8 KUR'AN-I KERİM ve BUGÜNKÜ İNCÎLLER
3.Bölüm (26-38. Maddeler)
26 - Matta İncîlinde yazıldığına göre, Îsâ aleyhisselâm şâkirdlerine yaptığı vasıyet sırasında, (Bir eve girdiğinizde selâm verin. O kimse ona lâyık ise, selâmınız onun üzerine gelsin. Fakat ona lâyık değilse, selâmınız size dönsün ve kim sizi kabûl etmez ise ve sözlerinizi dinlemez ise, o evden veya o şehirden çıkıp, ayaklarınızın tozunu silkin) demektedir. [Matta bâb on, âyet oniki, onüç, ondört.]
Kur'an-ı kerim ve hadis-i şeriflerde, selâm vermek, kapı çalmak, bir eve girmek âdâbına âid pek çok hükmler vardır. Nûr sûresinin yirmiyedinci ve yirmisekizinci âyetlerinde meâlen: (Ey îman edenler. Kendi evinizden başka kimselerin evlerine, o evin sahibinden izin almadan ve selâm vermeden girmeyin. Bu [izn ve selâm ile girmeniz] sizin için daha hayrlıdır [ki, ev sahibi uygun olmıyan şeyleri terk eder]. Bunları düşünürseniz, hikmetini anlarsınız. Eğer evlerde bir kimse bulamazsanız veya size izin verilmezse içeri girmeyiniz. Eğer [sizi kabûl etmeyip] geri dönün derlerse, geri dönünüz. Bu [edebinizi göstereceğinden] sizin için daha güzeldir. Allahü teâlâ yaptıklarınızın hepsini bilir) buyurulmuştur.
27 - Matta İncîlinin onuncu bâbında, insanları Îsevîliğe dâvet için gönderilen şâkirdlerin, dîni teblîg ederken [bildirirken] ezâ ve cefâ görecekleri beyan edilmiş ve bir şehirde cefâ görürlerse, bir başka şehre kaçmaları ve Allahü teâlâdan başka hiç kimseden korkmamaları tavsiye edilmiş ve söyliyenin onlar olmayıp, [hâşâ] Allahü teâlânın ruhu olduğu ve öldürülürlerse, öldürülecek olanın fânî cesed olup, ruha taarruz edemiyecekleri de zikredilmiştir.
Kur'an-ı kerimde Ahzâb sûresinin otuzdokuzuncu âyetinde meâlen: (O kimseler ki, Allahü teâlânın risâletini [emirlerini ve yasaklarını] insanlara teblîg ederler. Ancak Allahü teâlâdan korkarlar ve Allahü teâlâdan başka bir kimseden korkmazlar. Allahü teâlâ, bunların amellerinin Hesabını görmeye kâfîdir) buyurulmuştur. Enfâl sûresinin onyedinci âyetinde meâlen: (Yâ Muhammed! Bedr gazâsında kâfirlerin gözüne bir avuç toprağı] Sen atmadın. Fakat hakîkatte, Allahü teâlâ attı) buyurulmuştur. Meâl-i şerifi, (Siz Allah yolunda öldürülenlere, ölüler demeyiniz. Hakîkatte onlar diridirler, fakat siz onları anlamazsınız [Akıl, onların hayatını anlamaktan âcizdir]) olan, Bekara sûresinin yüzellidördüncü âyet-i kerimesi, şehitlerin cesedlerinin ölüp, ruhlarının hayatta olduklarını bildirmektedir.
28 - Matta İncîlinin onuncu bâbının kırkıncı âyetinde Îsâ aleyhisselâm şâkirdlerine: (Sizi kabûl eden beni kabûl eder ve beni kabûl eden beni göndereni kabûl eder) demektedir.
Bu âyette, Îsâ aleyhisselâm, kendisinin Allahü teâlâ tarafından gönderilmiş olduğunu ve Ona itaat edenin Allahü teâlâya itaat ettiğini tasdik eder. Bu husûsta Kur'an-ı kerimde Resûlullaha itaatın Allahü teâlâya itaat olduğu bildirilmektedir. Nisâ sûresinin sekseninci âyetinde meâlen: (Resûle itaat eden, Allahü teâlâya itaat etmiş olur) buyurulmuştur.
29 - Matta İncîlinin onikinci bâbının kırkaltıncı âyeti ve devamında, (Îsâ halka henüz söylemekte iken, annesi ve kardeşleri onunla söyleşmek isteyerek dışarda durdular. Ve biri Îsâya dedi: İşte, annen ve kardeşlerin seninle söyleşmek için dışarda duruyorlar. Îsâ cevap verip, kendisine söyleyene dedi: Benim anam kimdir? ve kardeşlerim kimlerdir? Ve elini şâkirdlerine doğru uzatıp: İşte benim anam ve kardeşlerim. Çünki, her kim semavâtta olan pederimin irâdesine uygun iş yapar ise, birâderim ve kardeşim ve vâlidem odur dedi) demektedir.
Hâlbuki Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimde anneye ve babaya hurmeti emretmektedir. İsrâ sûresinin yirmiüç ve yirmidördüncü âyetlerinde meâlen: (Annene ve babana ihsânda bulun. Onlara üf deme [ağır söz söyleme ve yüzlerine bağırma ve] onlara nâzik, ince güzel söz söyle. Onlar için gayet merhametli olarak tezellül ve tevâzu kanadını indir. [Yâni lutf ve yumuşaklık göster, kibrlenme] ve Yâ Rab bunlar beni çocuk iken nasıl terbiye ettiler ise, sen de onlara rahmet eyle diye duâ et!) buyurulmuştur.
30 - Yuhannâ İncîlinin ikinci bâbının başında, Kana şehrindeki düğün ziyâfetinde, Îsâ aleyhisselâmın annesi de berâber bulunur. Yemek esnâsında, (Ve şarap eksilince, Îsânın annesi Ona, şarapları yok dedi. Îsâ ona: Kadın seninle benim aramda ne alâka var) diye şiddetli [kızgın] bir şekilde cevap vermiştir. Bu kadın, o Hz. Meryemdir ki, bir kaç yüz sene sonra (Îsâ aleyhisselâmın mı? yoksa [hâşâ] Allahın mı? annesidir) diye, Konsül denilen ruhban cemiyetlerinde mevzû' edilip, nihâyet Allahın annesi olmasına karar verilmiştir. Bugün, hâlâ, katoliklerin akîdelerinde [inancında] ulûhiyyet derecesinde olarak, Hz. Meryeme de ibâdet olunur.
Papazların îtikatları, bu derece birbirine zıd esaslar üzerine kurulmuştur. Yukarıdaki yazıları görünce ve öğrenince, müslümanlar, Allahü teâlâya ne kadar Şükretseler ve kendilerine verilen islâm nîmetine ne kadar çok sevinseler, yine azdır.
31 - Matta İncîlinin onüçüncü bâbının, üçüncü âyeti ve devamında Îsâ aleyhisselâm, çeşidli misâller getirerek, Allahü teâlânın emirlerini işiten kimseleri dört kısma ayırmış, her birini ekilen bir tohuma benzetmiştir. Bundan sonra diyor ki, (İşte ekinci tohum ekmeğe çıktı ve ekerken tohumların bazıları yol kenârına düştü ve kuşlar gelip onları yidiler ve bazıları toprağı çok olmıyan kayalıklar üzerine düştü ve hemen sürdü. Çünki, toprağın derinliği yoktu. Güneş doğunca yandı ve kökü olmadığı için kurudu. Tohumların bir kısmı da, dikenler üzerine düştü, dikenler çıkıp, onları boğdular. Bazıları da iyi toprak üzerine düştü. Bazısı yüz, bazısı altmış, bazısı otuz kat semere verdiler. Kulakları olan işitsinler.) Burada birincisi, yâni yol kenârına atılan tohumlar, kelâm-i ilâhîyi işitip onu inkâr eden, ona inanmıyan kimselere benzetilmiştir. İkincisi, yâni taşlık yere ekilen ve kök salmıyan tohumlar, kelâm-ı ilâhîyi işitip, onu kabûl eden ve bir müddet sonra inkâr eden mürtedlere benzetilmiştir. Üçüncüsü, yâni dikenler arasına atılan tohumlar, kelâm-ı ilâhîyi işiten, kabûlünden sonra, dünyaya dalan ve mal kazanmak sevdâsına düşerek, ibâdet etmiyenlerdir. Dördüncüsü, yâni iyi toprağa ekilen ve katkat meyve veren tohumlar ise, kelâm-ı ilâhîyi işiten, anlayan ve îcâbı üzere hareket edenlerdir.
Dîn-i islâmda bu vasf, bu sıfat sahiplerinin birincisine, kâfirler, ikincisine, mürtedler ve münâfıklar, üçüncüsüne fâsıklar [günahkârlar], dördüncüsüne ise, müttekî ve sâlih müminler ismi verilmiş ve bu tabîrler kullanılmıştır.
[Allahü teâlânın rızasını, sevgisini kazanmak için çalışanlara, (MÜTTEKÎ ve SÂLİH) denir. Allahü teâlânın rızasını, sevgisini kazanmış olana (VELÎ) denir. Allahü teâlânın rızasını kazanmış, başkalarını da Allahü teâlânın rızasına kavuşturmaya çalışana (MÜRŞİD) denir.]
Kur'an-ı kerimde, bu dört sınıf kimsenin her biri hakkında, vaat ve vaîdi, yâni mükâfât ve cezâ verileceğini bildiren pek çok âyet-i kerime vardır. Bunların toplanmasına ve zikredilmesine bu kitabımızın hacmi müsâid değildir. Ancak burada her biri ile ilgili bir âyet-i kerimenin meâlini zikretmekle iktifâ edeceğiz. Kâfirler hakkında Bekara sûresinin altıncı ve yedinci âyetlerinde meâlen: (Ey Habîbim [Kalblerine îman nûru girmeyen, kalbleri küfür karanlığı ile kaplanmış olan] kâfirleri azâb ile korkutman veya korkutmaman müsâvîdir. Onlar îman etmezler. Allahü teâlâ onların kalblerini, kulaklarını ve gözlerini mührlemiştir, perde çekmiştir. Onlar için, büyük bir azâb vardır) buyurulmuştur. Münâfıklar hakkında, Bekara sûresinin sekizinci âyetinde meâlen: (İnsanlardan bazıları, biz Allahü teâlâya ve kıyâmet gününe inandık derler. Hâlbuki onlar, îman etmiş değillerdir) buyurulmuştur. [Kur'an-ı kerimde münâfıklar hakkında, bizzat münâfıklardan bahseden otuziki uzun âyet vardır. Ayrıca nifâktan, münâfıklıktan bahs eden âyetler de çoktur.] Günahkârlar hakkında Zümer sûresinin elliüçüncü âyetinde meâlen: (Ey Resûlüm! Benim tarafımdan müminlere] söyle: Ey benim günahta nefsleri üzerine isrâf eden [haddi aşan] kullarım. Allahü teâlânın rahmetinden Ümit kesmeyin! Allahü teâlâ bütün günahları magfiret eder. Muhakkak ki, Allahü teâlâ Gafûrdur, yâni çok magfiret edicidir. Rahîmdir, yâni çok merhametlidir) buyurulmuştur. [Bu âyet-i kerime, Mekkenin fethinden sonra nâzil oldu. Müşriklerden pek çoğu korku içerisinde idiler. Kendilerine nasıl bir muâmele yapılacağını bilmiyorlardı. Çünki bunlar, pek çok mümine işkence etmişler, pek çok mümini de, şehit etmişlerdi. Bu müşrikler, îman ettikten sonra, kendilerine en küçük bir cezâ dahî verilmemiştir. Eshâb-ı kirâmdan olma şerefine kavuşmuşlardır. Hattâ, Resûlullahın en çok sevdiği amcası Hamzayı şehit etmiş olan Vahşî bile, affedilmiş ve Eshâb-ı kirâmdan olmuştur.] Müttekî müminler hakkında, Bekara sûresinin dördüncü âyetinde meâlen: (O kimseler ki, sana gönderilen Kur'an-ı kerime ve senden önceki Peygamberlere gönderilen kitaplara [yâni Tevrât, Zebûr ve İncîlin değiştirilmemiş olanlarına ve diğer suhuflara] ve âhirete [kıyâmet gününe] hiç şüphesiz inanırlar. Bu kimseler, Allahü teâlâdan olan hidâyet ve doğru yol üzeredirler ve bunlar azâbdan, ıkâbdan felâh buluculardır [kurtuluculardır]) buyurulmuştur.
32 - Yine Matta İncîlinin onüçüncü bâbında, Îsâ aleyhisselâm, bazı misâllerle şeytanın vesvesesi ve ektiği fesat tohumları sebebi ile fâsıkların düştüğü hâlleri anlatır. Bunların, kıyâmet günü kötü amelleri sebebi ile cezâlandırılıp, Cehennemde yanacaklarını beyan eder.
Kur'an-ı kerimde, şeytanın bu işleri ve insanları aldatmak için yaptıkları ve onun hîlelerine aldanmamak lâzım olduğunu bildiren pek çok âyet-i kerime vardır. Fâtır sûresinin altıncı âyetinde meâlen: (Hakîkaten şeytan size düşmandır. Siz de onu düşman edininiz. Çünki o, kendine tâbi olanları, [nefslerine uymaya ve dünyaya meyl etmeye ve] Cehennem ehlinden olmaya çağırıyor) buyurulmuştur. Bekara sûresinin ikiyüzsekizinci âyetinde meâlen: (Ey îman edenler, şeytanın yoluna [ve vesveselerine] tâbi olmayın) buyurulmuştur.
[Bekara sûresinin yüzaltmışsekizinci ve yüzaltmışdokuzuncu âyetlerinde meâlen: (Şeytanın izine, yoluna tâbi olmayın. Muhakkak ki, o size apaçık bir düşmandır. Şeytan size ancak fahşâyı [kötülüğü, hayâsızlığı, dünyaya düşkün olmayı, nefsin arzuları peşinde koşmayı] emreder) buyurulmuştur. Bekara sûresinin ikiyüz altmışsekizinci âyetinde meâlen: (Şeytan sizi [Allah yolunda infâk ederken] fakir olursunuz diye korkutur ve sadaka vermemenizi emreder) buyurulmuştur. Nisâ sûresinin altmışıncı âyetinde meâlen: (Şeytan onları [taşkınlığa meyl ettirip] hidâyete uzak bir sapıklığa düşürmek ister) buyurulmuştur. Yasîn sûresinin altmışıncı âyetinde meâlen: (Şeytana itaat etmeyin, o size açık bir düşmandır diye size nasihat vermedim mi? Ey Âdem oğulları!..) buyurulmuştur. Mâide sûresinin doksanbirinci âyetinde meâlen: (Şeytan, şarap ve kumâr ile aranıza düşmanlık ve kin bırakmak ister. Sizi, Allahü teâlâyı zikretmekten ve namazdan alıkoymak ister. Siz bunlardan [ayblarını bildikten sonra] hâlâ sakınmaz mısınız?) buyurulmuştur. Zuhrûf sûresinin otuzaltıncı âyetinde meâlen: (Nefsine uyarak, Allahü teâlânın dîninden yüz çevirenlere, dünyada bir şeytan musallat ederiz) buyurulmuştur. Kur'an-ı kerimde şeytandan bahs eden ve onun kötülüğünü anlatan seksenden ziyâde âyet-i kerime vardır.]
Burada şeytan ile ilgili, birkaç hadis-i şerifi de zikredelim:
Resûlullah , (Melekten gelen ilhâm, islâmiyete uygun olur. Şeytandan gelen vesvese, islâmiyetten ayrılmaya sebep olur) ve (Şeytan kalbe vesvese verir. Allahü teâlânın ismi söylenince kaçar. Söylenmezse vesveselerine devam eder) ve (Allahü teâlânın rahmeti cemaat üzerinedir. Şeytan, müslümanların cemaatine katılmayıp muhâlefet eden kimse ile berâberdir) ve (Sürüden uzak kalan koyunu kapan kurt gibi, şeytan da insanın kurdudur. Parça parça olmaktan sakınınız. Cemaat hâlinde birleşiniz. Mescidlere koşunuz) buyurdu.
Allahü teâlâ, iblise, Resûlullaha giderek, soracağı bütün suâllere [sorulara] doğru cevap vermesini emretti. İblîs yaşlı bir ihtiyâr şeklinde, Resûlullahın huzuruna geldi. Resûlullah buyurdu ki, (Sen kimsin?), (Ben iblisim) dedi. Resûlullah, (Niçin geldin) buyurdu. İblîs, (Allahü teâlâ gönderdi ve soracaklarına doğru cevap vermemi emretti), dedi. Resûlullah, (O hâlde, sevmediğin ve düşman olduğun kimseleri söyle) buyurdu. İblîs, (Dünyada en sevmediğim kimse sensin ve âdil sultânlar, tevâzu sahibi zenginler, doğru sözlü tüccârlar, ihlâs sahibi ve ilmi ile amel eden âlimler, dîn-i islâmı yaymaya çalışan mücâhidler, insanlara karşı merhametli olanlar, tevbe-i nasûh ile tevbe edenler, haramdan kaçınanlar, dâimâ abdestli bulunanlar, dâimâ hayr ve hâsenâtta bulunan müslümanlar, güzel huylu olan ve insânlara faydalı olan müslümanlar, Kur'an-ı kerimi tecvîde uygun olarak okuyan hâfızlar ve herkes uyurken namaz kılan kimselerdir) dedi. Resûlullah, (Dünyada sevdiğin, dost olduğun kimseleri söyle) buyurdu. İblîs, (Zâlim sultanlar, kibrli zenginler, hâin tüccârlar, içki içenler, kötü yerlerde tegannî eden, şarkı söyleyenler, fuhuş yapanlar, yetîm malı yiyenler, namaza önem vermiyen ve geç kılanlar, tûl-u emel [uzun dünya arzularına sahip olanlar], hemen gazablanıp, gazabını yenemiyen kimseler benim dostum, sevdiğim kimselerdir) cevabını verdi.
[Şeytan ile alâkalı [ilgili] çok hadis-i şerifler vardır. Arzu edenler, hadis-i şerif kitaplarına müraceât etsinler.]
33 - Matta İncîlinin onsekizinci bâbında, Îsâ aleyhisselâm, şâkirdlerini kibrlenmekten men eder ve tevâzu sahibi olmalarını emreder.
[Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimde ve Resûlullah hadis-i şeriflerinde kibrli olmanın zararlarını ve tevâzuun kıymetini bildirmişlerdir.]
İsrâ sûresinin otuzyedinci ve otuzsekizinci âyetlerinde meâlen: (Yeryüzünde salınarak kibir ve azamet ile [kendini beğenerek] yürüme! Çünki sen Arzı yaramazsın ve uzunluk gösterip dağlarla berâber olamazsın. Bunların hepsi Rabbin indinde mekruhtur, çirkindir) buyurulmuştur. [Nisâ sûresinin yüzyetmişikinci âyetinde meâlen: (Kim Allahü teâlâya ibâdet etmekten çekinir ve kibrlenirse, Allahü teâlâ, onların hepsini [cezâlandırmak için] kıyâmette cem' ve haşr eder) buyurulmuştur. A'râf sûresinin kırksekizinci âyetinde meâlen: (A'râf ehli, kâfirlerin reîslerini sîmâlarından tanırlar ve [mallarınızın, yardımcılarınızın] çokluğu ve kibriniz sizi Allahü teâlânın azâbından men etmedi derler) buyurulmuştur.]
Resûlullah efendimiz buyuruyor ki, (Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse Cennete girmez) ve (Allahü teâlâ buyuruyor ki, Kibriyâ, üstünlük ve azamet bana mahsûstur. Bu ikisinde bana ortak olanı Cehenneme atarım, hiç acımam) ve (Kıyâmet günü, dünyadaki kibir sahipleri küçük karınca gibi zelîl ve hakîr olarak kabirden çıkarılacaktır. Karınca gibi, fakat insan şeklinde olacaklardır. Herkes bunları hakîr göreceklerdir. Cehennemin en derin ve azâbı en şiddetli olan, Bolis çukuruna sokulacaktır.)
Diğer bir hadis-i şerifte, (Önceki ümmetlerde, kibir sahibi birisi, eteklerini yerde sürüyerek yürürdü. Gayret-i ilâhiyyeye dokunarak, yer bunu yuttu) buyurulmuştur.
[Tevâzu, kibrin aksidir. Tevâzu kendini başkaları ile bir görmektir. Başkalarından daha üstün ve daha aşağı görmemektir. Tevâzu insan için çok iyi bir huydur.] Resûlullah buyuruyor ki, (Allah için tevâzu edeni, Allahü teâlâ yükseltir. Kim de kibrlenirse, Allahü teâlâ onu rezil eder.)
[Hadis-i şeriflerde, (Tevâzu edene, müjdeler olsun) ve (Tevâzu eden, helâl kazanan, huyu güzel olan, herkese karşı yumuşak olan ve kimseye kötülük yapmayan, çok iyi bir insandır) buyuruldu.]
34 - Matta İncîlinin ondokuzuncu bâbının onsekiz ve ondokuzuncu âyetlerinde, (Yalan yere şehâdet etmiyeceksin ve Babana-anana hurmet edeceksin ve komşunu kendin gibi seveceksin) denilmektedir.
Kur'an-ı kerimde, Hac sûresinin otuzuncu âyetinde meâlen: (Pis olan putlardan, yalan şâhitlikten ve yalan söylemekten sakınınız) buyurulmuştur. Furkan sûresinin yetmişikinci âyetinde meâlen: (Onlar ki, yalan şâhitlik etmezler, [Kâfirlerin ve müşriklerin bayramlarında ve oyun yerlerinde bulunmazlar, onların] yalan ve bâtıl şeylerine uğrasalar, onlardan yüz çevirir ve pis işlerine bulaşmadan kerimâne geçerler) buyurulmuştur. Allahü teâlâ böyle müminleri, sabrları sebebi ile Cennetin en yüksek derecelerine kavuşturacaktır. Anne ve baba haklarına ve komşu hakkına dâir olan âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerden bazılarını yukarıda zikrettik.
35 - Matta İncîlinin yirminci bâbının yirmialtıncı âyetinde Îsâ aleyhisselâmın, (aranızda kim büyük olmak isterse, hizmetçiniz olsun) dediği bildirilmektedir.
Kur'an-ı kerimde, Hucurât sûresinin onüçüncü âyetinde meâlen: (Allahü teâlânın indinde en üstününüz, en yükseğiniz, Allahü teâlâdan en çok korkanınızdır) buyurulmuştur.
Peygamberimiz , (Bir kavmin efendisi, onlara hizmet edendir) buyurmuştur. [Başka bir hadis-i şerifte, (Din kardeşini sıkıntıdan kurtarana hac ve umre sevabı verilir) buyuruldu. Diğer bir hadis-i şerifte, (Müslümanlara yardım etmiyen, onların iyilikleri ve rahatları için çalışmayan, onlardan değildir) buyurdu.]
36 - Matta İncîlinin yirmiikinci bâbının yirmibirinci âyetinde, Îsâ aleyhisselâmdan Kaysere vergi vermek husûsu sorulduğu zaman, (Kaysere âid olanı Kaysere ve Allaha âid olanı Allaha veriniz) dediği yazılıdır.
Kur'an-ı kerimde Nisâ sûresinin ellidokuzuncu âyetinde meâlen: (Allahü teâlâya ve Resûlüne ve sizden olan ülül-emre [yâni sultânlara, âmirlere, hâkimlere, âlimlere, hak ve adalet üzerine olan emir sahiplerine] itaat ediniz) buyurulmuştur. Ancak, buradaki ülül-emre itaat, mutlak bir itaat olmayıp, (Allahü teâlâya isyân olan yerde, mahlûka itaat yoktur) hadis-i şerifi ile kaydlanmıştır. Mâide sûresinin yüzbeşinci âyetinde meâlen: (Ey îman edenler! Nefslerinizin muhâfaza ve ıslâhı [düzeltilmesi], sizin üzerinizedir. [Yâni üzerinize bir borçtur. Siz gücünüz yettiği kadar iyiliği emir ve kötülükten men ile] doğru yolu gösterdikten sonra, yolunu şaşırmış kimsenin dalâleti [sapıtması], size zarar vermez) buyurulmuştur. Çünki islâmiyette emr-i mâruf yâni iyiliği emir ve nehy-i münker yâni kötülükten men etmek farzdır. Nitekim Âl-i imrân sûresinin yüzdördüncü âyetinde meâlen: ([Ey müminler] sizin içinizden, insanları hayra, yâni Kur'an-ı kerime ve Resûlullahın sünnetine uymaya dâvet eden ve mârufu [iyiliği] emreden ve münkerden [kötülükten], yâni Kur'an-ı kerime ve Resûlullahın sünnetine muhâlefetten nehy eden bir cemaat bulunsun. Onlar, felâh buluculardır) buyurulmuştur.
[Peygamberimiz buyuruyor ki, (Birbirinize müslümanlığı öğretiniz. Emr-i mârufu bırakır iseniz [emr-i mâruf yapan hiçbir kimse bulunmaz ise], Allahü teâlâ, en kötünüzü başınıza musallat eder ve duâlarınızı kabûl etmez.)
Yine buyurdu ki, (Bütün ibâdetlere verilen sevap, Allah yolunda cihâda verilen sevaba göre, deniz yanında bir damla su gibidir. Cihâdın sevabı da, emr-i mâruf ve nehy-i anilmünker sevabı yanında, denize nazaran bir damla su gibidir.)]
Nu'mân bin Beşîrden rivayet edilen hadis-i şerifte, (Allahü teâlânın emirleri ile amel eden ve etmeyen ve Allahü teâlânın emirlerini yapmakta gevşek davrananların hâli, bir gemiye binmiş şu insanlara benzer ki, onlar gemi üzerinde kur'a attılar. Bir kısmının kur'ası, geminin aşağı kısmına, ambar mahalline, bir kısmının da, güverte kısmına düştüler. Geminin alt kısmında bulunanlar [susayıp] sudan istifâde etmek istedikleri zaman, yukarı [çıkıyorlar ve] buradakilerin üzerinden geçerek, eziyyet veriyorlardı. Bunlar, biz kendimiz için ambarda bir delik açarak, oradan ihtiyacımız olan suyu alır, üzerimizde bulunanları rahatsız etmezdik dediler. [Bunlardan birisi bir balta alarak geminin ambarını delmeye başladı. Yukarıdakiler hemen koşup geldiler, sana ne oluyor dediler. O da, siz bizim yüzümüzden eziyyet çekiyorsunuz. Bize de muhakkak su lâzımdır dedi.] Yukarıda bulunanlar, aşağıdakilere gemiyi delmeleri için müsâade ederlerse, hepsi helâk olurlar. Eğer ellerini tutup gemiyi deldirmezlerse, hepsi necât bulur, kurtulurlar) buyurulmuştur. [Bu hadis-i şeriften anlaşılıyor ki, her sâlih müslümanın ve devletin; kötü, fena kimselerin kötülüklerine mani olmaları lâzımdır. Mani olmazlar ise, o kötülerle berâber, iyiler de helâk olurlar. Bunun için, emr-i mâruf ve nehy-i münker, ehl olan bütün müslümanların vazîfesidir.]
Diğer bir hadis-i şerifte, (Ümmetim için zâlime sen zâlimsin demekten korkar olduğunu gördüğünüz zaman, onlardan hayr kalkmıştır) buyurulmuştur.
Diğer bir hadis-i şerifte, (İnsanlar bir kötülüğü görüp de, onu değiştirmezler [yâni ona mani olmazlar veya iyiliğe tebdîl etmezlerse], Allahü teâlâ, azâbını hepsine umûmî kılar) buyurulmuştur. Diğer bir hadis-i şerifte, (Siz elbette iyiliği emr, kötülükten de nehy etmelisiniz. Emr-i mâruf ve nehy-i münkeri terk ederseniz, Allahü teâlâ en kötülerinizi, hayrlılarınızın üzerine musallat eder. O zaman hayrlılarınız [kötülerin def'i için] duâ ederlerse, duâları kabûl olunmaz) buyurulmuştur. [Tahrîm sûresinin altıncı âyetinde de meâlen: (Kendinizi ve evlerinizde olanları ateşten koruyunuz) buyurulmuştur. Âl-i imrân sûresinin yüzonuncu âyetinde meâlen: (Siz [müminler] insanlar içinden seçilmiş hayrlı bir ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz ve kötülükten nehy edersiniz ve Allahü teâlânın birliğine îman edersiniz. Eğer ehl-i kitap [hıristiyanlar ve yahudiler de] îman etselerdi, onlar için hayrlı olurdu.) Ve yüzondördüncü âyetinde meâlen: (Onlar Allahü teâlânın birliğine ve âhiret gününe îman ederler, mârufla [yâni Resûlullahın peygamberliğini tasdik etmelerini halka] emrederler ve münkerden [yâni Resûlullahın peygamberliğini tekzîbden] nehy ederler. Hayrât yapmakta yarışırlar. İşte onlar sâlihlerdendirler) buyurulmuştur.
Resûlullah (Günah işleyeni eliniz ile men ediniz. Buna kuvvetiniz yetmezse, söz ile mani olunuz. Bunu da yapamaz iseniz kalbiniz ile beğenmeyiniz! Bu ise, îmanın en aşağısıdır) buyurdu. Emr-i mâruf ve nehy-i münker ile ilgili pek çok âyet-i kerime ve hadis-i şerifler vardır. Okuyup öğrenmek arzu edenler, tefsîr ve hadis-i şerif kitaplarına ve islâm âlimlerinin eserlerine mürâce'at edebilirler.]
37 - Matta İncîlinin yirmiikinci bâbının otuzbeş, otuzaltı ve otuzyedinci âyetlerinde, (Ey muallim, şeriatte en büyük emir hangisidir? diye Îsâya sorulduğu zaman, Îsâ ona, Allahın olan Rabbini, bütün kalbinle, bütün canınla, bütün fikrinle seveceksin) denilmektedir.
Kur'an-ı kerimde Mâide sûresinin ellidördüncü âyetinde de meâlen: ([O müminler] Allahü teâlâyı sever. Allahü teâlâ da onları sever) buyurulmuştur. Bekara sûresinin yüzaltmışbeşinci âyetinde meâlen: (Îman eden kimselerin Allahü teâlâya olan sevgileri, çok kuvvetli ve devamlıdır) buyurulmuştur.
Hadis-i kudsîde Allahü teâlâ, (Ey Âdem oğlu! Beni sevmek istersen dünya sevgisini kalbinden çıkar. Çünki benim muhabbetim ile, dünya sevgisini bir kalbde ebediyyen cem' etmem. Ey Âdem oğlu! Benim sevgimle berâber dünya sevgisini nasıl istersin! Öyle ise, benim sevgimi ve rızamı, dünyayı [Allahü teâlânın men ettiği şeyleri] terk etmekte ara. Ey Âdem oğlu! Her işini benim emirlerime uygun olarak yap, ben de, senin kalbine muhabbetimi doldururum) buyurmuştur.
38 - Matta İncîlinin yirmidördüncü bâbında Îsâ aleyhisselâm, kıyâmet ahvâlini anlatırken, yirmidokuzuncu âyet ve devamında, (Güneş kararacak, ay ışığını vermiyecek, yıldızlar gökten düşecekler ve göklerin kuvvetleri sarsılacak. Ondan sonra insan oğlunun alâmeti gökte görünecek. O zaman yeryüzünün bütün kabîleleri feryâd-ü fîgâna düşecekler. Göklerin bulutları üzerinde kudret ve büyük bir izzet ile insan oğlunun geldiğini göreceklerdir. O da sûrun büyük sesi ile meleklerini göndererek ve melekler göklerin bir ucundan öteki ucuna kadar, onun seçtiklerini dört rüzgârdan toplayacaklardır. Bunların hepsi vâki' olmayınca, bu nesil zâil olmaz. Fakat, o gün ve saati Babadan başka kimse bilmez; göklerin melekleri bile bilmez) demektedir.
Kur'an-ı kerimde kıyâmet hâllerine dâir olan âyet-i kerimeler toplanırsa; dört İncîlin tamamından daha büyük bir kitap olur. Bunlara bir kaç misâl yazalım:
Tekvîr sûresinin birinci ve ikinci âyetlerinde meâlen: (Güneşin nûru gidip karardığı zaman ve yıldızların kararıp yağmur gibi yere döküldüğü zaman) buyurulmuştur. İnşikâk sûresinin bir, iki, üç, dört ve beşinci âyetlerinde meâlen: (Gök, Allahü teâlânın emrini işitip, o emre boyun eğerek yarıldığı zaman ve Arz da Rabbi olan Allahü teâlânın emrini hak üzere işiterek, içindekileri [ölüleri ve hazîneleri] atıp boşaldığı ve yeryüzü dümdüz olduğu zaman [insan sevap ve günahını görür]) buyurulmuştur. Nâziât sûresinin sekizinci ve dokuzuncu âyetlerinde meâlen: (O günde, kalbler korkudan ızdırâb içindedir. [Bu kalblerin sahiplerinin] gözleri korkudan zillet içindedir) buyurulmuştur. Yasîn sûresinin ellibirinci âyetinde meâlen: ([İkinci defa] Sûra üfürülünce, insanlar kabirlerinden kalkıp Rablerine doğru sür'at ile giderler) buyurulmuştur. Zilzâl sûresinin altı, yedi ve sekizinci âyetlerinde meâlen: (O gün, insanlar amellerinin karşılığını görmek için, fırka fırka hesap yerine giderler. Kim zerre miktârı kadar hayr işlemiş ise, onu [mükâfâtını] görür. Kim de zerre miktârı bir kötülük işlemiş ise, onun cezâsını görecektir) buyurulmuştur. [Mümin ve kâfir herkes kıyâmette, dünyada yapmış olduklarını görür. Ehl-i sünnet olan müminin, dünyada iken tevbe etmiş olduğu günahları, affolunup, hayrlarına, sevap verilir. Kâfirlerin ve bid'at sahibi olanların, yâni îtikadı bozuk olan müminlerin hayrları red olunup, şerleri için de cezâ görürler. En büyük ve ebedî cezâları, ıkâbları, küfürden dolayı olur. Kâfirler Cehennemde ebediyyen kalacaklardır.] Ahzâb sûresinin altmışüçüncü âyetinde meâlen: (Ey Resûlüm! Kâfirler senden kıyâmetin ne zaman kopacağını sorarlar. Sen de ki, onu ancak Allahü teâlâ bilir. [Onu hiç kimseye bildirmemiştir.] Umulur ki yakındır) buyurulmuştur.
Kur'an-ı kerimde, güzel ahlâk sahibi olanlara, kalbi kötü huylardan temizleyenlere, amel-i sâlih işleyenlere verilecek mükâfât ve günah işleyenlere verilecek cezâlar, hukuk, muâmelât, Cennetin ve Cehennemin vasfları, kıyâmet hâlleri, Allahü teâlânın zâtı, sıfatları ve ismleri hakkında pek çok âyet-i kerimeler vardır. Bunlar kısmlara ayrılıp, tefsîr edilse, her biri mevcut İncîllerin bir kaç mislinden fazla birer kitap olur. Kur'an-ı kerim ile, bugünkü İncîllerin karşılaştırılması, okyanûs ile bir küçük havuzdaki tegayyür etmiş suyun mukâyesesi gibidir. Hakîkatte bu karşılaştırma, küçük bahçesinde, kırk elli dâne, dalları kırık, yaprakları dökülmüş ağacı bulunan bir kimse ile, bahçesinde bir kaç bin meyveli ağacı olan kimsenin hâline benzer. Büyük bahçede, küçük bahçedeki kırk elli ağaç, dalları sağlam ve meyveli olarak bulunduğu gibi, dalları kuvvetli ve yemyeşil binlerle ağaç da bulunur. Küçük bahçenin sahibi, kendi bahçesinin bir kaç çeşid meyvesi ile gururlanıp, diğer büyük bahçeden haberi olmadığından veya onun bir mahallini görmüş ise de, hasedinden dolayı, elbette, (benim bahçemde olan güzel meyveler senin bahçende yoktur. Benim bahçem seninkinden daha mamur ve faydalıdır. Sen buna inanmalısın, herkes de buna inanmalı) diye iddiâ eder. Câhilce, ahmakca söylenen böyle bir iddiâya karşı ne yapılır? İnsanlık îcâbı, o kimseye, o işin hakîkatini, aslını bilmediği için acımalı ve onun bahçesinin ve diğerinin hâlini kendisine göstermelidir. Bunun üzerine yine inat edip, iddiâsında ısrâr ederse gülüp geçmelidir. [Hıristiyanlar da böyledir. Bazıları, papazlar tarafından aldatılmış olduğundan ve islâmiyet hakkında hiç mâlûmatları [bilgileri] olmadığından islâmiyeti kabûl etmiyorlar. İslâmiyet hakkında, doğru mâlûmat sahibi olanlar, seve seve hemen müslüman oluyorlar. Bazıları da, kuru inat ve teassublarından islâmiyeti kabûl etmiyor ve müslümanlık yayılırsa, hıristiyanlık yıkılır, yok olur korkusu ile, islâm düşmanlığı yapıyorlar. Bunlar, doğru yoldan ayrılmışlar, başkalarını da ayırmaktadırlar.]