7 (GADÂ-ÜL-MÜLÂHAZÂT) KİTÂBINA CEVAP

TENBÎH:

[Hindistândaki büyük islâm âlimi Dost Muhammed Kandihârî [Muhammed Kandihârî 1284 [m. 1868] de vefât etti.] yirmi dokuzuncu mektûbunda buyuruyor ki: (Kureyş kâfirleri mektûblarının başına (Bismikâllâhümme) yazarlardı. Peygamber efendimiz de islâmiyetin ilk senelerinde mektûblarının başında, Kureyşin âdetine uyarak (Bismikâllâhümme) yazdırırdı. (Bismillah) âyeti nâzil olunca, mektûblarının başına (Bismillah) yazdırdı. Daha sonra, Rahmân kelimesi bulunan âyet-i kerime nâzil olunca, (Bismillâhirrahmân) yazdırdı. Daha sonra, Neml sûresinde (Bismillâhirrahmânirrahîm) nâzil olunca da, bunu yazdırmaya başladı. Nitekim Dıhye-i Kelebî ile rûm kayseri Herakliyusa gönderdiği mektûba (Bismillâhirrahmânirrahîm) ile başladı. Kâfire dahî yazılan mektûba besmele ile başlamak sünnettir. Hudeybiye sulhunda Hz. Aliye (Bismillâhirrahmânirrahîm) yazmasını emretti. Kureyşin vekîli olan Süheyl: (Biz Rahmânirrahîm diye bir şey bilmiyoruz. Bismikâllâhümme yaz) dedi.) Görülüyor ki, Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâmdan beri bütün Peygamberlere kendi ismini (ALLAH) olarak bildirmiş, bu ismi kâfir olanlar dahî kullanmıştır.]

Resûlullah , (Hayber kalesi, Ali bin Ebî Tâlib ile feth olunur) buyurdu ve buyurduğu gibi vâkı' oldu. (Müslümanlar Acem (Îrân) ve Rûm (Bizans) hazînelerini paylaşırlar ve Acem kızları onlara hizmet eder) buyurarak, Îrânın ve Bizansın feth olunacağını da haber verdi.

Resûlullah , (Ümmetim yetmişüç fırkaya ayrılacaktır. Hepsi Cehenneme gidecek. Ancak bir dânesi kurtulacaktır) ve (Acemler müslümanları bir veya iki defa yener, sonra ebediyyen Îrân devleti [Sâsânîler] yok edilir) ve (Rûmlardan nice nesller hükm sürerler. Her birisi helâk oldukca, sonraki asırda kiler, yâni bir diğer nesl onun yerine geçer) buyurdu. Bütün bunların hepsi Resûlullahın haber verdiği gibi meydana geldi.

Şark ve garb dürülerek, kendisine gösterildi. Müşâhede ettiği yerlere kadar, ümmetinin mâlik olacağını ve dîninin yayılacağını haber verdi. Aynen haber verdiği gibi islâmiyet şarka ve garba yayıldı. [Nitekim şimdi islâm dînini işitmemiş hür dünyada hiç bir yer yoktur.]

(Ömer hayatta olduğu müddetce, müslümanlar arasında fitne zuhûr etmez) buyurdu. Buyurduğu gibi Ömerin hilâfeti son buluncaya kadar ümmet-i Muhammed emniyyet üzere yaşadı. Daha sonra fitneler zuhûr etmeye başladı.

Yine Resûlullah , Îsâ aleyhisselâmın gökten ineceğini, Mehdînin “aleyhirrahme” zuhûr edeceğini, Deccâlın ortaya çıkacağını haber verdi.

Osman-ı Zinnûreynin Kur'an-ı kerim okurken şehit edileceğini, Alînin mubârek başından, İbni Mülcemin kılıcı ile yaralanarak şehit olacağını haber verdi. Hattâ, Ali İbni Mülcemi gördükce; mubârek başını gösterir. (Bunu ne zaman kana bulayacaksın) buyururdu. İbni Mülcem bundan Allahü teâlâya sığınır, (Madem ki, böyle alçak, kötü bir işin zuhûru Peygamberimiz tarafından haber verilmiştir. Ey Ali, sen beni öldür. Bu kötü işe âlet olup da, kıyâmete kadar lânete düçâr olmıyayım) diye ricâ ederdi. Ali (Katlden önce cezâ olamaz. Vukû' bulduktan sonra, kısâs olursun) cevabını verirdi. Bunlar da tamamı ile vâki' oldu.

Hendek gazâsında Ammâr bin Yâsire (Sen bâgîler tarafından öldürüleceksin) buyurmuşlardı. Daha sonra, Muaviye safında bulunan kimseler tarafından Sıffînde şehit edildi.

Berâ bin Mâlik için, (Saçları dağınık ve kapılardan kovulan öyle kimseler vardır ki, bir şey için yemin etseler, Allahü teâlâ onları doğrulamak için, o şeyi yaratır. Bunlardan birisi Berâ bin Mâliktir) buyurmuştur. Ahvâz muhârebesinde islâm askeri, Tüster kal'asını altı ay muhâsara edip, seksen gün kal'a kapısında harb ettiler. İki taraftan da çok kimse öldü. Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” arasında Resûlullahın bu sözü bilindiğinden, Berâ bin Mâlikin huzuruna toplandılar. Kal'anın fethi için yemin etmesini ricâ ettiler. Bunun üzerine Berâ bin Mâlik hem kal'anın fethi, hem de kendisinin şehitlik mertebesine ulaşması için yemin etti. O gün kendisi şehitlik mertebesine kavuştu. O gece de, kal'anın fethi ile, ehl-i islâm, Allahü teâlânın nusratına [yardımına] ve zafere ulaştı.

Resûlullah bir gün Ümm-i Hirâmın evinde uyumuştu. Gülerek uyandı. (Yâ Resûlallah, niçin güldünüz?) diye sordu. Resûlullah, (Ümmetimden bir kısmını gemilere binip, kâfirlerle gazâya giderler gördüm) buyurdu. Ümm-i Hirâm, (Yâ Resûlallah! Duâ et, ben de onlardan olayım!) dedi. Resûlullah, (Yâ Rabbî! Bunu da onlardan eyle!) buyurdu. Bu da Resûlullahın buyurduğu gibi vâki' oldu. Hz. Muaviye zamanında, Ümm-i Hirâm zevci ile gemilere binip, Kıbrısa cihâd etmeye gitti. Orada attan düşüp şehit oldu .

Resûlullah mubârek kızı Fâtımâ için: (Ehl-i beytimden bana ilk kavuşacak olan sensin) buyurdu. Kendisinin âhirete teşrîfinden altı ay sonra Fâtımâ vâlidemiz de âhirete teşrîf etti.

Ebû Zer-i Gıfârîye yalnız ve tenhâ bir yerde vefât edeceğini haber verdi. Aynen öyle oldu. [Rebeze denilen yerde yalnız başına vefât buyurdu. Yanında sâdece kızı ve hanımı vardı. Vefâtından biraz sonra, Abdüllah ibni Mes'ûd ve diğer bazı zâtlar geldiler. Cenâzesinin gasl, techîz ve tekfîn işlerini yaptılar.]

Eshâb-ı kirâmdan Sürâka bin Mâlike (Kisrânın bileziklerini giydiğin zaman nasıl olursun?) buyurmuştur. Yıllar sonra, Ömerın hilâfeti zamanında feth edilen Îrânın ganîmetleri, Medîne-i münevvereye geldi. Ganîmetlerin içerisinde Kisrânın kürkü ve bilezikleri vardı. Ganîmetlerin taksîminde, Ömer, Kisrânın bileziklerini Sürâkaya verdi. Sürâka bilezikleri koluna taktı. Geniş olduğu için tâ dirseğine çıktı. Seneler önce Resûlullahın buyurduğunu hâtırladı ve ağladı.

Resûlullahdan , fiilen meydana gelen mucizeler çoktur. Bu mucizeleri burada saymaya kitabın hacmi kâfî olmadığından bazılarını zikredelim:

1 -  (Mîraç) mucizesidir ki, mubârek cesedi ile berâber, yâni ruh ve bedeni ile birlikte ve uyanık iken olmuştur. Bu mucizeye Kureyş kâfirleri inanmadılar. Bazı îmanı zayıf müslümanlar da, akılları ermediğinden, şüphe fitnesine düşüp, Resûlullaha çeşidli suâller sorup, cevaplarını aldıktan sonra tasdik ettiler. Kâfirlerin suâllerini [sorularını] ve bunların cevaplarını öğrenmek isteyenler (İzhâr-ül-hak) kitabına mürâce'at edebilirler. Mîraç sâdece ruh ile olsa, onu inkâr edecek bir sebep olmazdı. Çünki, ruh uykuda bir anda şarka ve garba gider. Bir kimsenin rü'yâda gördüğü şeylerin aynısı vâki' olsa, evet olabilir denilir ve inkâr edilemez.

Mîraç hem ruh, hem de beden ile olmuştur. Allahü teâlâ dilediğini çok sür'atli hareket ettirmeye kâdirdir. Bunun için mîraca inanan akıllı kimselere ve nakledenlere herhangi bir şey söylenemez. Evet mîraç, âdet olan işlerin hilâfınadır. Fakat mucizelerin hepsi de âdetin hilâfıdır. Bu âdet dışı mucizenin imkânını ve vukûunu, felsefecilerin ileri gelenlerinden İbni Sînâ [İbni Sinâ Hüseyn 428 [m. 1037] de Hemedânda vefât etti.] aklî delîller ile (Şifâ) kitabında isbât etmiştir. Şüphe eden oraya mürâce'at edebilir. [Îman edilecek şeyleri, felsefe kitaplarından değil, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından öğrenmelidir.]

Bir diğer husûs ise, bedenin göğe çıkması, ehl-i kitap olanlar arasında da imkânsız, yâni olamıyacak bir iş değildir. Çünki, Ehnûh, İlya ile Elyesa' aleyhimüsselâmın bedenen göğe çıktıkları, hıristiyanların ellerinde mevcut (kitap-ı Mukaddes)deki Tekvînin beşinci bâbının yirmidördüncü âyetinde ve ikinci meliklerin, ikinci bâbının birinci âyetinde yazılıdır. Markos İncîlinin onaltıncı bâbının ondokuzuncu âyetinde ise: (Rab Îsâ, onlara söyledikten sonra, göğe alındı ve Allahın sağına oturdu) demektedir. Pavlosun, Korintoslulara yazdığı ikinci mektûbun onikinci bâbının ikinci âyetinde: (Mesîh denilen adam, bedende mi veya bedenden hâricde mi, bilmem, onu Allah bilir. Üçüncü göke çıkarılan bir adam olarak biliyorum) demektedir. Îsâ aleyhisselâmın da mîraca çıkarıldığı görülüyor.

2 -  Kur'an-ı kerimde bildirilmiş olan (Şakk-ı kamer), ayın yarılması mucizesidir. Bu husûsta, inkâr edenlerin, yâni hıristiyan papazların itirazları ve müslümanların onlara vermiş oldukları cevaplar, (İzhâr-ül-hak) ve (Es'ile-i hikemiyye) kitaplarında uzun yazılıdır.

3 -  (Ramy-ı turâb) mucizesidir. Bedr gazâsında, Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” müşriklerin dörtte biri kadardı. Harb şiddetlenip, müşrikler hücûmlarını arttırdıkları zaman, Resûlullah çardak altında mubârek başını secdeye koyup: (Ey yüce Rabbim! Eğer bu bir avuç müslümanı zafere ulaştırmazsan, yeryüzünde seni tevhîd edecek [birleyecek] bir kimse kalmaz) diye zafer ve nusrat için duâ etti. Daha sonra, bir müddet sükût buyurdu. Hemen mubârek gözlerinde sevinç alâmetleri belirip, yanında bulunan, mağara arkadaşı Ebû Bekr-i Sıddîka zafer ve Allahü teâlânın yardımı ile müjdelendiğini haber verdi. Çardaktan çıkarak harb meydanına teşrîf ettiklerinde, yerden bir avuç kum alıp, müşrik askerlerinin üzerine doğru attı. Kum tanelerinin her biri, düşman askerlerinin gözüne bir belâ ve hezîmet şimşeği gibi gelerek, zâhirî bir sebep olmaksızın derhâl perişân oldular. Enfâl sûresinin onyedinci âyet-i kerimesi bu mucize hakkında nâzil oldu. Bu âyet-i kerimede meâlen: (Kâfirlere attığını sen atmadın, onları Allahü teâlâ attı) buyuruldu. Bu âyet-i kerime, tanıyan tanımıyan, yerli yabancı bütün dillerde tilâvet edildi, okundu. Müşriklerden, (Bizim gözlerimize öyle bir toprak isâbet etmedi) diye bir şey söylemek teşebbüsünde bulunan bir kimse olmadığı gibi, hâşâ belki de sihir olduğunu zannetmişlerdir.

4 -  Çeşidli yerlerde Resûlullahın (mubârek parmaklarından su fışkırma) mucizesidir. O mubârek sudan içerek, bir kaç yüz sahâbî susuzluklarını giderdiler. Hudeybiye günü ise, hazır bulunup da, bu mubârek sudan içen Eshâb-ı kirâm, bin kişiden ziyâde idi. Ayrıca mataralarını da doldurmuş idiler. Bu mucize, Medîne çarşısında, Buvat gazâsında, Tebük gazâsında ve daha pek çok yerlerde görülmüştür. Hattâ, Hudeybiyede su, mubârek parmaklarından musluklardan akar gibi aktı. Susuz olanlar içtikten sonra, hayvanlara dahî yetişmiştir. Bunlar, çok sağlam rivayetlerle, mu'temed [çok güvenilir] siyer âlimleri tarafından ittifâk [sözbirliği] ile bildirilmiştir.

5 -  (Berekât-i taâm) mucizesidir. Resûlullah bir hanım ile zevcine bir ölçek arpa verdi. Misâfirleri ve çocukları ile uzun zaman ondan yidiler, tükenmedi.

Bir defa da, bir parça arpa ekmeği ve oğlaktan bin kişiye yemek yidirdi ve yemek hiç eksilmedi.

Bir defasında da, bir parça ekmekten yüzseksen kişi yidi, ekmek yine de arttı.

Bir defa da, bir parça ekmek ve pişmiş bir kuzu ile, yüzotuz kişiyi doyurdu. Kalanını da deveye yükleyerek götürdüler.

Bir kaç hurma ile, bir habeşîyi doyurdu. Bu mucize, defalarca vâki' oldu.

Bir kab yemek ile, yanında bulunanları, ev halkını ve bütün akrabâlarını doyurdu.

6 -  (Teksîr-i derâhim), paraları çoğaltma mucizesidir. Selmân-ı Fârisî bir yahudinin kölesi idi. İslâmiyet ile şereflenince, sahibi olan yahudi ile, kölelikten kurtulması için, üçyüz hurma fidanı dikmesi, onların meyve vermesi ve 1600 dirhem altın vermek üzere anlaştılar.

Takdir edilen üçyüz hurma [fidanın çukurlarını açmakta Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân”, Selmâna yardım ettiler. Çukurlar açılınca, Peygamberimiz teşrîf etti ve] fidanları mubârek elleri ile dikti. Bunların hepsi bir sene zarfında kemâle gelip, o sene meyve verdiler. [Bir tane hurmayı Ömer-ül-Fârûk dikmiş idi. O fidan meyve vermedi. Resûlullah , mubârek elleri ile onu tekrar dikti, hemen o da meyve verdi.]

Bir gazâda ganîmet alınan yumurta kadar altını Selmâna verdi. Selmân-ı Fârisî, Resûlullaha : (Bu gayet azdır, binaltıyüz dirhem çekmez) buyurdu. O altını mubârek ellerine alıp, tekrar geri verdi ve: (Bunu sahibine götür) buyurdu. Sahibi tarttı, tam geldi ve Selmân-ı Fârisî de hür müslümanlar arasına girdi.

7 -  (Teksîr-i berekât) mucizesidir. Ebû Hüreyre buyuruyor ki: (Bir gazâda aç kalmıştık. Resûlullah : (Bir şeyler var mı?) buyurdu. (Evet yâ Resûlallah! Torbamda bir miktâr hurma var), dedim. (Onu bana getir) buyurdu. Getirdim. Mubârek elini torbama soktu ve bir avuç hurma alarak, yere serdiği mendil üzerine koydu ve bereket için duâ buyurdu. Orada bulunan Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” gelip, ondan yidiler ve doydular. Sonunda bana: (Yâ Ebâ Hüreyre! Sen de bu mendildeki hurmadan bir avuç al ve azık torbasına koy!) buyurdu. Bir avuç aldım ve torbama koydum. Torbamda bu hurmalar hiç bitmedi. Resûlullahın hayatında ve daha sonra, Ebû Bekr, Ömer ve Osman hilâfetleri zamanlarında hem yidim, hem de ikrâm ettim. Yine bitmedi. Ne zaman ki, Osman-ı Zinnûreyn halîfe iken, şehit edildi, azık torbam çalındı.)

Peygamberimizden bunun gibi pek çok mucizeler zuhûr etmiştir. Diğer Peygamberler için de, buna benzer mucizeler kitaplarda zikredilmiştir. Bu mucizelerden bazıları, Elyesa' aleyhisselâmdan da zuhûr ettiği (Ahd-i atîk)in ikinci melikler kısmının dördüncü bâbında [ve birinci meliklerin onyedinci bâbının onuncu âyetinden îtibaren] yazılıdır. Böyle bir mucize, Îsâ aleyhisselâm için de vâki' olup, bir kaç parça ekmek ve balık ile dört-beşbin kişiye yemek yidirdiği bütün İncîllerde yazılıdır. [Matta bâb ondört, âyet onbeş ve devamı. Markos bâb altı, âyet otuzbeş ve devamı.]

8 -  (Selâm ve şehâdet-i eşcâr) mucizesidir. Resûlullah kendisinden mucize isteyen bir arâbîye cevap olarak, yolun kenârında bulunan bir ağacı çağırdı. Ağaç köklerini toplayıp, sürüyerek Resûlullahın huzuruna geldi ve peygamberliğine şehâdet ettikten sonra, yerine geri gitti.

Bir defa da, bir hurma ağacı Peygamberimizin peygamberliğini tasdik etmiş, sonra tekrar eski yerine dönmüş idi.

[Medîne-i münevverede, mescid-i nebevî içinde dikili bir hurma kütüğü vardı. Bu kütüğe Hannâne denirdi. Resûlullah , hutbeleri ona dayanarak okurdu. Minber yapılınca Hannânenin yanına gitmedi.] Bu hurma kütüğü Resûlullahın ayrılığından inlemeye başladı. Yâni kütükten ağlama sesi geliyordu. Bütün cemaat işitti. Peygamber efendimiz , yeni minberden inip Hannâneye sarıldı, sesi kesildi. (Eğer sarılmasaydım, benim ayrılığımdan kıyâmete kadar ağlıyacaktı) buyurdu.

9 -  Kâbe-i muazzama içindeki putlar mubârek parmağının işareti ile yüzüstü düşmüşlerdi. Kâbenin içine dikilmiş üçyüzaltmış put [heykel] vardı. Mekke-i mükerreme feth edilip, Resûlullah , Harem-i şerife girince, mubârek elinde olan hurma dalı ile her birine işaret buyurup, İsrâ sûresinde (Hak geldi, bâtıl zâil oldu, gitti) meâlindeki seksensekizinci âyet-i kerimesini okudukta, putlar yüz üstü düştüler. [Hâlbuki, o putların çoğu, kurşun ve kalayla taşlarda açılan deliklere sıkı sıkıya rapt edilmişti.]

10 -  (İhyâ-i Mevtâ, redd-i ayn ve keşf-i basar) mucizeleridir. Resûlullaha bir gün bir arâbî geldi. Resûlullah , onu islâma dâvet etti. Arâbî, bir müslüman komşusunun çok sevdiği bir kızının vefât etmiş olduğunu, eğer onu diriltirse îman edeceğini bildirdi. [Resûlullah . (Bana o kızın kabrini göster) buyurdu. Kabre kadar berâberce gittiler.] Kabre varınca, Resûlullah kızı ismi ile çağırdı. Kabirden (Emr buyurun efendim!) sesi işitilerek, kız kabirden çıktı. Resûlullah , ona: (Tekrar dünyaya geri dönmek ister misin?) diye sordu. Kız cevabında, (Hayır, yâ Resûlallah ! Allaha yemin ederim ki, ben burada, annemin ve babamın evindekinden daha rahatım ve müslümanın âhireti, dünyasından daha hayrlıdır, geri dönmem) dedi ve kabre girerek eski hâline döndü.

Câbir bin Abdüllah bir koyun pişirdi. Resûlullah , Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” ile berâber yidiler. (Kemiklerini kırmayınız) buyurdu. Kemikleri toplayıp, mubârek ellerini üstüne koyup duâ etti. Allahü teâlâ koyunu diriltti. Koyun kuyruğunu sallıyarak gitti. [Peygamberimizin bu çeşid mucizeleri ve diğer mucizeleri İmâm-ı Kastalânînin (Mevâhib-i ledünniyye), Kâdı İyâdın (Şifâ-i şerif), İmâm-ı Süyûtînin (Hasâis-ün-Nebî) ve Mevlânâ Abdürrahmân Câmiin [Molla Câmî, 898 [m. 1492] de Hirâtta vefât etti.] (Şevâhid-ün-Nübüvve) kitaplarında geniş anlatılmıştır.]

Uhud gazâsında Ebû Katâdenin bir gözü çıkıp yanağı üzerine düştü. Resûlullaha getirdiler. Mubârek eli ile gözünü yerine koyup, (Yâ Rabbî! Gözünü güzel eyle!) dedi. Bu gözü, diğerinden güzel oldu. Ondan daha kuvvetli görürdü. [Ebû Katâdenin torunlarından biri halîfe Ömer bin Abdülazîzin yanına gelmişti. Sen kimsin dedi. Bir beyt okuyarak, Resûlullahın mubârek eli ile gözünü yerine koymuş olduğu zâtın torunu olduğunu bildirdi. Halîfe bu beytleri işitince, kendisine ziyâde ikrâmda ve ihsânda bulundu.]

Bir gün iki gözü âmâ bir kimse gelip: (Yâ Resûlallah , duâ et, gözlerim açılsın) dedi. Resûlullah ona: (Kusursuz bir abdest al! Sonra yâ Rabbî! Sana yalvarıyorum. Sevgili Peygamberin Muhammed aleyhisselâmı araya koyarak, senden istiyorum. Ey çok sevdiğim Peygamberim Hz. Muhammed! Seni vesîle ederek, Rabbime yalvarıyorum. Senin hâtırın için kabûl etmesini istiyorum. Yâ Rabbî! Bu yüce Peygamberi bana şefaatcı eyle! Onun hürmetine duâmı kabûl et) duâsını okumasını söyledi. O zat abdest alıp gözlerinin açılması için böyle duâ etti. Hemen gözleri açıldı. [Bu duâyı müslümanlar her zaman okumuşlar ve dileklerine kavuşmuşlardır.]

11 -  (Çeşidli yaralılara ve hastalara şifâ vermesi) mucizesidir. Resûlullah bir avuç toprağa üfleyip, onu bir yaraya sürdükleri veya üzerine koydukları zaman veya verdiği birşeyi içen veya yiyen hasta, şifâ bulurdu. Bunun misâlleri pek çoktur.

Gözleri iyice görmez olmuş ve beyazlaşmış bir ihtiyârın gözlerine, mubârek nefesleri ile üfleyince, derhâl şifâ bulup, o ihtiyâr kendi elbisesini diker oldu.

İyâs bin Seleme diyor ki, Hayber gazâsında, Resûlullah beni gönderip, Aliyi istedi. Alînin gözleri ağrıyordu. Elinden tutup, güçlükle getirdim. Mubârek parmaklarına tükürüp, Alînin gözlerine sürdü. Sancağı eline verip, Hayber kapısında döğüşmeye gönderdi. Çok zamandır açılamıyan kapıyı Hz. Ali, yerinden sökerek, Eshâb-ı kirâm kal'aya girdiler. Ali, ömrü boyunca, bir daha göz ağrısı çekmedi.

Kendisine, dilsiz ve mecnûn olan bir çocuk getirdiler. Resûlullahın abdest aldıktan sonra, geride bıraktığı sudan içirdiler. Derhâl şifâ bulup, konuşmaya başladı ve akıllı oldu.

Muhammed bin Hâtib diyor ki, küçük idim. Üstüme kaynar su döküldü. Vücûdum yandı. Babam Resûlullaha götürdü. Mubârek elleri ile tükrüğünü yanan yerlere sürdü ve duâ buyurdu. Hemen yanıklar iyi oldu.

Şurahbil-il-'fî'nin avucunun içinde bir şişlik vardı. Bu hâl, onun kılıç ve hayvanların yularını tutmasına mani oluyordu. Bu hâlini Resûlullaha arz etti. Resûlullah mubârek eli ile avucunu ovuşturdu. Elini kaldırdığı zaman, o şişlikten hiçbir eser kalmamıştı.

Enes bin Mâlikten rivayet edildi. Buyurdu ki: Annem Resûlullaha : (Yâ Resûlallah! Enes senin hizmetcindir. Ona duâ buyur), dedi. Resûlullah : (Yâ Rabbî! Bunun malını ve çocuklarını çok eyle. Ömrünü uzun eyle. Günahlarını affeyle!) diye duâ buyurdu. Zaman geçtikçe, malları, mülkleri çoğaldı. Ağaçları, bağları her sene meyve verdi. Yüzden ziyâde çocuğu oldu. Yüzon sene yaşadı. [Ömrünün sonunda, Yâ Rabbî! Habîbinin benim için yaptığı duâlardan üçünü kabûl ettin, ihsân ettin! Dördüncüsü olan günahlarımın affedilmesi acaba nasıl olacak deyince, (Dördüncüsünü de kabûl ettim. Hâtırını hoş tut!) sesini işitti.]

Acem Pâdişâhı Hüsrev Pervîze, îman etmesi için mektûb gönderdi. Alçak Hüsrev, mektûbu parçaladı ve getiren elçiyi şehit eyledi. Resûl aleyhisselâm bunu işitince, çok üzüldü ve (Yâ Rabbî! Benim mektûbumu parçaladığı gibi, onun mülkünü parçala!) buyurdu. Resûlullah hayatta iken, Hüsrevi oğlu Şîreveyh hançerle parçaladı. Ömer halîfe iken, acem memlektinin hepsini müslümanlar feth edip, Hüsrevin nesli de mülkü de, kalmadı.

[Esmâ binti Ebû Bekr, (Biz Resûlullahın giydiği mubârek cübbesini ne zaman yıkasak, suyunu hastalara verirdik, şifâ bulurlardı) buyurmuştur.]

Eğer (Gadâ-ül-mülâhazât) kitabını yazan papaz, Resûlullah daha çocuk iken, kendisinde görülen ve sahih nakllerle bildirilmemiş olan, bazı fevkalâde hâller için böyle söylüyorsa, belki sükût olunabilir. [Çünki mucizenin şartlarından biri de, bir Peygamber, Peygamber olduğunu söyledikten sonra hâsıl olmasıdır. Îsâ aleyhisselâmın beşikte konuşması, kuru ağaçtan tâze hurma isteyince, eline hurma gelmesi, Resûlullah çocuk iken, göğsünün yarılıp, kalbinin yıkanıp temizlenmesi, mubârek başının üstünde bulut bulunması, ağaçların, taşların kendisine selâm vermeleri gibi, Peygamber olduğu bildirilmeden önce hâsıl olan hârikalar, mucize değildi. Kerâmet idiler. Bunlara (İrhâs) yâni başlangıçlar denir. Peygamberliği kuvvetlendirmek içindirler. Bu kerâmetlerin Evliyâda da hâsıl olmaları câizdir. Peygamberler, peygamberlikleri kendilerine bildirilmeden önce de, Evliyâ derecesinden aşağıda değildirler. Kerâmetleri görülür. Mucize, Peygamber olduğunu bildirdikten az zaman sonra hâsıl olur. Meselâ, bir ay sonra şöyle olur deyince, hâsıl olduğu zaman mucize olur. Fakat, hâsıl olmadan önce, onun Peygamber olduğuna inanmak lâzım olmaz. Resûlullah insanlara ve cinlere Peygamber olarak gönderildiği bildirildikten sonra, binlerce mucize göstermiştir.]

Bu çeşid mucizelerden olan, mubârek parmaklarından suların akması, mesciddeki hurma kütüğünün inlemesi, işareti ile putların yere düşmesi, körleri iyi etmesi, pek çok hastalıkları iyi etmesi gibi mucizeler bir kaç bin sahâbînin huzurunda vuku' bulmuş, tevâtür ile yâni neslden nesle rivayet edilerek, her yere yayılmış, her yerde duyulmuş, doğruluğu mutlak olarak kabûl edilmiştir. Resûlullahın bu mucizeleri, tevâtürün en yüksek derecesine ulaşmıştır. [Tevâtür; yalan üzere birleşmeleri mümkin olmayan, her asrın mu'temed [güvenilen] insanlarının hepsinin aynı şekilde söyledikleri ve kat'î ilim hâsıl eden haberlere denir.] Meselâ, Ali bin Ebî Tâlibin şecâatı, kahramanlığı ve Hâtem-i Tâînin cömertliği tevâtür ile şuyû' ve şöhret bulduğundan, bunları inkâra kimsenin gücü yetmez. Fakat hıristiyanlık, Matta, Markos, Luka ve Yuhannânın tek başlarına naklettikleri haber-i ehad [bir kişinin yapmış olduğu rivayet, vermiş olduğu haber] üzerine binâ kılınmıştır. Kendileri ve yaşadıkları zamanları hakkındaki verdikleri bilgiler, zanlarla ve şüphelerle dolu olup, birbirlerini nakz eden yerleri çoktur. Eğer İslâmiyetteki sekiz ana ilimden biri olan hadis ilminde mütehassıs olan muhaddislerin, yâni hadis âlimlerinin, hadis-i şerif rivayetinde, hadisin kabûl edilmesi için, (üsûl-i hadis) ilminde ortaya koydukları ve her bir hadiste aradıkları şartlarla, dört İncîl bir gözden geçirilse, bunlardan hiç biri, ilmî bir vesika olmak derecesine ulaşamaz. [Müslümanların, Resûlullahın hadislerini rivayet ederlerken aradıkları şartlar çok incedir. Mevcut İncîllerde rivayet sağlamlığı diye bir şey olmadığından, hadis-i şeriflerdeki rivayet sağlamlığı ile mukâyese edilemez. Hıristiyan papazlar da, bu hakîkati aynen kabûl edip, bâzan ilâveler yapmak, bâzan çıkarmak veya yanlış yazmak şekllerinde İncîlin değiştirildiğini isbât eden pek çok kitaplar neşretmişlerdir.] İşin aslı incelenirse, Îsâ aleyhisselâmdan zuhûr eden, anadan doğma körlerin gözlerini açması, baras denilen cilt hastalıklarını iyi etmesi ve ölüleri diriltmesi gibi mucizeler, Kur'an-ı kerim ile tasdik edilmiş olmasa, bunların vuku'unun isbâtına, hiçbir hıristiyan kendinde güç bulamazdı.

Papazlar, Resûlullahın mucizelerini inkâr ederken:

Meâl-i şerifi, ([Kur'an-ı kerimin belâgat ve azameti karşısında ve açıkça gördükleri mucizelerden sonra, âciz kalan müşrikler, düşmanlıklarından dolayı] şu yerden [Mekkeden] bize bir pınar akıtmadıkça, biz sana îman etmeyiz. Yâhut senin hurma ve üzüm bahçen olup ortasından nehrler akıtasın dediler) olan, İsrâ sûresinin doksan ve doksanbirinci âyetlerini delîl olarak getirirler. Papazların getirdikleri bu delîl, kendi maksadlarını çürüttüğü hâlde, Resûlullahın , mucize göstermediğini isbât ediyoruz diyorlar. Bu ise aslâ, insâfa ve adalete yakışan bir şey değildir. [Hâlbuki delîl getirdikleri, zikrettiğimiz âyet-i kerimelerde müşrikler, çeşidli mucizeler, bilhassa Kur'an-ı kerim karşısında âciz ve çâresiz kaldıklarından, ne yapacaklarını şaşırıp, daha çeşidli mucizeler istediklerini göstermektedir. Bu ise, papazların sözünü kuvvetlendirmekten ziyâde, yalancılıklarını ortaya koymaktadır.] Ne garîbdir ki, dört İncîlin sonundaki mektûbları yazan müellifleri, ne de yazılış tarihleri sağlam ve doğru bir şekilde bilinmediği hâlde ve hıristiyanların ellerindeki İncîllerde yazılı olan rivayetlerin garîblikleri ve birbirine zıdlıkları apaçık meydanda iken, bunların her bir âyetini îman ve îtikat esası kabûl ederler. Fakat, Kur'an-ı kerimin binikiyüz [bindörtyüz] senedir tek bir harfine dahî tahrîf lekesi bulaşmamış iken ve hadis-i şeriflerin sahih olanları ve mevdû', zayıf ve uydurma olanları husûsî kâideler ile, sağlam senetler ile birbirinden ayrılarak beyan edilmiş iken ve islâm dînindeki rivayetlerin herbiri, nice sağlam delîller ile isbât edilmiş olduğu hâlde, bunlara îman edenlere itiraz etmektedirler.

[Resûlullahın mucizeleri hakkında bilgi almak ve bazı mucizesini okumak arzu edenlere İhlâs A.Ş.nin neşrettiği (Herkese Lâzım Olan Îman) kitabını okumalarını tavsiye ederiz.]