5 DÖRT İNCÎL ARASINDA GÖRÜLEN TENÂKUZ VE İHTİLÂFLAR

Mevcut İncîllerde görülen yanlışlıklar, tenâkuzlar ve tahrîfler, hesap edilemiyecek kadar çoktur. Bunlardan bir çoğu (İzhâr-ül-hak) kitabında anlatılmıştır. Ayrıca, Alman müsteşriklerinden Joizer, Davis, Miel, Kepler, Maçe, Bred Schneider, Griesbach Huge, Lesinag, Herder, Straus, Haus, Tobian, Thyl, Carl Butter ve daha nice araştırmacının yazdıkları ve hâlâ da yazıp da neşretmekte oldukları kitaplarda bu husûsta tafsilâtlı bilgi çoktur. Biz burada onlardan bazılarını zikretmekle iktifâ edeceğiz.

Îsânın nesebi hakkında, Matta ve Luka İncîlleri arasındaki ihtilâf büyüktür.

Matta İncîlinde, Îsâ aleyhisselâmın babaları olarak yazılı ismler şunlardır: (İbrâhîm, İshak, Ya'kûb, Yehûdâ, Fâris, Hasron, İrâm, Aminabad, Nahşon, Salmon, Buaz, Obid, Yesse, Dâvüd, Süleymân, Rehobeam, Abiya, Asâ, Yehaşafat, Yorâm, Uzziyâ, Yotam, Ahaz, Hazkiyâ, Manesse, Amon, Yoşiyâ, Yekonyâ, Şaltoil, Zerubâbel, Abihûd, Elyâkim, Azor, Sâdok, Ahîm, Elliud, Eliazer, Mattan, Ya'kûb, Yûsüf (Meryemin zevci)).

Lukâ İncîlinin üçüncü bâbının yirmiüçüncü ve sonraki âyetlerinde ise: (Târuh, İbrâhîm, İshak, Ya'kûb, Yehûdâ, Fâris, Hasron, Arâm, Aminabad, Nahşon, Salmon, Buaz, Obid, Yesse, Dâvüd, Nâtân, Mattasa, Mînân, Milya, Elyâkîm, Yonan, Yûsüf, Yehûdâ, Sem'ûn, Lâvî, Metsâd, Yorîm, Eliazâr, Yuşâ, Eyr, Elmodam, Kosam, Addi, Melkî, Neyrî, Şaltoil, Zerubâbel, Risa, Yuhannâ, Yehûdâ, Yûsüf, Şemî, Mattasiya, Mahat, Nâcay, Heslî, Nahum, Amos, Metasiya, Yûsüf, Yannâ, Melki, Lâvî, Metsat, Heli, Yûsüf (Meryemin zevci)) olarak yazılıdır.

1 -  Mattaya göre, Îsâ aleyhisselâmın babası denilen Yûsüf, Ya'kûbun oğludur. Lukaya göre ise, Helinin oğludur. Matta, Hz. Îsâya yakın bir kimsedir. Luka da Petrusun talebelerindendir. Bunlar, kendilerine yakın olan bir zâtı, inceleyecek, araştıracak kimselerdendirler. Böyle olduğu hâlde, Îsâ aleyhisselâmın dedesi dedikleri kimseyi tahkîk edib doğrusunu yazamazlar ise, yazdıkları diğer rivayetlerin doğruluğuna, nasıl itimâd edilir, bunlara kim inanır?

2 -  Mattaya göre, Dâvüd aleyhisselâmın oğlu Süleymân aleyhisselâmdır. Lukaya göre, Dâvüd aleyhisselâmın oğlu Süleymân aleyhisselâm değil, Nâtândır.

3 -  Matta, Şaltoil, Yekniyâ oğludur, diyor. Luka ise Neyri oğludur, diyor. Mattada, Zerubâbelin oğlunun adı Abihud, Lukada ise, Risa'dır. Şuna da çok hayret edilir ki, Ahbâr-ı eyyâmın sefer-i ûlânın yâni Birinci tarihlerin üçüncü bâbının ondokuzuncu âyetinde, Zerubâbelin oğullarının ismleri; Meşullam ve Hananye olarak yazılıdır. İçlerinde Abihud ve Risa yoktur.

4 -  Mattanın birinci bâbının onyedinci âyetine göre, İbrâhîm aleyhisselâmdan Yûsüf-ü Neccâra kadar Îsâ aleyhisselâma atfedilen dedelerin sayısı kırkiki batındır. Hâlbuki yukarıda yazılı ismler sayıldığı zaman, yalnız kırk kişi vardır. Lukanın beyanına göre ise, bu adet ellibeş kişiye ulaşır.

Hıristiyan âlimleri, İncîllerin ilk ortaya çıkmasından zamanımıza kadar, bu husûsta şaşkınlık içinde kaldılar. Bazıları hiçbir akl-ı selîmin kabûl edemiyeceği zayıf delîller ile tevil ettiler. Bundan dolayı Ekharn, Kîser, Haysî, Ghabuth, Wither, Fursen ve başkaları gibi araştırmacılar, (Bu İncîllerde, mâna ihtilâfı çoktur) diyerek, bu hakîkati itiraf etmişlerdir. Doğru olan da budur. Zîrâ her mevzû'da ihtilâf ve yanlışlıklar olduğu gibi burada da mevcûddur.

Îsâ aleyhisselâm babasız dünyaya gelmiştir. Fakat yahudiler, Ona [hâşâ] veled-i zinâ diye iftirâlarında ısrar ederlerken, hıristiyanların baba tarafından kendisine bir neseb isbât etmeleri ve Îsâ aleyhisselâmın, babası olmıyan Yûsüfü, Onun babası kabûl etmeleri de, pek şaşılacak bir gaflet ve tenâkuzdur. Kur'an-ı kerimde, Îsâ aleyhisselâm için, vârid olan âyet-i kerimelerde, (Îsâ ibni Meryem, yâni Meryemin oğlu Îsâ) tabîri kullanılır. Kur'an-ı kerimde Îsâ aleyhisselâmın babasının olmadığı açıkça bildirilmiştir.

5 -  Mattanın birinci bâbının yirmiiki ve yirmiüçüncü âyetlerinde: (İmdi bunların hepsi vâki' oldu ki, Peygamber vâsıtası ile söylenen Rabbin kelâmı itmâm oluna, yerine gele. Çünki Rabbin dedi ki: İşte, bâkire kız hâmile olup, bir oğulu olacak ve ona, Allah bizimledir, mânasına olan Amanuel ismi verilecek) denilmektedir. Hıristiyan papazlara göre, Peygamberden maksad, İşâya aleyhisselâmdır. Buna da, İşâyâ kitabının yedinci bâbının ondördüncü âyeti, (Bunun için Rab kendisi size bir alâmet verecektir. Alâmet budur: Bâkire kız hâmile olup, bir oğulu olacak. Amanuel ismi ile çağırılacaktır) mânasında olan âyetini delîl getirirler. Rahmetullah Efendi (İzhâr-ül-hak) kitabında bu konuyu gayet geniş açıklamıştır. Buyuruyor ki: Bu istidlâl üç sebebden yanlıştır:

Birincisi: İncîli terceme edenlerle, İşâyâ kitabını terceme edenin (azrâ, yâni bâkire bir kız) kelimesi ile terceme ettiği (ilmetün) kelimesidir ki, (ilm) kelimesinin müennesidir. Yahudi âlimlerine göre, bu kelimenin mânası genç kadın demektir. Bâkire olsun olmasın, bu lafzı evlenmiş genç kadın mânasına olarak Sıfr-ül-emsâl'in (Süleymânın meselleri) otuzuncu bâbında da kullanılmıştır, derler. İşâyâ kitabının İkola, Thedüsyen ve Semiks ismli kimseler tarafından Yunancaya yapılan üç adet tercemesinde bu lafz (genç kadın) olarak açıklanmıştır. Bu tercemeler, hıristiyan papazlarına göre, çok eski olup, birincisinin 129, ikincisinin 175, üçüncüsünün 200 senelerinde terceme edildiği rivayet edilmiştir. Bu tercemelerin hepsi, bilhassa Thedüsyen tercemesi eski hıristiyanlara göre çok mûteberdir. Böyle olunca, yahudi âlimleri ile bu üç mütercimin tefsîrlerinin beyanlarına göre, Mattanın sözünün yanlışlığı meydandadır. Protestan papazlarınca meşhûr ve mûteber olan Fery, ibrânî lugatını anlattığı kitabında, bu lafzın yâni (Azrâ) kelimesinin, (genç kadın) mânasına geldiğini beyan etmiştir. Bu açıklamaya göre; bu lafz bu iki mâna arasında müşterektir, demektedirler. Ancak ehl-i lisan yâni yahudiler, papazların bu tefsîrine karşı; birinci olarak; Mattanın sözünün doğru olmadığını, ikinci olarak; yahudi tefsîrlerinin eski tercemelerine muhâlif olarak, bu lafzı hâssaten (Azrâ) yâni bâkire kadın mânasına atf etmek için delîl lâzım olduğunu beyan etmişlerdir. (Mîzân-ül hak) kitabını yazan papaz, (Hall-ül eşkal) ismindeki kitabında bu kelimenin mânası, mutlaka Azrâdır, demesi de yanlıştır, hatâdır. Bunun reddi için, yukarıda, zikrettiğimiz iki delîl kâfîdir.

İkinci olarak: Mattanın birinci bâbının, yirminci âyetinde diyor ki, (Rabbin meleği, rü'yâda Ona görünüp, ey Yûsüf, Meryemi zevceliğe kabûl etmeye korkma! Zîrâ Onun Ruh-ul kudsten bir oğlu olacak, Ona Îsâ ismini koy, dedi.) Yirmidördüncü ve yirmibeşinci âyetlerinde ise, (Yûsüf uyanınca meleğin dediği gibi yaptı ve çocuğun ismini Îsâ koydu) demektedir.

Lukanın birinci bâbında ise, Cebrâîl aleyhisselâmı yâni meleği görenin bizzât Hz. Meryem olduğu bildirilmektedir. Bu bâbın otuzbirinci âyetinde meleğin Hz. Meryeme, (Sen yakında hâmile olup bir oğlan dünyaya getireceksin, ismini Îsâ koyacaksın) dediği bildirilmektedir.

Mattada meleğin Yûsüfe rü'yâda, Lukada ise meleğin Hz. Meryeme bizzât göründüğü yazılıdır.

Ayrıca, Matta İncîlinin birinci bâbının yirmi üçüncü âyetinde, (İşte kız hâmile kalacak ve bir oğlu olacak ve Onun adını Emanuel koyacaklar) diye yazılıdır. Bu, Kitap-ı İşâyânın yedinci bâbının ondördüncü âyetidir. Bu da yanlıştır. Çünki Îsâ aleyhisselâm kendi isminin Emanuel olduğunu hiç söylememiştir.

Üçüncü olarak: Îsâ aleyhisselâmın bu söz ile, yâni Emanuel diye ismlendirilmesine aşağıdaki kıssa da mânidir. Şöyle ki: Aram pâdişâhı Râsîn ve İsrâîl pâdişâhı Fâkâh orduları ile birlikte Yehûzâ pâdişâhı olan Âhâz bin Yûsân ile harb etmek için Kudüse geldiklerinde: Âhâz bunların ittifâkından çok korktu. Cenâb-ı Hak, Âhâza tesellî vermek için, İŞÂYÂ aleyhisselâma vahy etti. O da, (Ey Âhâz korkma. Bunlar seni yenemezler. Yakında bunların saltanatları yıkılıp, yok olacaktır) diye Âhâza müjde verdi. Buna alâmet olmak üzere (bir genç kadın hâmile olup, bir oğlu olacak ve bu çocuk iyi ile kötüyü fark etmezden evvel, bu iki melikin mülkleri harap olacaktır) diyerek Râsîn ile Fâkâhın mülklerinin yok olacağını beyan etti. Fâkâhın mülkünün harap olması bu haberden tam yirmibir sene sonra oldu. O hâlde bu çocuk Fâkâhın mülkünün harap olmasından önce doğmuş olmalıdır. Hâlbuki Hz. Îsânın dünyaya gelişleri, Fâkâhın ülkesinin yok olmasından yediyüz yirmibir sene sonra olmuştur. Bunun üzerine bu haberin doğruluğunda ehl-i kitap ihtilâf etmiştir. Bazı hıristiyan papazlar ve tarih doktoru Bens [dr. George Benson, Ar: Bilsen], İşâyâ aleyhisselâmın genç bir kadın demesi ile kendi zevcesini kastederek, hâdiseyi ona göre anlatmış olduğunu beyan etmişlerdir. Bu kabûle lâyık ve akla en uygun olanıdır.

6 -  Matta İncîlinin ikinci bâbında Yûsüf-ü Neccârın, Hirodesin korkusundan Hz. Meryemi ve Îsâ aleyhisselâmı alarak, Mısra gittiği bildirilmektedir. Yine ikinci bâbının onbeşinci âyeti ise, (Hirodesin ölümüne kadar orada kaldı. Tâ ki, Peygamber vâsıtası ile söylenilen “Oğlumu Mısrdan çağırdım” diye Rabbin sözü yerine gelsin) şeklindedir. Burada Peygamberden murâd Hz. Yûşa'dır. Mattayı yazan İncîl sahibi, burada Ahd-i Atîkin Yûşa' (hoşea) kitabının onbirinci bâbından birinci âyete işaret etmiştir. Bu da yanlıştır. Çünki, bu âyetin Îsâ aleyhisselâm ile bir münâsebeti yoktur. Âyetin aslı 1226 [m. 1811] yılında basılan arabî tercemesinde yazılı olduğu gibi, (Ben, İsrâîli çocukluğundan beri sevdim ve onun evladını Mısrdan dâvet ettim)dir. Bu âyet, Hz. Mûsâ zamanında Benî-İsrâîle, Allahü teâlânın ihsânını gösterir. Matta İncîlini yazan, Ahd-i atîkin bu âyetini tahrîf ederek, cem' sigası olan (evladı) çocukları kelimesi yerine, (ibn) oğul kelimesini getirmiş ve gâib zamîri yerine mütekellim zamîri kullanmıştır. Buna uyarak 1260 [m. 1844] tarihinde neşredilen arabî nüshânın mütercimi [de kasıtlı olarak] tahrîfte bulunmuştur. [Mânayı kökünden değiştirmiştir.] Fakat, bu âyetten sonraki âyetler okunacak olursa, bu tahrîfin sebebi ortaya çıkar. Çünki bunu tâkîb eden Yûşa' kitabının onbirinci bâbının ikinci âyeti, (Onlar çağırıldıkca yüz çevirirler. Bu'âle [İlyâs aleyhisselâmın kavminin putları] kurbanlar kestiler) mânasında olduğundan, bu ahvâl Hz. Îsânın hakkında doğru olamaz. Kaldı ki, Îsâ aleyhisselâm zamanında bulunan yahudiler için dahî doğru olmadığı gibi, Îsâ aleyhisselâmın doğumundan beşyüz sene evvel mevcut olan yahudiler hakkında bile doğru olamaz. Çünki, tarihlerde açıkça yazıldığına göre, yahudiler, Îsâ aleyhisselâmın mîlâdından, yâni doğumundan beşyüzotuz altı sene evvel, yâni Bâbil esaretinden kurtulduktan sonra, putlara tapmaktan tevbe ettiler ve putlardan yüz çevirdiler. Daha sonra putların semtine bile uğramadıkları sâbittir.

7 -  Matta İncîlinin ikinci bâbının ondokuzuncu âyeti ve devamında, (Hirodesin vefâtından sonra Rabbin meleği Mısrda Yûsüfe rü'yâda görünüp, kalk annesi ile çocuğunu alıp, İsrâîl diyârına git dedi. O dahî ikisi ile birlikte, gelip Celîle semtine gitti ve Nâsıralı ismi verileceğine dâir, Peygamberlerin sözü yerine gelsin diye, Nâsıra denilen kasabaya gelip, orada oturdu) demektedir. Bu da yanlıştır. Peygamberlerin kitaplarının hiç birinde, böyle bir söz yoktur. Yahudiler bu sözü yalan ve iftirâ diyerek inkâr ederler. [Hattâ yahudiler, Nâsıra şöyle dursun, Celîle ilçesinden bile bir Peygamber çıkmadı inancındadırlar. Yuhannânın yedinci bâbının elliikinci âyetinde de açıkça bildirilmiştir ki, (Cevap verip ona dediler: Yoksa sen de mi Celîleden (Galîleden)sin? Ara ve bak ki, Galîleden hiç Peygamber çıkmamıştır) şeklindedir. Yuhannânın bu âyeti, Mattanın, yukarıda zikrettiğimiz âyetini tekzîb etmektedir.] Protestan papazların bu husûsta daha ziyâde malûmâtları var ise, beyan etmelidirler.

8 -  Mattanın dördüncü bâbının başında yazılı olduğu gibi; şeytan, Îsâ aleyhisselâmı imtihan etmek ister. Ruh tarafından çöle götürülür. Kırk gün kırk gece oruç tuttuktan sonra acıkır. Daha sonra şeytan Îsâ aleyhisselâmı mukaddes şehre götürüp, mâbetin kubbesi üzerine çıkarır. (Eğer Allahın oğlu isen, kendini aşağıya at! O meleklerine emredecek, seni elleri üzerinde taşıyacaklardır) dedi. Îsâ, şeytana (Rab tecrübe edilmez) dedi. Sonra bir dağ başına götürüp, (Bana secde edersen dünyanın bütün memleketlerini sana veririm dedi. Îsâ şeytana, (def ol, karşımdan çekil. Yalnız Rabbe secde edilir, yalnız Ona ibâdet edilir) dedi.

Markosun birinci bâbının onikinci ve daha sonraki âyetlerinde, (Ruh, Îsâyı çöle sevk etti ve şeytan tarafından imtihan olunarak kırk gün çölde kaldı. Vahşî hayvanlarla berâber idi. Melekler de Ona hizmet ediyorlardı) demektedir. Burada, şeytanın imtihan şekli ve kırk gün kırk gece oruç tuttuğuna dâir bir söz yoktur.

9 -  Mattanın yirmialtıncı bâbının altıncı ve yedinci âyetlerinde, (Îsâ, Beyt-i Unyâda cüzzamlı Sem'ûnun evinde bulunup, sofrada oturur iken, bir kadın, beyaz mermer bir kap içinde, pek kıymetli, bir yağ ile geldi. Onun başı üzerine döktü) demektedir.

Markosun ondördüncü bâbının üçüncü âyetinde, (Îsâ, beyt-i Unyâda cüzzamlı Sem'ûnun evinde oturur iken, bir kadın beyaz mermer bir kabda çok pahalı hâlis nardin yağı ile geldi. Kabı kırıp, onun başı üzerine döktü) demektedir.

Luka İncîlinin yedinci bâbının otuzaltı ve daha sonraki âyetlerinde yazıldığına göre, (Ferîsîlerden biri, berâber yemek yimek için Îsâya ricâ etti. O da Ferîsînin evine girdi ve sofraya oturdu. O şehirde bulunan günahkâr bir kadın Ferîsînin evinde Hz. Îsânın sofrada oturduğunu haber alınca, ak mermer bir kab içinde kıymetli bir yağ getirdi ve ayaklarının yanında, arkasında durup, ağlıyarak ayaklarını göz yaşı ile ıslatmaya başladı. Kendi saçıyla silerek ayaklarını öpüp, yağı ayaklarına sürdü... Îsâ bunun üzerine onun günahlarını affetti) demektedir.

Yuhannâ İncîlinin onikinci bâbında ise, bu keyfiyyet şöyle yazılıdır: (Îsâ, Fısıhdan altı gün evvel beyt-i Unyâya geldi. Îsânın ölülerden kaldırdığı Luâzer orada idi. Orada Îsâya ziyâfet verdiler. Luâzerin kız kardeşi Meryem bir litre, çok kıymetli hâlis nardin yağı alıp, Îsânın ayaklarına sürdü. Daha sonra saçı ile ayaklarını sildi.) [Görülüyor ki, bir vak'ayı dört İncîl birbirlerinden farklı olarak yazmaktadırlar.]

10 -  Yuhannânın birinci bâbının ondokuz, yirmi ve yirmibirinci âyetlerinde diyor ki, (Yahudiler, Yahyâya sen kimsin diye kendisine sormak için kâhinlerle haber gönderdikleri zaman, Yahyâ, ben Mesîh değilim dedi. Öyle ise sen kimsin, İlyâ mısın? dediklerinde, Yahyâ, İlyâ ben değilim dedi.)

Matta İncîlinin onbirinci bâbının ondördüncü âyetinde ise, Îsâ aleyhisselâm, Yahyâ için halka hitâben: (Eğer onu kabûl etmek isterseniz, gelecek İlyâ odur) dedi. Yine Mattanın onyedinci bâbının on, onbir, oniki ve onüçüncü âyetlerinde, (Hz. Îsâya şâkirdleri sorup dediler: Öyle ise, niçin, yazıcılar: Önce İlyâ gelmelidir diyorlar? Îsâ aleyhisselâm cevabında onlara: Evet, İlyâ gelip, her şeyi yeniden tanzîm eder. Fakat, ben size derim ki: İlyâ zaten gelmiştir. Fakat onu tanımadılar. Ona, her istediklerini yaptılar. Aynı şekilde böylece insanoğlu da onlardan elem çekecektir. Şâkirdler, Îsânın bu sözü kendilerine vaftizci Yahyâ için söylediğini, o zaman anladılar) demektedir. İşte şu son ibâreden anlaşılan, Yahyâ vaat edilen, beklenilen İlyâdır. Yuhannâ ve Matta İncîllerine göre, Yahyâ aleyhisselâm ile Îsâ aleyhisselâmın sözleri birbirine zıd olmaktadır. [Çünki, Yuhannâ İncîlinde, Yahyâ aleyhisselâm kendisinin İlyâ olmadığını bildirmiştir. Yahudilerin, Îsâ aleyhisselâmı kabûl etmeme sebeplerinden biri de Ondan önce İlyânın gelmesini beklemeleridir. Buradaki zıdlık güneş gibi meydandadır.]

11 -  Luka İncîlinin birinci bâbında Zekeriyyâ aleyhisselâma Hz. Yahyâyı müjdeleyen melek, Yahyânın vasflarını beyan ederken, onyedinci âyetinde, (Sana verilecek oğul, İlyânın hikmet ve fazîleti ile ve Onun ruhunda olarak, babalarının kalblerini oğullara ve âsîleri, sâlihlerin ilmine döndürmek için Benî İsrâîl önünde yürüyecektir) demiştir. Bu âyet yukarda bildirdiğimiz Matta âyetlerine muhâliftir. Çünki, Yahyânın kendisinin hem İlyâ olması, hem de İlyânın hikmet ve fazîleti ile muttasıf olması mümkin değildir.

12 -  Lukanın dördüncü bâbının yirmidört, yirmibeş ve yirmialtıncı âyetlerinde, (Îsâ dedi ki: Gerçekten size derim ki, İlyânın günlerinde sema üç yıl altı ay kapanıp, bütün yeryüzünde büyük kıtlık olduğu zaman, İsrâîlde çok dul kadın vardı. Fakat İlyâ onlardan hiç birine gönderilmedi. Yalnız Sayda diyârında, Sareptayada bir dul kadına gönderildi) demektedir. Bu ahvâl Yahyâ zamanında olmadığından, Matta rivayetine muhâlifliği, zıdlığı ortadadır. [Çünki, Matta İncîlinde Yahyâ aleyhisselâmın Îsâ aleyhisselâm ile aynı zamanda yaşadığı ve Onun İlyâ olduğu bildirilmektedir. Hâlbuki Luka İncîlinde bildirilen semanın üç yıl altı ay kapalı kalması, Îsâ aleyhisselâm ve İlyâ diye bildirilen vaftizci Yahyâ zamanında olmamıştır.]

13 -  Lukanın dokuzuncu bâbının elliüç ve ellidördüncü âyetlerinde, (Îsâ, Orşilime (Kudüs) gelirken, Sâmiriyyeliler Îsâyı kabûl etmediler. Şâkirdlerinden Ya'kûb ile Yuhannâ bunu görünce Îsâya hitâb ederek, Yâ Rab, ister misin [İlyânın yaptığı gibi] gökten ateş insin ve onları helâk etsin diye emredelim dediler) demektedir. Buradan da anlaşılıyor ki, Îsâ aleyhisselâmın havârîleri dahî, İlyânın kendilerinden daha önce yaşadığını ve Yahyânın, İlyâ olmadığını biliyorlar idi. Bu da Mattanın rivayetine zıddır.

14 -  Matta İncîlinin yirmibirinci bâbının birinci, ikinci ve üçüncü âyetlerinde, Îsâ aleyhisselâmın oradaki bir köye, iki şâkirdini göndererek, bağlı bir merkeb ile yanında olan sıpasını getirmelerini emrettiği yazılıdır. Diğer İncîller, merkebi söylemeyip, sâdece bir sıpa getirmesini emrettiğini yazmaktadırlar.

15 -  Markosun birinci bâbının altıncı âyetinde: Yahyânın, çekirge ve yaban balı yidiğini yazmaktadır. Matta ise, onbirinci bâbının onsekizinci âyetinde, Yahyânın yimediğini ve içmediğini yazmaktadır. [Söyledikleri birbirine tam terstir.]

16 -  Mattanın üçüncü bâbının ondört ve onbeşinci âyetlerinde diyor ki, (Îsâ, Celîleden Erdene, Yahyânın yanına, vaftîz olunmak için gelince, Yahyâ: Ben senin tarafından vaftîz olunmaya muhtacım. Sen bana mı geliyorsun? diyerek, Îsâyı men etti. Fakat, Îsâ ona cevap verip: Bırak şimdi. Çünki, her salâhı böylece yerine getirmek, bize lâzımdır dedi. O zaman Yahyâ onu bıraktı. Sonra Îsâ, Yahyâdan vaftîz olunarak sudan çıktı. Ve ona semavât açıldı. Allahın ruhunun güvercin gibi inip üzerine geldiğini gördü. Ve sevgili oğlum işte budur. Ondan râzıyım, sesi işitildi) demektedir. Yine Mattanın onbirinci bâbının ikinci ve üçüncü âyetlerinde: (Yahyâ zindanda iken, Mesîhin mucize olan işlerini işitip, şâkirdlerini gönderip Ona [Îsâya], o gelecek olan zat [Mesîh] sen misin, yoksa başkasını mı bekliyelim? dedi) demektedir.

Yahyâ aleyhisselâm zindandan çıkmayıp, orada katledildi. Yahyânın, Îsâ aleyhisselâmı vaftîz etmesi zindana girmesinden önce olmuştu. Mattaya göre Yahyâ aleyhisselâm, Îsâ aleyhisselâmı vaftîzden önce biliyordu. [Yukarıda zikrettiğimiz ikinci bâbın onüç, ondört ve onbeşinci âyetlerinde, Yahyâ aleyhisselâm, Îsâ aleyhisselâmın kendisini vaftîz etmesini isteyerek, (Senin tarafından vaftîz olmaya muhtacım) demişti. Fakat onbirinci bâbda ise, Yahyâ aleyhisselâm zindânda iken, Îsâ aleyhisselâmın Mesîh olduğunu bilmezdi diyerek, (Kim olduğunu öğrenmeleri için, şâkirdlerini gönderdiği) bildirilmektedir. Hâlbuki Yahyâ aleyhisselâm bu zindândan çıkamayıp, Hirodes tarafından şehit edildi. Matta bunu, ondördüncü bâbda kendisi de zikretmektedir. Buna göre, üçüncü bâbdaki âyetler ile onbirinci bâbdaki bu husûstaki âyetler birbirini yalanlamaktadır.]

17 -  Yuhannâ İncîlinde ise bu bahs, tamamen başka bir şekilde anlatılmıştır. Birinci bâbın otuzikinci ve otuzüçüncü âyetlerinde, (Yahyâ şehâdet edip dedi ki: Ben ruhun semadan, güvercin gibi indiğini gördüm. Ruh Onun, [Îsânın] üzerinde kaldı. Ben onu bilmezdim. Fakat, su ile başkalarını vaftîz etmek için beni gönderirken bana dedi: Ruh kimin üzerine inip kaldığını görürsen, Ruh-ül-kuds ile vaftîz eden odur) demektedir. Bu rivayete göre Yahyâ, Îsâ aleyhisselâmı önceden bilmiyordu. Ruh indiği zaman bildi. Bu rivayet, yukarda bildirdiğimiz, Mattanın birinci bâbının onüç, ondört ve onbeşinci âyetlerine zıddır.

18 -  Yuhannâ İncîlinin beşinci bâbının otuzbirinci âyetinde, Îsâ aleyhisselâm der ki: (Eğer ben kendi nefsim için şehâdet edersem, şehâdetim doğru olmaz). Üçüncü bâbının onbirinci âyetinde yine, Îsâ aleyhisselâm der ki: (Biz bildiğimizi söyler ve gördüğümüze şehâdet ederiz.) Bu iki cümle arasında tenâkuz muhakkaktır.

19 -  Matta İncîlinin onuncu bâbının yirmiyedinci âyetinde, (Benim size karanlıkta söylediğimi siz aydınlıkta söyleyin ve kulağınıza söylediğimi damlarda bağırın) demektedir. Lukanın onikinci bâbının üçüncü âyetinde ise: (Karanlıkta söylediğiniz herşey, aydınlıkta işitilir. Gizli olarak kulağa söylediğiniz şeyler damlar üzerinde ilân edilir) demektedir. Görülüyor ki, söz tek bir kaynaktan alınmış, fakat sonradan tahrîf edilmiş, değiştirilmiştir.

20 -  Matta İncîlinin yirmialtıncı bâbının, yirmibir ve daha sonraki âyetlerinde: (Hz. Îsâ, Havârîlerle yemek yirken, onlara hitâben, sizden biri beni ele verecektir dedi. Onlar da çok üzülüp, her biri ona: Ey efendimiz, o kimse ben miyim? demeye başladı. Hz. Îsâ onlara; benim ile berâber elini sahana batıran beni ele verecektir, dedi. Onu ele veren Yehûdâ; ey muallim ben miyim dedi. Hz. Îsâ ona: Söylediğin gibidir dedi.)

Yuhannâ İncîlinin onüçüncü bâbının yirmibir ve daha sonraki âyetlerinde ise diyor ki, (Hz. Îsâ sofrada şâkirdlerine bu sözleri söyledikten sonra, ruhu çok sıkıldı: Doğrusu size derim ki, sizden biriniz beni ele verecektir, dedi. Şâkirdler, kimin hakkında söylediğinde şüphe ederek birbirlerine bakıyorlardı. İçlerinden Petrus, Mesîhin en çok sevdiği talebesine, o adamın kim olduğunu Îsâdan sorması için işaret etti. O da sordu. Hz. Îsâ cevabında: Lokmayı batırıp kendisine vereceğim kim ise, odur dedi. Ve lokmayı batırdıktan sonra Yehûdâya verdi.) Bu iki rivayet arasındaki fark ortadadır.

21 -  Mattanın yirmialtıncı bâbında, yahudilerin, Hz. Îsâyı nasıl yakalayıp habs ettiklerini anlatırken, kırksekizinci âyetinden îtibaren diyor ki, (Yehûdâ, Îsâyı yakalamak için memur olanlara: Ben kimi öpersem onu tutun diye işaret vermişti. Hemen Îsânın yanına gelip; selâm sana ey muallim diyerek Onu öptü. Îsâ da ona, arkadaş niçin geldin dedi. O zaman memurlar yaklaşıp [Îsâyı] tuttular.)

Yuhannânın onsekizinci bâbının üçüncü ve daha sonraki âyetlerinde ise diyor ki: (Yehûdâ bir bölük asker ile başkâhinler ve Ferîsîlerden memurlar alıp, fenerli ve meş'aleli ve silâhlı olarak, [Hz. Îsânın şâkirdleriyle berâber bulunduğu] bahçeye geldiler. Îsâ da, başına gelecek bütün şeyleri bilerek çıkıp, onlara; kimi arıyorsunuz, dedi. Nâsıralı Îsâyı diyerek, cevap vermeleri ile Îsâ onlara; benim dedi. Onu ele veren Yehûdâ da onlarla berâber duruyordu. Îsânın bu cevabından, onlar gerileyip yere düştüler. Tekrar Îsâ onlara: Kimi arıyorsunuz diye sordu. Onlar: Nâsıralı Îsâyı dediler. Hz. Îsâ cevap verip, ben olduğumu size söyledim. Şimdi beni arıyorsanız, bunları salıverin gitsinler, dedi.) Bu iki rivayet arasındaki ihtilâf ortadır.

22 -  Petrusun, Îsâ aleyhisselâmı tanıdığını inkâr etmesi husûsunda, İncîllerin arasında pek çok ihtilâflar vardır. Matta İncîlinin yirmialtıncı bâbının, altmışdokuz ve daha sonraki âyetlerinde diyor ki: (Petrus dışarda, avluda otururken, yanına bir câriye [hizmetci kız] gelip: Sen de Celîleli Îsâ ile berâber idin dedi. Fakat o herkesin önünde inkâr edip, senin söylediğin kimseyi ben bilmem dedi. Avlu kapısına çıkınca, bir başka hizmetci kız onu görüp, orada bulunanlara: Bu Nâsıralı Îsâ ile berâber idi, dedi. O da, ben o adamı bilmem diye yemin ederek, tekrar inkâr etti. Biraz sonra orada duranlar gelip, Petrusa: Gerçek sen de onlardansın. Çünki söyleyişin de seni bildiriyor dediler. O zaman Petrus lânet ve yemin ederek başlayıp; ben o adamı bilmiyorum dedi. O anda horoz öttü. Petrus da Îsânın: Horoz ötmeden önce üç kere beni inkâr edeceksin dediğini hâtırladı ve dışarı çıkıp acı acı ağladı.)

Markos İncîlinin ondördüncü bâbının altmışaltı ve yetmişikinci âyetleri arasında ise, (Petrus aşağıda, avluda iken başkâhinin câriyelerinden biri gelip, Petrusu ısınırken gördü ve ona bakıp: Sen de Nâsıralı Îsâ ile berâber idin dedi. Fakat o inkâr edip, senin söylediğini ben bilmiyorum ve anlamam dedi ve hâriçteki dehlize çıktı ve horoz öttü. Câriye ise, yine onu gördü ve orada duranlara: Bu da onlardandır demeye başladı. Fakat, o yine inkâr etti. Biraz sonra tekrar orada duranlar Petrusa: Gerçekten sen onlardansın. Zîrâ sen Celîlelisin dediler. O ise, lânetle, dediğiniz adamı tanımıyorum diye yemin etmeye başladı ve horoz ikinci defa öldü. Petrus, Îsânın horoz ötmeden evvel üç kere beni inkâr edeceksin dediğini hâtırladı ve ağlamaya başladı) demektedir.

Luka İncîlinin, yirmiikinci bâbının ellibeşinci âyeti ve devamında diyor ki: (Avlunun ortasında ateş yakıp oturdukları zaman, Petrus da aralarında idi. Bir câriye [hizmetci kız] onu ateş yanında görünce, ona dikkat ile bakıp, bu da onunla berâber idi dedi. Fakat o, inkâr edip, ey kadın, ben onu tanımam dedi. Birâz sonra başka birisi onu görüp, sen de onlardansın dedi. Fakat Petrus: Ey adam, değilim dedi. Bir saat kadar sonra bir başkası: Gerçekten bu adam onunla berâber idi. Zîrâ Celîlelidir diye ısrar etti. Fakat Petrus: Ey adam, senin söylediğini bilmem. Henüz söz söylemekte iken horoz öttü ve Rab (Îsâ aleyhisselâm) dönüp Petrusa baktı. Petrus, Rabbin kendisine, bugün horoz ötmeden önce sen beni üç kere inkâr edeceksin dediğini hâtırladı ve dışarı çıkıp acı acı ağladı.)

Yuhannâ İncîlinin onsekizinci bâbının yirmibeşinci ve daha sonraki âyetlerinde ise, (Petrus orada durup ısınırken, ona hitâben: Sen de Onun şâkirdlerinden değilmisin? dediler. O inkâr edip; değilim dedi. Petrusun kulağını kesmiş olduğu adamın akrabâlarından ve başkâhinin hizmetcilerinden biri: Ben seni bahçede Onunla berâber görmedim mi? dedi. Petrus yine inkâr etti ve hemen horoz öttü) demektedir. Bu dört çeşid rivayette ne gibi ihtilâflar olduğu akıl sahiplerine açıktır.

23 -  Luka İncîlinin yirmiikinci bâbının otuzaltıncı âyetinde, Hz. Îsâ yakalanacağı gün, havârîlere hitâben: (Onlara dedi: Kesesi olan onu alsın ve torbası olan yanına alsın ve olmıyan esvâbını satsın ve kılıç satın alsın) dedi. Otuzsekizinci âyetinde, havârîler Hz. Îsâya (İşte burada iki kılıç var dediler. Îsâ da onlara: Kifâyet eder dedi.) Kırkdokuz, elli, ellibir ve elliikinci âyetlerinde, (Onun etrâfında olanlar vâki' olacakları görünce: Yâ Rab kılıçla vuralım mı? dediler. Hattâ onlardan biri başkâhinin hizmetcisine vurup sağ kulağını kesti. Îsâ cevap verip: Bırakın bu kadar yetişir dedi ve onun kulağına dokunup şifâ verdi) demektedir. Hâlbuki diğer üç İncîlde kılıç satın almak ve sonra hizmetcinin kesilen kulağına şifâ vermek gibi kısmlar yoktur.

24 -  Matta İncîlinin yirmialtıncı bâbının ellibirinci ve daha sonraki âyetlerinde, (O esnâda Îsâ ile berâber olanlardan, şâkirdlerden birisi kılıcını çekti ve başkâhinin hizmetcisine vurup kulağını düşürdü. O zaman Îsâ ona dedi ki: Kılıcını yerine koy. Çünki kılıç çekenler, kılıç ile helâk olur. Yoksa ben Babama ricâ etsem, şimdi bana oniki alaydan ziyâde melekler göndermesi mümkin değil mi zannedersiniz. Fakat “böyle olması gerektir” diye yazılanlar, o vakit nasıl yerine gelirdi?) demektedir. Hâlbuki diğer İncîllerde, bu mânevi askerlerden, meleklerden hiç birşey yoktur.

25 -  Matta, Markos, Luka İncîllerinde, Îsâ aleyhisselâm çarmıha gerilmek için götürülürken, Karînalı [Kirine] Şem'ûn isminde bir kimseye haçı [çarmıhı] taşıttılar. [Matta, bâb yirmiyedi, âyet otuziki, Markos, bâb onbeş, âyet yirmibir. Luka bâb, yirmiüç, âyet yirmialtı.] Yuhannâ ise, ondokuzuncu bâbın, onyedinci âyetinde, Hz. Îsânın kendi haçını yüklenerek kendinin taşıdığını yazmaktadır.

26 -  Matta ve Markosun yazdıklarına göre, Îsâ aleyhisselâmla berâber asılan mücrimlerden iki kişi ona söverler idi. Luka İncîlinde ise; (Birisi sövdü, diğeri söveni men etti ve kendisinden şifâ istedi) demektedir. [Luka yirmiüçüncü bâb, otuzdokuz, kırk, kırkbir, kırkiki ve kırküçüncü âyetler.]

27 -  Îsâ aleyhisselâmın kıyâmı hakkında dört İncîlde yazılanlar da birbirine zıddır. Bunların birer birer anlatılması, okuyanları yoracağından, herbir İncîlin tenâkuz olan âyetlerini, ibret alacak kimselerin görmesi için hülâsa olarak yazalım:

Matta İncîlinin yirmiyedinci bâbının elliyedinci ve daha sonraki âyetleri: (Îsânın çarmıh üzerinde vefâtı gününün akşamı Arimetalı, Îsânın talebelerinden Yûsüf adlı zengin bir adam geldi ve Pilatusa gidip, Îsânın cesedini istedi. O zaman Pilatus, verilsin diye emretti. Yûsüf cesedi alıp, onu temiz bir keten bezine sarıp, kayada oydurmuş olduğu kendi mezarına koyup, mezarın kapısına büyük bir taş yuvarlayıp gitti. Mecdelli Meryem ile diğer Meryem orada bulunup, mezarın karşısında oturuyorlardı. Ertesi gün, cumartesi günü başkâhinler ile Ferîsîler, Pilatusun yanına toplandılar. Pilatusa, Îsâ için: O sağlığında üçgün sonra kıyâm ederim, kalkarım demişti. Şimdi üç güne kadar mezarının hıfz edilmesini emret ki, şâkirdleri geceleyin gelip, onu çalarak, halka: O ölülerden kıyâm etti demesinler. Sonraki sapıklık, evvelkinden fena olur, dediler. Pilatus da onlara: Sizin muhâfızlarınız vardır. Gidin bildiğiniz gibi sağlam hıfz edin dedi. Onlar da gidip taşı mühürliyerek, muhâfızlar tâyîn ederek hıfz ettiler ve Sebtin (Cumartesinin) sonunda haftanın birinci günü tan yeri ağarırken, Mecdelli Meryem ile diğer Meryem, kabri görmeye geldiler. Çok şiddetli bir zelzele oldu. Zîrâ Rabbin bir meleği gökten indi ve taşı kapıdan yuvarlayarak üzerine oturdu. Ondan korkularından muhâfızlar titreşip ölü gibi oldular. Melek kadınlara hitâben: Siz korkmayın. Zîrâ haça gerilmiş Îsâyı aradığınızı biliyorum. O burada değildir. Zîrâ söylediği gibi kıyâm etti. Gelin yattığı yere bakın ve çabuk gidip şâkirdlerine haber verin. O sizden evvel Celîleye gidiyor. Onu orada göreceksiniz. İşte ben size söyledim, dedi. Onlar da hemen akabinde korkarak ve büyük bir sevinçle kabirden çıkıp şâkirdlere haber vermeye koştular. Fakat yolda Îsâ onlara karşı çıkıp: Selâm size dedi. Onlar da, yanına gelip ayaklarına kapanıp secde ettiler. O zaman Îsâ onlara: Korkmayın. Gidip, kardeşlerime haber verin. Celîleye gitsinler. Beni orada görecekler, dedi. Bekçilerden bazıları şehre gelip, vâki' olan şeyleri başkâhinlere anlattılar. Onlar da, ihtiyârlarla toplanıp müşâvere ettikten sonra, bekçilere çok para verdiler ve onlara dediler ki: Biz uyurken onun şâkirdleri geceleyin onu çaldılar deyiniz. Bekçiler paraları alıp, kendilerine öğretildiği gibi yaptılar ve bu söz tâ bugüne kadar yahudiler arasında yayılmıştır. Fakat onbir şâkird Îsânın onlara haber verdiği dağa vardılar ve gördükleri zaman ona secde ettiler. Fakat bazıları şüphe ettiler. Îsâ yanlarına geldi ve “Gökte ve yerde bütün hâkimiyyet bana verildi. Şimdi siz gidip bütün milletleri Baba, oğul ve Ruh-ül-kudsün ismine vaftîz ediniz ve yaptığım vâsıyetlerime uymağı onlara öğretiniz” dedi) şeklindedir.

Markos İncîlinin onbeşinci bâbının, kırkiki ve daha sonraki âyetlerinde ve onaltıncı bâbında ise: (Îsânın haça gerildiği Cuma günü henüz akşam olmamıştı. Yahudilerin meclis azasından îtibarlı bir kimse olan ve kendisi Allahın melekûtunu bekliyen Arimetalı Yûsüf isminde bir zat geldi ve cesaret ile Pilatusa giderek, Îsânın cesedini istedi. O da müsâade etti. Yûsüf de, Îsâyı indirip keten bezine sardı. Onu kayada oyulmuş kabre koydu ve kabrin kapısına bir taş yuvarladı. Mecdelli Meryem ve Ya'kûbun annesi Meryem de, onun konulduğu yeri görüyorlardı. Sebt günü geçince, Mecdelli Meryem ve Ya'kubun annesi Meryem ile Salome gelip, ona sürmek için buhur satın almışlardı. Haftanın ilk günü güneş doğarken mezara gelip, birbirlerine “mezarın kapısından taşı kim yuvarlıyacak” derlerdi. Fakat taşı yuvarlanmış gördüler. Mezara girince beyaz, uzun elbise giymiş bir genci sağ tarafta oturuyor gördüler. Pek korktular. O da onlara: Korkmayın! Siz çarmıha gerilmiş olan Nâsıralı Îsâyı arıyorsunuz. O kıyâm etti. Burada değildir. İşte onu koydukları yer. Fakat siz gidin, onun şâkirdlerine ve Petrusa söyleyin: O sizden önce Celîleye gider. Size dediği gibi onu orada göreceksiniz dedi. Onlar da kabirden çıkıp kaçtılar. Kendilerini titreme ve hayret almıştı. Kimseye bir şey söylemediler, çünki korkuyorlardı. Îsâ haftanın ilk gününde sabah erkenden kıyâm ettiği zaman ilk önce kendisinden yedi cin çıkarmış olduğu Mecdelli Meryeme göründü. O da gidip, daha önce onunla berâber bulunmuş ve hâlâ ağlayıp mâtem tutmakta olanlara haber verdi. Onlar Îsânın dirildiğine inanmadılar. Sonra bir köye giderlerken onların ikisine başka şekilde göründü. Onlar da gidip diğerlerine haber verdiler. Bunlara da inanmadılar. Sonra sofrada oturan onbir kişiye göründü. Îmansızlıkla katılaşmış kalbleri ve kendisinin kıyâm etmiş olduğunu görenler, inanmadıkları için onlara: “Bütün dünyaya gidin, her mahlûka vaaz ediniz ve îman edip vaftîz olunanın halâs olacağını müjdeleyiniz” dedi. Rab onlara böyle söyledikten sonra göke kaldırıldı ve Allahın sağına oturdu) demektedir.

Luka İncîlinin yirmiüçüncü bâbının ellinci ve daha sonraki âyetleri ve yirmidördüncü bâbında ise: (Ve işte meclis azasından, yahudilerin Arimeta şehrinden olan, Yûsüf isminde sâlih ve sâdık ve Allahın melekûtunu bekliyen iyi bir adam vardı. Bu zat onların meşveretlerine ve işlerine râzı olmamıştı. Pilatusa gidip Îsânın cesedini istedi. Onu indirip bir keten bezine sardı. Kayada oyulmuş ve içine hiçbir kimse konulmamış bir kabre koydu. O gün Cuma idi. Celîleden onunla berâber gelmiş kadınlar da, onun arkasından gittiler. Mezara vardılar ve cesedin mezara nasıl konulduğunu gördüler ve dönüp buhurlar ve kıymetli hoş kokulu yağlar hazırlayıp, emir mûcibince, Sebt günü istirâhat ettiler. Fakat haftanın ilk gününde, seher vakti mezara gelip, hazırladıkları buhurları da getirdiler. Yanlarında başka kimseler daha vardı. Taşı yuvarlanmış buldular ve içeri girdiklerinde Îsânın cesedini bulamadılar. Onlar bundan dolayı şaşkın iken, nûrânî elbiseler ile iki adam yanlarında durdu. Onlar da korkularından yüzlerini yere eğmiş oldukları hâlde adamlar onlara: “O burada değildir. Kıyâm etmiştir. Celîlede iken kendisinin sizlere söylediği şeyleri hâtırlayın” dediler. Bunlar mezardan dönüp bütün bu şeyleri onbirlere ve başkalarına anlattılar. Bunları Resûllere söyleyenler Mecdelli Meryem, Yoanna ve Ya'kubun anası Meryem ve onlarla berâber olan diğer kadınlar idi ve onların sözlerine inanmadılar. Fakat Petrus kalkıp kabre koştu ve eğilip, kefenini boş görerek şaşırıp evine gitti. Onlardan ikisi o gün Orişilimden [Kudüsten] altmış ok atımı mesâfede olan Emmaus denilen bir köye gidiyorlardı. Olan bütün bu işleri konuşuyorlardı. Ve vâki' oldu ki, onlar konuşurlarken ve birbirlerine sorarlarken, Îsâ bizzat kendisi yaklaşıp onlar ile berâber yürüdü. Fakat onların gözleri tutulup onu tanıyamadılar. Îsâ onlarla yürürken, üzülerek birbirinizle konuştuğunuz sözler nedir? dedi. Onlardan Kleopas ismli birisi cevap verdi: Orişilimde misafir olup, bu günlerde olanları duymayan yalnız sen misin? Onlara: Hangi şeyler? dedi. Onlar kendisine: Allahın ve bütün halkın sözde ve fiilde kudretli bir Peygamberi olan Nâsıralı Îsâya dâir şeyleri, Onu nasıl çarmıha gerdiler. Bizler ise, İsrâîli kurtaracak odur zannediyorduk ve bunlar olalı bugün üçgün oluyor. Bizden bazı kadınlar seher vakti mezara gidip Onun cesedini bulamamakla berâber meleklerin gelip: Îsâ diridir diye söylediklerini haber vererek bizi şaşkına çevirdiler. Bizlerden bazıları da mezara gidip kadınların söyledikleri gibi buldular. Fakat kendisini göremediler, dediler. Ve Îsâ onlara: Ey akılsızlar, Peygamberlerin bütün söylediklerine kalbleri geç inananlar! Mesîhin bunları çekip kendi izzetine girmesi vâcib değilmiydi? dedi. O zaman, Mûsâ ile bütün Peygamberlerden başlıyarak, bütün kitaplarda kendinin hakkında yazılmış olanları onlara açıkladı. Varacakları köye yaklaştıklarında kendisi daha uzak yere gidecekmiş gibi yaptı. Onu zorladılar: Bizimle berâber kal, zîrâ akşam yakın, zaten gün bitmek üzeredir, dediler. Onlarla berâber kalmak için içeri girdi. Onlarla berâber sofraya oturduğunda, ekmeği alıp bereket duâsını okuduktan sonra, ekmeği parçalayarak onlara verdi. Ve onların gözleri açıldı, onu tanıdılar. Kendisi onlara görülmez oldu. Birbirleriyle konuşarak: Yolda o bizimle konuşurken ve kitapları bize tefsîr ederken, kalbimiz içimizde yanmaz mıydı? dediler. Ve hemen Orşilime döndüler. Onbirleri ve onlarla berâber olanları toplanmış buldular ve: Rab gerçekten kıyâm etmiştir ve Sem'ûna göründü diyorlardı. Onlar da yolculukta vâki' olanları ve ekmeği parçalamasını, onu tanıdıklarını anlattılar. Şimdi onlar bunları söylerken, Îsâ bizzat kendisi ortada durup onlara selâm verdi. Onlar ise şaşırarak bir ruh gördüklerini zannettiler. O da onlara: Niçin ızdırâb çekersiniz ve kalblerinizde niçin şüphe var. Ellerim ile ayaklarıma bakın, ben bizzat kendimim. Bana ellerinizi sürün, bende et ve kemik var, ruhda ise yoktur dedi. Bunu söyleyip onlara kendi el ve ayaklarını gösterdi. Onlar da sevinçlerinden henüz inanamayıp hayrette iken: Burada yiyecek bir şeyiniz var mı? dedi. Kendisine bir parça kızarmış balık verdiler. Alıp onların yanında yidi: [Ve bazı vasıyetlerde, nasihatlerde bulunduktan sonra] onları Beyt-i unyâ karşısına kadar çıkardı. Ellerini kaldırıp onları mubârek kıldı ve o esnâda ayrılıp göğe kaldırıldı) demektedir.

Yuhannâ İncîlinin ondokuzuncu bâbının, otuzbirinci ve daha sonraki âyetlerinde ve bâblarında ise: (Ertesi Sebt günü, bir büyük gün olduğundan, çarmıhlanmış olan cesedler, Sebt günü de haç üzerinde kalmasın diye, yahudiler onların bacaklarının kesilip [kırılıp] cesedlerin kaldırılması için Pilatusa yalvardılar. O vakit askerler gelip, ikisinin bacaklarını kestiler. Fakat Îsânın öldüğünü görünce bacaklarını kesmediler. Fakat askerlerden biri onun böğrüne bir mızrak sokup, akabinde kan ile su çıktı. Bundan sonra Arimetalı olup, yahudilerden korktuğundan kendisini gizliyen Îsânın şâkirdi Yûsüf; Îsânın cesedini kaldırdı. Önceleri Îsâya geceleyin gelen Nikodimos da gelip, yüz litre kadar karışık mürr-ı sâfî denilen hoş kokulu bir zamk ve ud ağacı getirdi. Onu yahudilerin âdeti üzere bulurlıyarak kefenlere sardılar. Çarmıha gerildiği yerde bir bahçe olup, bahçede henüz kimsenin konmadığı bir kabir var idi. Yahudilerin hazırlık günü [Cuma günü] olduğu için Îsâyı oraya koydular. Çünki kabir yakındı. [19. bâb]. Haftanın ilk gününde daha karanlık iken, sabahleyin Mecdelli Meryem kabre geldi, taşı kabirden kaldırılmış gördü. Hemen koşup Sem'ûn Petrus ve Îsânın sevdiği şâkirde geldi ve onlara: Rabbi kabirden kaldırmışlar ve onu nereye koymuşlar bilmiyoruz dedi. Petrus ile o şâkird çıkıp kabre doğru gittiler. İkisi de berâberce koştular. Fakat diğer şâkird Petrustan evvel, kabre geldi ve içeri baktı. Kefenleri yere konmuş gördü ise de, içeriye girmedi. Arkasından Petrus gelip kabrin içine girdi. Kefenleri yere bırakılmış, Îsânın başında olan başörtüsü de kefenlerle berâber bırakılmamış, ayrıca bir yerde sarılmış gördü. O zaman diğer şâkird de girip, gördü ve inandı. Zîrâ “Îsâ ölülerden kıyâm etmesi lâzımdır” yazısını henüz bilmiyorlardı. Sonra bu şâkirdler evlerine gittiler. Fakat Meryem kabrin yanında durup ağlıyordu. Kabrin içine eğilip baktığında; Îsânın cesedinin yattığı yerde, biri başında diğeri ayağında, beyazlar giyinmiş iki meleği oturuyor gördü. Onlar kendisine: Ey kadın niçin ağlıyorsun? dediler. O da onlara: Çünki Rabbimi kaldırmışlar ve onu nereye koyduklarını bilmediğim için ağlıyorum dedi. Bunu söyledikten sonra arkasına dönünce, Îsâyı duruyor gördü ve Îsâ olduğunu bilmiyordu. Îsâ ona: Ey kadın niçin ağlıyorsun? Kimi arıyorsun? dedi. O da onu bahçıvan zannedip, ona: “Ey efendi, eğer sen onu götürdün ise nereye koyduğunu bana söyle. Ben de kaldırıp götüreyim” dedi. Îsâ ona: Ey Meryem! dedi. O da dönüp, Ey muallim dedi. Îsâ ona: “Bana dokunma; çünki ben daha babamın yanına çıkmadım. Fakat kardeşlerime git ve onlara söyle. Benim babam ve sizin babanız, benim Allahım ve sizin Allahınızın yanına çıkıyorum” dedi. Mecdelli Meryem, şâkirdlere gelip, “Rabbi gördüm şunları söyledi” diye haber verdi. O gün haftanın ilk günü, akşam olunca yahudilerin korkusundan şâkirdlerin toplandıkları yerin kapıları kapalı bulunduğu hâlde Îsâ gelip, ortada durup selâm verdi. Kendinin ellerini ve böğrünü gösterdi. Şâkirdleri ise Rabbi görmekle sevindiler. Îsâ onlara tekrar selâm verdi: Baba beni gönderdiği gibi, ben de sizi gönderiyorum, dedi. Bunları söyledikten sonra, üzerlerine üfürüp: İşte, Ruh-ül-kudsü alın. Her kimin günahlarını affederseniz onlar affolunur. Ve kimin günahlarını alıkoyarsanız [affetmezseniz], onlar alıkonur, dedi. Fakat onikilerden biri olan Toma, Îsâ geldiği zaman onlarla berâber değildi. Şâkirdler ona: Biz Rabbi gördük dediler. Onlara cevaben: Eğer ben ellerindeki çivilerin yerini görmezsem ve çivilerin yerine parmağımı koymazsan böğrüne de elimi koymazsan inanmam dedi. Sekiz gün sonra şâkirdler yine aynı yerde bulunuyorlardı. Toma da onlarla berâber idi. Kapılar kapalı iken Îsâ gelip, ortada durup selâm verdi. Ondan sonra Tomaya: Parmağını buraya koyup, ellerime bak ve elini böğrüme sok. Îmansız olma, îmanlı ol dedi. Daha sonra: Petrus ile şâkirdlerden bazıları Taberiyye gölünde balık tutmak için kayığa bindiler. O gece birşey tutamadılar. Sabah olunca Îsâ deniz kenârında duruyordu. Fakat şâkirdleri onun Îsâ olduğunu bilmiyorlardı. Îsâ onlara: Çocuklar, bir yiyeceğiniz var mı? dedi. Ona: Hayır cevabını verdiler. O da onlara: Ağı kayığın sağ tarafına atın, bulursunuz dedi. Ağı bıraktıklarında, balıkların çokluğundan artık ağı çekemiyorlardı. O vakit Îsânın sevdiği şâkird, Petrusa: Bu Rabdir dedi. Petrus da bunu işitince soyunmuş iken giyinip, denize atladı. Diğer şâkirdler balık ağını çekerek kayık ile kenâra geldiler. Karaya çıktıkları zaman orada kömür ateşi ve üstünde konulmuş balık ve ekmek gördüler. Îsâ onlara: Şimdi tuttuğunuz balıklardan getirin dedi. Petrus kayığa binip yüzelliüç büyük balıkla dolu ağı karaya çekti ve bu kadar çok olduğu halde ağ yırtılmadı) demektedir.

Bunlar, dört değişik rivayettir. Birbirlerinden çok farklıdır. Hıristiyanlık inancının üzerine binâ edildiği temel olan bu dört İncîl, bu şekilde çeşidli ihtilâflar ile doludur. Az bir dikkat ile, bir rivayetin diğer rivayete zıd olduğu fark ediliyor. Bundan başka birinin naklettiği bir madde, diğerlerinde bulunmuyor. İncîllerdeki tenâkuzlar ve ihtilâflar yalnız Îsâ aleyhisselâmın, kıyâmı hakkında olmayıp, diğer bütün husûslarda da hâl böyledir. İttifakla bildirdikleri pek az şey vardır. Meselâ, Îsâ aleyhisselâmın, velâdet [doğuş] şekli, Hirodesin çocukları öldürtmesi, doğudan kâhinlerin gelmesi, Îsâ aleyhisselâmın çocukluğunda Mısra gitmesi, Nâsıralıların Îsâ aleyhisselâmı red etmeleri, yüzbaşının hasta hizmetcisini iyi etmesi, hâkimin vefât eden kızını diriltmesi, talebelerine kılıç satın almalarını tenbîh etmesi, çeşidli nasihatleri ve misâlleri, Îsâ aleyhisselâmın çarmıhda iken, (Ey Allahım; Ey Allahım! Beni niçin terk ettin), (Eli, Eli, lama sabaktani) diye çağırması, haçını taşıması, kabrinde muhâfız, bekçi beklemesi, emvât arasından kalkıp şâkirdlerine çeşidli sûretlerde görünmesi gibi pek çok şeyler, bazılarında var, bazılarında yoktur.

Yuhannâya âid olan dördüncü İncîl, diğer üç İncîlin şekil ve tarzında olmayıp, diğerlerinden tamamen farklı bir yol tâkîb eder. İkinci bâbında anlatılan Îsâ aleyhisselâmın bir ziyâfette annesini tahkîr ederek suları şarapa çevirmesi, dördüncü bâbında; kuyu başında bir kadınla konuşması, beşinci bâbında beyt-i hüdâ havuzu yanında otuzsekiz yıldan beri yatan bir hastayı iyi etmesi, altıncı bâbında, Mesîhin kendi eti ve kanı üzerinde yahudilerle yaptığı münâkaşa [ki elliiki ve daha sonraki âyetleri], sekizinci bâbında, zinâ eden kadını muhâkemesi ve Mesîhin aslı ve nesebi husûsunda yahudilerle yaptığı konuşmalar, dokuzuncu bâbında, bir körün tükrüğü ile yaptığı çamuru gözlerine sürerek gözlerini açıp Siloam havuzuna yıkanmaya gönderdiği ve onun üzerine Ferîsîlerin çeşidli teşebbüsleri ve Îsâ aleyhisselâm ile çekişmeleri, onuncu bâbında, yahudilerin Îsâ aleyhisselâmı taşlamaya başlamaları ve onlarla geçen, ulûhiyyeti husûsundaki konuşmalar, onbirinci bâbında, Luazeri diriltmesi, onikinci bâbında, Îsâ aleyhisselâmın ayaklarının yağ ile yıkanması, ondördüncü bâbında, Filupus ve Yehûdâ ile konuşmaları, onyedinci bâbında, Îsâ aleyhisselâmın garîb bir şekilde münâcâtı [yalvarması], ondokuzuncu bâbında, çarmıha gerildiğinde göğsüne takılan yaftanın ibrânîce, latince ve yunanca yazılmış olması ve haçının yanında kendi annesi Meryem ile annesinin kız kardeşi (teyzesi), Eklaviya (Klaopasa)nın zevcesi Meryem ve Mecdelli Meryem dururlarken, Îsâ annesini sevdiği şâkirdin yanında görünce, yirmialtıncı ve yirmiyedinci âyetlerinde (annesine: Ey kadın, işte oğlun. Sonra şâkirdine döndü: İşte annen) demesi, çarmıhda iken böğrüne mızrak sokulması, çarmıhın bahçeye dikilmiş olması, Îsâ aleyhisselâmın kabirden kalkıp Mecdelli Meryeme: (Bana dokunma, ben daha babama gitmedim) demesi ve üç kere şâkirdlerine başka başka yerlerde görünmesi gibi daha pek çok husûslar, Matta, Markos ve Luka İncîllerinden hiç birinde yoktur.

Matta, Markos ve Luka İncîllerinde bulunan pek çok misâller, Yuhannâ İncîlinde yoktur. (İşâ-i Rabbânî kurbânı) ki, hıristiyan dîninin esas inançlarından biridir. Üç İncîlde vardır. Fakat Yuhannâda yoktur. [İşâ-i Rabbânî, akşam yemeyi demektir. Matta İncîlinin yirmialtıncı bâbının yirmialtıncı âyetinde, Markosun ondördüncü bâbının yirmi ikinci âyeti ve devamında ve Lukanın yirmiikinci bâbının ondokuzuncu âyetinde anlatılan, (Îsâ aleyhisselâmın havârîleri ile yimiş olduğu son akşam yemeğinde, şükür duâsını yaptıktan sonra, ekmeği bölüp, alın yiyiniz, bu benim bedenimdir ve şarapı verip, alın içiniz bu benim kanımdır, benden sonra bunu hâtırlayınız) dediği için, kiliselerde papazların bir ekmek üzerine duâ okuyunca, bu ekmeğin Îsâ aleyhisselâmın eti olacağı, ekmeği parçalara ayırınca Îsâ aleyhisselâmın kurban edilmiş olacağı ve bir tastaki şarapa okuyunca, bunun Îsâ aleyhisselâmın kanı olacağı ve ekmek parçalarını alıp şarapa batırarak yiyenlerin, tanrı ile birleşmiş olacakları inancıdır. Bu husûs, kitabımızın dokuzuncu maddesinde îzâh edilmiştir.]

Petrusun Îsâ aleyhisselâma doğru, su üzerinde yürümesi, balığın ağzında akça, para bulunması, Pilatusun hanımının rü'yâsı, Îsâ aleyhisselâmın kıyâmında bütün azîzlerin mezarlarından kalkması, Îsâ aleyhisselâmın kabri başına muhâfızların konulması ve diğer bazı husûslar, sâdece Matta İncîlinde bulunup, diğer İncîllerde yoktur.

Dört İncîlin birçok mes'elelerde bir diğerine zıd ve muhâlif olmasından başka, her İncîlin içinde de birbirinden ayrı ve birbirini nakz eden nice mes'eleler de vardır. Buna misâl olarak:

1 -  Matta İncîlinde Îsâ aleyhisselâm oniki havârîyi ilk defa, dîne dâvet için vazîfelendirip gönderdiğinde, putperest tâifelerin ve Sâmiriyyelilerin şehirlerine gitmekten ve onlarla buluşmaktan men etti. [Matta bâb on, âyet beş.] Dağdaki vaazında da, şâkirdlerine, mukaddes şeyleri köpeklere vermekten ve incilerini hınzırlara atmaktan men etti. [Matta bâb yedi, âyet altı.] Yine aynı Matta İncîlinde, bu emrin tam tersi emredilmekte, sekizinci ve yirmi birinci bâblarında, yahudilerin yerine putperestlerin dîne dâvet edilmesini istemekte ve yahudilerin îmansızlıklarından da şikâyet edilmektedir. Yirmi dördüncü bâbın ondördüncü âyet ile diğer yerlerinde İncîl yeryüzünde bulunan kavmlerin, milletlerin hepsine ulaştırılmadıkca, teblîg edilmedikce, dünyanın sonunun gelmiyeceği ilân edilmektedir. Yirmisekizinci bâbında ve başka yerde yalnız bir tek vaftîz ile, hiçbir fark gözetmeksizin başkalarını nasrânîliğe kabûl etmek için havârîlere tenbîh edilmektedir.

2 -  Sekizinci bâbda [âyet beş ve sonrası] Îsâ aleyhisselâmın yanına gelen yüzbaşı ile ilgili âyetler ile, onbeşinci bâbın yirmiikinci âyet ve devamında anlatılan bir kadının hikâyesi arasında da ayrılık vardır. Zîrâ sekizinci bâbda anlatılan yüzbaşı putperest olduğu hâlde, Îsâ aleyhisselâm onun hasta olan hizmetcisine yardım eder. Fakat onbeşinci bâbda anlatılan Kenanlı kadın putperest olmadığı hâlde, önce Îsâ aleyhisselâm onu açıktan red eder. Sonradan kadın yalvarınca, husûsî bir lutf şeklinde ona yardım eder.

3 -  Yuhannânın yedinci bâbının başında bildirildiğine göre: (Îsâ aleyhisselâm Celîlede gezerken, yahudilerin Hayme [Çadır] Bayramı yakın idi. Kardeşleri ona hitâben: Buradan çıkıp Yahudiyeye git ki, şâkirdlerin dahî yaptığın işleri görsünler. Zîrâ kendisini açıkça tanıtmak isteyen kimse, işini gizlice yapmaz. Eğer bu şeyleri sen yapıyorsan kendini dünyaya göster, dediler. Çünki kardeşleri dahî, ona îman etmiyorlardı. Îsâ onlara cevaben: Benim vaktim daha gelmedi. Fakat sizin vaktiniz dâimâ hazırdır. Dünya sizden nefret etmez. Fakat benden nefret eder. Çünki, (dünya amelleri kötüdür) diye ben onlara şehâdet ederim. Siz bu bayrama gidin. Ben bu bayrama daha gitmem, çıkmam dedi. Fakat kardeşleri çıktıktan sonra, kendisi de, o vakit açıkça değil, fakat gizlice imiş gibi bayrama gitti) demektedir. Eğer Yuhannâ İncîli muharref değildir denirse: Îsâ aleyhisselâma yaptığı bu yalancılık isnâdı nasıl tevil edilir. [Çünki, Îsâ aleyhisselâmın bayrama gitmem dediği hâlde, sonra da gizlice gittiğini haber vermektedir ki, bu yalancılıktır. Hâşâ Îsâ aleyhisselâmda böyle bir hâl bulunamaz.]

4 -  Matta, Yehûdânın intihâr etmesi kıssasını, İncîlinin yirmiyedinci bâbının üçüncü ve daha sonraki âyetlerinde: (O zaman Îsâyı haber veren Yehûdâ, katle hükm olunduğunu görünce pişman olup, almış olduğu otuz gümüşü başkâhinlere ve ihtiyârlara geri getirip: Ben suçsuz bir kimseyi ele vermekle günah işledim dedi. Fakat onlar: Bundan bize ne? Onu sen düşün dediler. Yehûdâ gümüşleri mâbetin içine atıp gitti ve varıp kendisini astı. Başkâhinler gümüşleri alıp: Bunu mâbetin hazînesine koymak câiz değildir. Çünki kan behâsıdır dediler. Müşâvere ettikten sonra, yabancılara mezarlık olmak üzere onunla çömlekçinin tarlasını satın aldılar. Bunun için bu tarlaya, bugüne kadar “Kan tarlası” denildi) demektedir.

Luka ise, Petrustan naklederek Resûllerin işleri kitabının birinci bâbının, onsekizinci âyetinde: (Yehûdâ fısk [Îsâ aleyhisselâmı haber verme günahı] ücreti ile bir tarla edindi. Başaşağı düşüp ortadan çatladı. Bütün barsakları döküldü. Bunu bütün Orşilimde oturanlar bilir. Hattâ, o tarlaya onların lisanında Akeldama, yâni kan tarlası denilir) demektedir. Bu iki rivayet, iki şekilde birbirine uymamaktadır:

Birincisi: Mattanın rivayetine göre, Yehûdâ pişman olup, aldığı gümüşleri geri vermiş ve kâhinler onunla bir tarla satın almışlardır. Lukanın rivayetine göre ise, o gümüş ile kendisi bir tarla sahibi olmuştur.

İkincisi: Mattanın rivayetine göre, Yehûdâ kendini asmış, intihâr etmiştir. Lukanın rivayetine göre ise, başaşağı düşmüş ve karnı parçalanmıştır.

5 -  Yuhannânın birinci mektûbunun ikinci bâbının, ikinci âyetinde: (Kendisi günahlarımıza ve yalnız bizim günahlarımıza değil, fakat bütün dünyaya kefarettir) demektedir. Buradan anlaşılıyor ki, günah işlemekten mâsum olan, yalnız Îsâ aleyhisselâmdır ve bütün âlemin günahlarına kefarettir.

Hâlbuki, Sifr-ül emsâlin [Süleymânın meselleri] yirmibirinci bâbının onsekizinci âyeti: (Kötü adam, sâlih adamın fidyesidir. Münâfık, hâin adam da doğruların) şeklindedir. Buradan anlaşılıyor ki, fâsık, günah işleyen, işlemiyenin, münâfık olan da doğruların yerine feda edilecektir. [Bu ibâre, Yuhannânın yazdığına muhâliftir.]

6 -  İbrânîlere mektûbun yedinci bâbının onsekizinci ve ondokuzuncu âyetlerinde, (Zayıflığı ve faydasızlığı sebebi ile evvelce olan bir emrin ibtâli, çünki, şeriat hiçbir şeyi kemâle erdirmedi) ve sekizinci bâbının yedinci âyetinde, geçmiş Peygamberlerin şeriatları zayıf, faydasız ve mükemmel olmadığından, Îsâ aleyhisselâmın gelmesi ile hükmü kalmayıp ibtâl edilmiş oldukları bildirilmiştir. Hâlbuki, Matta İncîlinin beşinci bâbı, onyedinci âyetinde Îsâ aleyhisselâm, (Ben şeriati yıkmaya gelmedim. Ben yıkmaya değil, fakat onları tamamlamaya geldim) demektedir.

7 -  Matta İncîlinin onaltıncı bâbının, onsekizinci ve ondokuzuncu âyetlerinde, Petrus için Îsâ aleyhisselâm: (Sen Petrussun ve ben kilisemi bu kaya üzerinde binâ edeceğim. Cehennem kapıları onun üzerine gâlib olmıyacaktır. Hem sana, göklerin melekûtunun anahtarlarını vereceğim. Yeryüzünde bağlıyacağın her şey, göklerde de bağlanmış olur ve yeryüzünde çözeceğin her şey, göklerde de çözülmüş olur) dediği hâlde; yine aynı bâbda yirmibirinci âyetten îtibaren diyor ki: (Öldürüleceğini ve üçüncü gün kıyâm edeceğini, şâkirdlerine o zaman göstermeye başladı. Ve Petrus, Îsâyı bir kenâra alıp; “Yâ Rab, bu senden uzak olsun, bu sana aslâ olmasın” diye azarlamaya başladı. Fakat Îsâ dönüp Petrusa: “Geri çekil ey şeytan, ben senden bîzârım, usanmışım. Zîrâ sen, Allah için olan maksadı his etmezsin. Ancak insanlar için olan şeyleri his edersin, düşünürsün” dedi.) Ve yine Matta İncîlinin yirmialtıncı bâbının otuzdördüncü âyetinde, Petrus için Îsâ aleyhisselâmın, (Horoz ötmeden önce bu gece beni üç kere inkâr edeceksin), diye haber verdiği ve Petrusun da yeminler ile inkâr etmiyeceğini bildirdiği haber verilmektedir. Petrusun, bu sözünü unutup üç kere, hem de yemin ile ve lânet ile Îsâ aleyhisselâmı tanıdığını inkâr ettiği Mattanın yirmialtıncı bâbının altmışdokuz ile yetmişbeşinci âyetleri arasında bildirilmektedir. Buna göre, Matta İncîlinin 16. bâbında, Îsâ aleyhisselâm, Petrusu medh etmekte ve onun affettiklerini Allahü teâlânın affedeceğini bildirmektedir. Yirminci bâbında ise, “şeytansın” diyerek huzurundan kovmakta, yirmi altıncı bâbında ise, kendisini inkâr edeceğini bildirmektedir. Hıristiyanlar, Îsâ aleyhisselâma [hâşâ] tanrı diye inanmaktadırlar. Tanrının hiç böyle hatâ etmesi düşünülebilir mi? İşte bu Petrustur ki, hâl-i hazırda Romada oturan ve âleme sultan olmak iddiâsında bulunan papalar, onun vekîli oldukları ve yeryüzünü istedikleri gibi evirip çevirecekleri ve hiç günahsız oldukları iddiâsındadırlar. Bazı insanlar da papaya böylece inanarak, Cennete gitmek sevdâsındadırlar.

8 -  Yine Matta İncîlinin yirmialtıncı bâbının, yirmialtıncı âyetinde ve Luka İncîlinin yirmiikinci bâbının ondokuz ve yirminci âyetlerinde ve Markosun ondördüncü bâbında anlatılan işâ-i Rabbânî [son akşam yemeği] kıssası birbiriyle karşılaştırılırsa görülür ki, birisi yatsıdan önce, birisi yatsıdan sonra olduğunu ve bu üç İncîl de, sofrada şarap bulunduğunu zikrederler. Yuhannâ İncîlinin altıncı bâbında, bu vak'anın zuhûra geldiğini ve bunun sâdece ekmek olduğunu nakletmekle berâber, şarapdan aslâ bahs etmez.

Hâlbuki, hıristiyanlığın îtikat ve ibâdet esaslarından biri de (işâ-i Rabbânî) yimek ve bundaki ekmeğin Îsâ aleyhisselâmın eti ve şarapın da, kanı olduğuna inanmaktır. Yuhannânın bu gibi îtikat esaslarındaki dikkat ve ihtimâmı, diğerlerinden daha fazla olduğu hâlde, şarapı zikretmemesi, bu îtikatlarının da, bir hurâfe olduğunu açıkça göstermektedir.