarını ödeyecek kadar görüşmelidir. Onların arasında bulunmak da, Allahü teâlâyı unutacak kadar uzun olmamalıdır. Kavuştuğun hâlleri herkese söyleme! Makam ve servet sahipleri ile çok görüşme! Her hâlinde, sünnete uymaya ve bid'atten sakınmaya çalış! Sıkıntılı zamanlarında, Allahdan Ümidini kesme, hiç üzülme! İnşirâh sûresinin beşinci âyetinde, meâlen, (Her sıkıntıdan sonra, ferahlık, kolaylık vardır) buyuruldu. Sıkıntılı ve ferahlık zamanında, hâlinde bir değişiklik olmasın! Varlık ve yokluk zamanları, hâlini değiştirmesin. Hattâ, yokluk zamanında neşen, varlıkta da sıkıntın artsın! Ebû Saîd-i Arâbîye, fakir [dervîş] nasıl olur denildikte, (Fakirlik zamanında sâkin olurlar. Servet zamanında, muzdarib, sıkıntılı olurlar ve rahatlık zamanında sıkıntı ararlar. Hâdiselerin değişmesi, ahlâklarını değiştirmez. Başkalarının ayblarına bakmazlar. Dâimâ, kendi ayblarını, kusurlarını görürler. Kendilerini hiçbir müslümandan üstün bilmezler. Hepsini kendinden üstün görürler) buyurdu. Sırrî Sekatî, Cüneyd-i Bağdâdînin mürşidi idi. 251 h.de Bağdâdda vefât etti. (Ben, kimseden üstün değilim) buyururdu. (Açık günah işliyen fâsıktan da mı?) dediklerinde, (Evet) buyurdu. Her müslümanı gördükte, (Benim saadete kavuşmaklığım, bunun kalbini kazanmakla ve duâsını almakla olabilir) demelidir. Kendini, üzerinde hakkı olanların esîri bilmelidir. Hadis-i şerifte, (Üç şeyi yapan, tam mümindir: Ehline, zevcesine hizmet eden, fakirler ile oturup kalkan ve hizmetcisi ile birlikte yiyen, tâm mümindir. Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimde, müminin alâmetlerini böyle bildirdi) buyurdu. Selef-i sâlihînin hâllerini her vakit okumalı ve garîbleri, fakirleri ziyâret etmelidir. Hiç kimseyi gıybet etmemeli, çekiştirmemeli, gıybet yapana mani olmalıdır. Emr-i mârufu ve nehy-i münkeri, yâni nasihati elden kaçırmamalıdır. Fakirlere, mücâhidlere, mal ile yardım etmelidir. Hayr, hasenât yapmalıdır. Günah işlemekten sakınmalıdır. Muhammed bin Alyâna, (Allahü teâlânın, bir kulundan râzı olduğunun alâmeti nedir?) denildikte, (İbâdet yapmaktan lezzet alması ve günahlardan sakınmasıdır) buyurdu. Hadis-i şerifte, (Günahtan nefret eden ve ibâdetten lezzet alan, hakîkî mümindir) buyuruldu. Fakirlikten korkarak, hasîslik yapmamalıdır. Bekara sûresinin 268.  âyetinde meâlen, (Şeytan, sizi fakirlikle korkutur ve fuhuş işlemeye sürükler) buyuruldu. Fakir olunca üzülmemelidir ki, Allahü teâlâ, servet de ihsân eder. Hakîkî servet, âhirette rahat etmektir. Dünya sıkıntıları, âhiret rahatlığına sebep olur. Hadis-i şerifte, (Çoluk çocuğu çok ve rızkı az olup, namazlarını, şartlarına uygun olarak kılan ve müslümanları gıybet etmiyen, Kıyâmette benimle birlikte haşr olunacaktır) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte, (Hac yolunda ölenlere ve Allah yolunda gazâ edenlere müjdeler olsun! Çoluk çocuğu çok ve kazancı az olup, hâlinden şikâyet etmiyerek, evine neşe ile girip, gülerek çıkan kimse de, hâcılardandır ve gâzîlerdendir) buyuruldu.

Beyt:

Hak teâlâ diler ise, her işi âsân eder,

halk eder esbâbını, bir lahzada ihsân eder.

Fakirlere ve bütün din kardeşlerine hizmet etmelidir. Câfer Huldî, Cüneyd-i Bağdâdînin eshâbından olup, 348 h.de vefât etmiştir. Buyuruyor ki, (Büyüklerimiz, kendi nefsleri için değil, din kardeşlerine yardım için, çalışıp kazanmışlardır). Muhammed Ebû Abdüllah bin Hafîf, 371 h.de vefât etmiştir. Diyor ki, bir din kardeşim misafir geldi. Mi'desi bozuldu. Sabaha kadar, elimde leğen, ibrik ona hizmet ettim. Bir aralık, uyumuşum. Bana, (Uyudun mu? Allah, sana lânet etsin) dedi. Bunu işitenler, (O lânet ederken, kalbin nasıl oldu?) dediklerinde, (Allah sana rahmet etsin) demiş gibi, sevindim dedi. Ebû Ömer Züccâcî diyor ki, (Bir kimse, kavuşamadığı yüksek dereceden laf ederse, sözleri fitneye sebep olur. Bu dereceye yetişmesine mani olur).

Mürşidin sohbetinde [yanında] edebli olmaya çalış! Ondan, ancak edebli olan, istifâde eder. (Tarîkatin esası, edebdir). Edebi olmıyan, Allahın rızasına kavuşamamıştır. Mubârek babam, imam-ı Rabbânî, bu yolun edeblerini uzun yazdı. Hulâsa, varlığı bırakıp, toprak gibi olup, büyüklerin hizmetine, sohbetine koşmalıdır. Yoksa, Evliyânın sohbetine özenmemelidir. Fayda yerine zararlı olur. Ebû Bekr Ahmed bin Sa'dân diyor ki, (Sôfiyye-yi aliyye ile sohbet etmek istiyen, kendini, kalbini, malını, mülkünü düşünmemelidir. Bunları düşünen, maksadına kavuşamaz. Allahü teâlânın marifetini [rızasını], aramakta vakit kaçırma! Ebû Bekr-i Sıddîk buyurdu ki, (Allahü teâlânın marifeti [Onu tanımak], hiçbir sûretle tanınamıyacağını anlamak demektir). İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfenin, (Seni iyi tanıdım) sözü, (Anlaşılamıyacağını iyi anladım) demektir. Ebû Bekr-i Tamstânî diyor ki, (Tesavvuf, ızdırâb çekmektir. Sükûn ve rahatlıkta, tesavvuf olmaz). Yâni, âşıkın mâşuku aramaya çalışması, çabalaması, mâşuktan başkası ile rahat etmemesi lâzımdır.

Beyt:

Nereye bakarım, neyi düşünebilirim ki,

kalbim seni düşünüyor, gözüm seni arıyor.

Mürîdin, Tevbe sûresi 118.  âyetinde bildirilen, (Geniş olan yer yüzü, onlara dar olur. Kalbleri de, hiçbir şey ile rahat edemez oldu. Allahü teâlânın azâbından, ancak yine Ona sığınılacağını anladılar) sıfatta olması lâzımdır. Allahü teâlâya olan aşk, bu dereceye varıp, yer yüzü daralır ve kararırsa, rahmet deryasının dalgalanarak, bu garîbe damlaması ile vahdet halvethânesine kabûl olunması umulur.

Beyt:

Özlenen hazînenin yolunu gösterdik sana,

belki sen kavuşursun, biz varamadıksa da.

Şiir:

Biz nerde, Onun saçının kıvrımları nerde?

Deli gibi, Ona kavuşmak istiyorum yine.