13 ALLAHÜ TEÂLÂ BİRDİR

Papazların asl iddiâları, hıristiyanlık ile islâmiyetin hakîkatini karşılaştırıp, hangisi daha hak, daha doğru ise, onu kabûl etmek imiş. Bunlara cevap olarak, Kur'an-ı kerim ile İncîl diye neşrettikleri kitaplarını, kitabımızın baş tarafında karşılaştırmıştık. Burada, hıristiyanlar ile müslümanların îtikat [inanç] esaslarını karşılaştırmağı da, lüzûmlu gördük. Naklî delîllerden sarf-ı nazar ederek, aklî delîller ile, bu mes'elenin tafsîlatına başlıyoruz.

Hıristiyanların en mühim îtikatları, üç tanrı yâni teslîstir. Onlara göre, hâşâ tanrı üçtür: (Allahü teâlâ, Îsâ aleyhisselâm ve Ruh-ül-kuds). Hâlbuki İncîlde, Îsâ aleyhisselâm için (oğlum) denilmesi fazla sevgiyi göstermek içindir. Elde mevcut İncîl denilen kitaplarda diyor ki, (Îsâ aleyhisselâm ilim, kudret ve bütün sıfatlarda, Allahü teâlâya müsâvîdir. Çarmıha gerilip, öldürülmesinden sonra, sekiz gün Cehennemde yanıp, Pavlosa göre, hâşâ lânet ağacına çıkıp, sonradan semaya yükselmiş, kürsîsini Babanın sağına koyarak, yaratma ve îcâd işini eline almıştır. Şimdi, hükm oğuldadır. Kıyâmette de, hâkim-i mutlak Îsâ olacağından, [hâşâ] Baba amelden uzak kalmıştır.)

Müslümanların îtikatına göre, Allahü teâlâ birdir. Zâtında ve sıfatlarında ortağı ve benzeri yoktur.

[Resûlullahın sünnetine, yoluna tam yapışan hakîkî müslümanların, Allahü teâlâ hakkındaki doğru îtikatlarını en güzel şekilde anlatan, İmâm-ı Rabbânî müceddid-i elf-i sânî Ahmed Fârûkî Serhendî (Mektûbât) kitabının ikinci cilt, altmışyedinci mektûbunda buyuruyor ki:

(Biliniz ki, Allahü teâlâ, kadîm olan [hiç yok olmıyan] Zâtı ile vardır. Ondan başka herşeyi, O yaratmıştır. O, sonsuz olarak var idi. Yâni, kadîmdir, ezelîdir. Yâni hep var idi. Varlığından evvel yokluk olamaz. Ondan başka herşey, yok idi. Bunların hepsini, O, sonradan yarattı. Kadîm ve ezelî olan, bâkî ve ebedî olur. Hâdis ve mahlûk olan, fânî ve muvakkat olur, yâni yok olur. Allahü teâlâ birdir. Yâni varlığı lâzım olan, yalnız Odur. İbâdete hakkı olan da, yalnız Odur. Ondan başka şeylerin var olmasına lüzûm yoktur. Olsalar da olur, olmasalar da. Ondan başka hiçbirşey, ibâdet olunmaya lâyık değildir.

Allahü teâlânın kâmil sıfatları vardır. Bu sıfatları: Hayat, İlm, Semi', Basar, Kudret, İrâde, Kelâm ve Tekvîndir. Bu sıfatları da, kadîmdir, ezelîdir. Varlıkları, Allahü teâlâ iledir. Mahlûkların sonradan yaratılması ve onlarda her ân meydana gelen değişiklikler, Onun sıfatlarının kadîm olmasını bozmaz. Sıfatların bağlandığı mahlûkların sonradan var olması, sıfatların ezelî olmasına mani olmaz. Felsefeciler, yalnız akla güvendikleri için, akılları da noksan olduğundan, müslümanlardan mu'tezîle fırkası da, iyi göremediğinden, eşya hâdis olduğu için, bunları var eden ve idare eden sıfatlar da hâdistir deyip geçtiler. Bu sûretle kadîm olan (Sıfât-ı kâmile)yi inkâr ettiler. İlm sıfatı, zerrelere kadar işlemez. Yâni Allahü teâlâ, ufak tefek şeyleri bilmez. Çünki, eşyadaki değişiklikler, ilim sıfatında da değişiklik yapar. Kadîm olanda ise, değişiklik olamaz, dediler. Hâlbuki bilmediler ki, sıfatlar ezelîdir. Bunların eşyaya te'allukları, bağlantıları hâdistir.

Noksan sıfatlar, Allahü teâlâda yoktur. Allahü teâlâ, maddelerin, cismlerin, arazların, yâni hâllerin sıfatlarından ve bunlara lâzım olan şeylerden münezzehdir, uzaktır. Allahü teâlâ, zamanlı değildir, mekânlı değildir, cihetli değildir. Bir yerde, bir tarafta değildir. Zamanı, yerleri, cihetleri O sonradan yaratmıştır. Câhil bir kimse, Onu, Arşın üstünde sanır, yukarıda bilir. Arş da, yukarısı da, aşağısı da, Onun mahlûkudur. Bunların hepsini, sonradan, O yaratmıştır. Sonradan yaratılan birşey kadîm olana, her zaman var olana, yer olabilir mi? Ancak, şu kadar var ki, Arş, mahlûkların en şereflisidir. Herşeyden daha sâf ve daha nûrludur. Bunun için, ayna gibidir. Allahü teâlânın büyüklüğü orada görünür. Bunun içindir ki, Ona (Arşullah) denir. Yoksa, Allahü teâlâya göre, Arş da, diğer eşya gibidir. Hepsi, Onun mahlûkudur. Yalnız Arş, ayna gibidir. Diğer eşyada bu kâbiliyyet yoktur. Aynada görünen bir insana, aynanın içindedir denilir mi? O insanın aynaya olan nisbeti, diğer eşyaya olan nisbeti gibidir. İnsanın, hepsine olan münâsebeti aynıdır. Yalnız, ayna ile diğer eşya arasında fark vardır. Ayna, insanın sûretini gösterebiliyor, diğer eşya ise, göstermiyor.

Allahü teâlâ, madde değildir, cism değildir, âraz, hâl değildir. Hudûdlu, boyutlu değildir. Uzun, kısa, geniş, dar değildir. Ona, (Vâsi') yâni geniş deriz. Fakat, bu genişlik, bizim bildiğimiz, anladığımız gibi değildir. O, (Muhît)dir. Yâni herşeyi çevirmiştir. Fakat, bu ihâta, çevirmek, bizim anladığımız gibi değildir. O, (Karîbdir) yakındır ve bizimledir. Fakat, bizim anladığımız gibi değil! Onun vâsi', muhît, karîb ve bizim ile berâber olduğuna inanırız. Fakat, bu sıfatların ne demek olduğunu bilemeyiz. Allahü teâlânın zâtı ve sıfatları için, akla gelen herşey yanlıştır, deriz. Allahü teâlâ, hiçbir şey ile ittihâd etmez, birleşmez. Hiçbir şey de, Onunla birleşmez. Ona hiçbirşey hulûl etmez. O da, birşeye hulûl etmez. Allahü teâlâ, ayrılmaz, parçalanmaz, tahlîl [analiz], terkîb [sentez] edilmez. Onun benzeri, eşi yoktur. Kadını, çocukları yoktur. O, bildiğimiz, düşünebileceğimiz şeyler gibi değildir. Nasıl olduğu anlaşılamaz, düşünülemez. Benzeri, nümûnesi olamaz. Şu kadar biliriz ki, Allahü teâlâ vardır. Bildirdiği sıfatları da, vardır. Fakat kendisinde, varlığında ve sıfatlarında akla gelen, hayâlimize gelen herşeyden münezzehdir, uzaktır. İnsanlar Onu anlıyamaz. Fârisî beyt tercemesi:

Rabbiniz değil miyim? Sorulduğunda, Onu,

anlıyanlar, O vardır deyip kestiler sözü.

Allahü teâlânın ismleri (Tevkîfî)dir. Yâni islâmiyetin bildirmesine mevkûftur, bağlıdır. İslâmiyetin bildirdiği ismleri söylemelidir. İslâmiyetin bildirmediği ismler söylenemez. Ne kadar kâmil, güzel ism olsa da, söylenmemelidir. Cevâd denir. Çünki islâmiyet, Cevâd demektedir. Fakat, yine cömert mânasında olan (Sahî) ismi söylenemez. Çünki islâmiyet Ona sahî dememiştir. [Şu hâlde, tanrı da denemez. Hele ibâdet ederken, ezan okurken, Allah ismi yerine, tanrı demek, çok günah olur.]

Kur'an-ı kerim, Allah kelâmıdır. Onun sözüdür. Sözünü, islâm harflerinin ve seslerinin içine sokarak, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma göndermiştir. Bununla kullarına emirlerini, nehylerini, yâni yasaklarını bildirmiştir.

Biz mahlûklar, boğazımızdaki ses iplikcikleri, dil ve damağımız ile konuşuyoruz. Arzularımızı harf ve ses şekline sokuyoruz. Allahü teâlâ da, ses zarları, ağız, dil olmaksızın, kendi kelâmını, büyük kudreti ile, harf ve ses içinde kullarına göndermiştir. Emirlerini, nehylerini harf ve ses içinde meydana çıkarmıştır. Her iki kelâm da, Onundur. Yâni harf ve ses içine sokulmadan evvelki (Kelâm-ı nefsî)si ve harf ve ses içinde bulunan (Kelâm-ı lafzî)si, hep Onun kelâmıdır. Her ikisine de kelâm demek doğrudur. Nitekim bizim de, nefsî ve lafzî kelâmımızın ikisi de, sözümüzdür. Kelâm-ı nefsîye hakîkî deyip, lafzîye mecâz demek, yâni kelâm gibi demek, yanlıştır. Çünki, mecâz olan şeyler, red edilebilir. Allahü teâlânın kelâm-i lafzîsini red edip buna, Allah kelâmı değildir demek, küfürdür. Evvelce gelen Peygamberlere gönderilen kitaplar ve sayfalar de, hep Allah kelâmıdır. O kitaplarda ve sayfalarda ve Kur'an-ı kerimde bulunanların hepsi, (Ahkâm-ı ilâhî)dir. Her vakte uygun olan hükmleri, o zamanın insanlarına göndermiştir.

Allahü teâlâyı müminler Cennette, cihetsiz olarak ve karşısında bulunmıyarak ve nasıl olduğu anlaşılmıyarak ve ihâtasız, yâni bir şekilde olmıyarak görecektir. Allahü teâlâyı âhırette görmeye inanırız. Nasıl görüleceğini düşünmeyiz. Çünki, Onu görmeyi akıl anlıyamaz. İnanmaktan başka çâre yoktur. Felsefecilere ve mu'tezîle fırkasındaki müslümanlara ve Ehl-i sünnetten başka bütün fırkalara yazıklar olsun ki, kör olduklarından, buna inanmaktan mahrum kaldılar. Görmedikleri, bilmedikleri şeyi, gördükleri şeylere benzetmeye kalkarak, îman şerefine kavuşamadılar.

İnsanları, Allahü teâlâ yarattığı gibi, insanların işlerini de, O yaratıyor. İyi ve fena şeylerin hepsi Onun takdîri [dilemesi] iledir. Fakat, iyi işlerden râzıdır [beğenir]. Fena, kötü işlerden râzı değildir, beğenmez. İyi ve kötü her iş, Onun istemesi ve yaratması ile ise de, Onu yalnız, bir kötü şeyin yaratıcısı olarak ismlendirmek, edebsizlik olur. Kötülüklerin hâlıkı [yaratıcısı] dememelidir. İyilerin ve kötülerin hâlıkıdır, yaratıcısıdır demelidir.) (Mektûbât)dan terceme tamam oldu.

Allahü teâlânın vahdâniyyetini [birliğini] isbât husûsunda Fahreddîn-i Râzî “rahimehullah”, [Fahrüddîn Râzî, 606 [m. 1209] da Hirâtta vefât etti.] kelâm âlimlerinin bildirdikleri burhânlardan [delîllerden] yirmi kadarını beyan etmiştir. Bunlardan birkaçını aşağıda bildireceğiz:

1 -  Enbiyâ sûresinin yirmi ikinci âyetinde meâlen: (Eğer yer ile gökte, Allahdan başka ilâhlar olsaydı, bunlardaki nizâm bozulur, karma karışık olurdu) buyurulmuştur.

Bu âyet-i kerimenin işareti (Burhân-ı temânü')dür. Yâni âlemin hâlıkının [yaratıcısının] iki olduğu farz edilse, bu iki yaratıcının fiilleri, birbirinden, yâ farklı veya aynı olur. Birbirinden farklı olursa, âlemin fesatı lâzım olur. Yâni semavât ve arzın bu husûsî nizâmından [düzeninden] çıkmasını ve yok olmasını veya birbirine zıd şeylerin aynı anda bir araya cem' edilmesini Îcap ettirir. Meselâ, iki ilâhdan birisi, Zeyd ismindeki insanın hareketini, diğeri de o anda hareket etmeyip sükûnunu irâde etse [dilese], ilâh oldukları için kudretleri Zeyde te'sîr edince, cem-i zıddeyni Îcap ettirir. [Bu ise, mümkin değildir. Çünki, cem-i zıddeyn muhâldir. Yâni, iki zıd şeyin, aynı anda bir araya gelmesi, mümkin değildir. Yâni, Zeyd, aynı anda hem hareketli, hem hareketsiz olamaz. Yâ hareketlidir yâhut hareketsizdir.]

İki ilâhın fiilleri, yek-diğerinin aynı olursa, aralarında muhâlefetin bulunması, yâ mümkin olur veya olmaz. Muhâlefet mümkin olamaz. Çünki ikisi, aynı şeyi irâde etmektedirler. İkinci şekilde yâni muhâlefetin mümkin olması ise, ikisinden birisinin âcizliğini Îcap ettirir. Âcizlik ise, mahlûkluk, sonradan olma, yâni yaratılma alâmetidir. Bu ise, ilâhlığın şânına yakışmaz. Sonradan yaratılan ilâh olamaz.

2 -  Âlemin yaratıcısının [hâşâ] iki olduğu farz olunsa, ikisinden biri, tedbîrinde yâni dilediğini yapmakta yâ kâfî olur veya olmaz. İki ilâhdan birincisi, yaratıcı olarak, dilediğini yapmakta kâfî ise, ikinci ilâhın zâyi' ve zâid yâni lüzûmsuz ve fazla olması Îcap eder. Bu ise, noksanlıktır. Noksan olan ise, yaratıcı, yâni hâlık olamaz. Eğer ikinci ilâh, dilediğini yapmakta kâfî gelirse, birinci ilâhın yok ve âtıl olması Îcap eder.

3 -  Âlemin yaratıcısının [hâşâ] iki olduğu farz olunsa, kudretlerin [mahlûklara] te'sîrinde, yâ birbirlerine muhtaçdırlar veya değildirler. Yâhut, biri diğerine muhtaç olup, diğeri ona muhtaç değildir.

Birinci sûrette, ikisi birbirine muhtaç olduğundan, noksan olmaları lâzım gelir. Noksan olan ise, ilâh olamaz. İkinci sûrette, yâni ikisi de birbirine muhtaç değilse, ikisinin de ilâh olmaması lâzım gelir. [Çünki her biri, diğerine göre, fazla ve lüzûmsuz olması Îcap eder. Bu da, ilâhlık vasfına zıddır.] Çünki ilâh, her şeyin kendisine, her an muhtaç olduğu ve her şeye kâfî olan bir varlık olup, buna ihtiyaç duyulmaması olamaz. Üçüncü sûrette ise, muhtaç olan nâkıs olacağından, sâdece muhtaç olmıyanın ilâh olması yâni ilâhın bir olması lâzım gelir.

Kâdı Beydâvî [Abdüllah Beydâvî 685 [m. 1286] da vefât etti.] buyuruyor ki, âlemin yaratıcısının iki olduğu kabûl edilse, her iki ilâhın, bütün mümkinâta kudretlerinin kâfî gelmesi, müsâvî [eşid] olur. Çünki, kudreti kâfî olmak, imkânın, yâni var ve yok etmenin sebebidir. Var ve yok olabilmek, yâni mümkin olmak ise, bütün varlıklar arasında müşterek bir vasftır. Buna göre, âlemde hiçbir varlığın olmaması Îcap eder. Çünki mevcut olacak, yaratılacak şeyin vücûdunda, yaratılmasında, iki ilâhdan her ikisi de te'sîr etmez veya biri te'sîr edip, diğeri te'sîr etmez. Her iki sûrette de (tercîh-i bilâ müreccih) olması lâzım gelir. [Tercîh-i bilâ müreccih, iki şeyden birini diğerine tercîh etmeye hiç bir sebep yok iken, o iki şeyden birini diğerine tercîh etmek demektir. Bu ise, bâtıldır.]

Mümkinin [mahlûkların] yaratılmasına iki ilâhın te'sîr etmemesi olamaz. Çünki, mümkinin var olması ve yok olması arasında bu te'sîr olmayınca, mümkinin yok olması lâzımdır. Tercîh eden olmayınca, tercîh edilen de olmaz. Yâni, yaratan olmayınca, yaratılan da olamaz.

İkinci hâl olan, mümkinin yaratılmasına iki ilâhdan birinin te'sîr edip, diğerinin te'sîr etmemesi hâlinde, mümkinin yaratılmasının, iki yaratıcıdan her birine nisbeti müsâvî [eşid] olduğu için, ikisinden birinin te'sîri ile yaratılması muhakkak tercîh-i bilâ müreccihdir. Tercîh-i bilâ müreccih ise, bâtıldır. Eğer, iki ilâhdan herbiri aynı anda te'sîr ederse, iki müstakil müessirin, bir eser üzerine te'sîr etmeleri lâzım gelir. Bu ise, muhâldir. Bu şekilde, iki ilâhın mümkinâttan bir şey üzerine, birbirine zıd olan iki te'sîr ile te'sîr etmeleri mümkin değildir. Bunlardan anlaşılıyor ki, burada lâzımın yâni iki müstakil müessirin (ilâhın), bir eser üzerine te'sîr ederek, ikisinin de te'sîrlerinin netîcelerinin meydana gelmesi bâtıldır. Bunun için, melzûmun yâni iki ilâhın her birinin aynı anda bir esere te'sîr etmeleri de bâtıldır. Şu hâlde, âlemin Yaratıcısı iki olamaz. [Bu âlemin mutlak bir yaratıcısı vardır. O, bu âlemi yaratmağı dilemiş ve yaratmıştır. Eğer o dilemeseydi, yaratmasaydı hiçbir şey var olamazdı. Hiçbir şey, kendi kendine var olamaz. Herşeyi mutlak bir yaratan vardır. Kalem, kendi kendine yazmaz. Yazması için, mutlaka bir sebep lâzımdır. Bu sebep ise, herkesin bildiği gibi kâtibdir. Kâtibsiz kalemin yazması nasıl mümkin değil ise, bir yaratıcı, sâni' olmadan, âlemin var olması da, mümkin değildir.]

4 -  Âlemin yaratıcısının iki olduğu farz olunsa, onlardan birisi, Zeydin kalkmasını dilediği anda, diğerinin de, Zeydin oturmasını dilediğini farz edelim. Zeydin hem kalkması, hem de oturması mümkindir. Fakat, iki ilâhın irâdeleri aynı anda hâsıl olunca, Zeydin aynı anda hem oturması, hem de kalkması Îcap eder. Bu ise, iki zıd şeyi birleştirmek olduğundan muhâldir. Eğer, sâdece birinin irâdesi [dilediği] hâsıl olursa, diğerinin âciz olması lâzım gelir. İlâhın âciz olması muhâldir. Çünki âcizlik, mümkin olan varlıklarda yâni mahlûklarda bulunur. Mahlûk olanın ise, ezelde var olması, vücûd sahibi olması muhâldir. Ezelî âcizlik muhâl olduğu gibi, ilâhın âciz ve hâdis olması da muhâldir. Çünki, ilâhın âciz olması, ezelde kâdir olup, sonradan kudretin zevâli, gitmesi ile tahakkuk eder. Bu ise, kadîmin zevâlini Îcap ettirir. Eğer, diğer ilâh için Zeydin oturmasını irâde etmek mümkin olmaz ise, ikisinden biri, diğerinin irâdesine mani olduğundan âcizlik lâzım gelir. Âciz olan ise, ilâh olamaz.

Yukarıda zikrettiğimiz Enbiyâ sûresinin yirmiikinci âyet-i kerimesindeki (Fî-himâ) kelimesinden murâd, iki ilâhın te'sîrleridir. Bu ise, birden fazla yaratıcının olamıyacağı husûsunda kat'î bir huccettir. Sa'deddîn-i Teftâzânî “rahimehullah”, [Teftâzânî, 792 [m. 1389] da Semerkandda vefât etti.] (bu âyet-i kerime, iki ilâhın olmıyacağı husûsunda, iknâ edici bir huccet ve herkesin anlıyabileceği bir delîldir) buyurmuştur.

Bütün bu anlattıklarımıza göre, (Vâcib-ül-vücûd) olan Allahü teâlânın, bütün mevcûdâtın hâlıkı [yaratıcısı] ve hakîkî mâbudu olup, ortağı ve benzeri olmadığı anlaşılmıştır. Eski yunan filozoflarının, Allahü teâlânın birliğini isbât husûsunda bildirdikleri delîlleri on kadardır. Kelâm âlimleri, (innî) usûlü üzere, malul ile illete delîl getirmekte, yâni eseri görüp, müessirin var olduğunu anlamaktadırlar. Hukemâ ise, (Limmî) usûlü üzere, illetten malule gitmek sûreti ile, yâni müessirin kudretini görerek, her şeyi bunun yaptığını anlamaktadırlar. [(Limmî), limmeli, yâni (Niçinli) demektir. Niçin sorularını cevaplandırmak lâzım olur. (İnnî) usûlü ise, İnneli yâni (Elbette öyledir) demektir.]

Âlemde mevcut olan varlıklar, kendi kendilerine var ve yok olamazlar. Onlara bir te'sîr eden, yâni onları bir yaratan vardır. Madem ki, âlemler ve âlemlerde mahlûklar vardır. Öyle ise, âlemleri ve âlemde olan mahlûkları bir yaratan vardır. Mahlûkların var olması, bu yaratıcının varlığına bir delîldir [ki, bu yaratıcı Allahü teâlâdır.]. Âlemdeki mahlûkların sıfatları vardır. O hâlde onları yaratan Allahü teâlâda da bu sıfatlar vardır.

[Allahü teâlâdan başka herşeye, (Mâ-sivâ) veya (Âlem) denir. Şimdi (Tabî'at) diyorlar. Âlemlerin hepsi yok idi. Hepsini Allahü teâlâ yarattı. Âlemlerin hepsi mümkindir ve hâdistir. Yâni, yok iken var olabilirler ve var iken de yok olabilirler ve yok iken var olmuşlardır. (Allahü teâlâ var idi. Hiçbirşey yok idi) hadis-i şerifi, bunu bildiriyor.

Âlemin hâdis olduğunu gösteren diğer bir delîl de, âlemin her zaman bozularak değişmesidir. Herşey değişmektedir. Kadîm olan şey ise, hiç değişmez. Allahü teâlânın zâtı (yâni kendisi) ve sıfatları böyledir. Bunlar hiç değişmez. Hâlbuki âlemde, fizik olaylarında, maddelerin hâl değiştirmesi oluyor. Kimyâ reaksiyonlarında, maddelerin özü, yapısı değişiyor. Cismlerin yok olarak, başka cismlere döndüğünü görüyoruz. Bugün yeni bilinen atom değişmelerinde ve çekirdek reaksiyonlarında, madde, element de yok oluyor. Enerjiye dönüyor. Âlemlerin, maddelerin böyle değişmeleri, birbirlerinden hâsıl olmaları, sonsuzdan gelemez. Bir başlangıcı olması, yoktan var edilmiş olan ilk maddelerden, elementlerden hâsıl olmaları lâzımdır.

Âlemin mümkin olduğuna, yâni yok iken var olabileceğine başka bir delîl de, âlemin hâdis olmasıdır. Yâni herşeyin yok iken var olduklarını görüyoruz. Cismler yok oluyor. Bunlardan, başka cismler meydana geliyor. Ancak, son kimyâ bilgimize göre, yüzbeş madde, kimyâ reaksiyonlarında, hiç yok olmuyor. Yalnız yapıları değişiyor. Radioaktif hâdiseler, elementlerin, hattâ atomların da yok olduklarını, maddenin enerjiye döndüğünü isbât etmiştir. Hattâ, Einstein [Einstein, 1375 [m. 1955] de öldü.] adındaki Alman fizikçisi, bu tehavvülün [değişmenin] riyâzî [matematik] formülünü ortaya koymuştur.

Cismlerin durmadan değişmeleri, birbirlerinden hâsıl olmaları, sonsuzdan gelerek değildir. Böyle gelmiş, böyle gider denilemez. Bu değişmelerin bir başlangıcı vardır. Değişmelerin başlangıcı vardır demek, maddelerin var oluşlarının başlangıcı vardır demektir. Hiçbir şey yok iken, hepsi sonradan yoktan yaratılmıştır demektir. İlk, birinci olarak maddeler yoktan yaratılmış olmasalardı ve birbirlerinden hâsıl olmaları, sonsuz öncelere doğru uzasaydı, şimdi bu âlemin yok olması lâzım olurdu. Çünki, âlemin sonsuz öncelerde birbirlerinden var olabilmesi için, bunu meydana getiren maddelerin daha önce var olmaları, bunların da var olabilmeleri için, başkalarının bunlardan önce var olmaları lâzım olacaktır. Sonrakinin var olması, öncekinin var olmasına bağlıdır. Önceki var olmazsa, sonraki de var olmıyacaktır. Sonsuz önce demek, bir başlangıcı yok demektir. Sonsuz öncelerde yoktan var olmak demek, ilk yâni başlangıç olan bir varlık yok demektir. İlk, birinci varlık olmayınca, sonraki varlıklar da olamaz. Herşeyin her zaman yok olması lâzım gelir. Her birinin var olması için, bir öncekinin var olması lâzım olan sonsuz sayıda varlıklar dizisi olamaz. Hepsinin yok olmaları lâzım olur.

Âlemin şimdi var olması, sonsuzdan var olarak gelmediğini, yoktan var edilmiş bir ilk varlığın bulunduğunu göstermektedir. Âlemin yoktan var edilmiş olduğuna, o ilk mahlûktan hâsıl ola ola, bugünkü âlemin var olduğuna inanmak Îcap eder.

Vücûd, var olmak demektir. (Vücûd) kelimesinin zıddı (Adem) kelimesidir. Adem, yokluk demektir. Âlemler, yâni herşey, var olmadan önce, ademde idi. Yâni yok idiler.

Mevcut, yâni var olan şey ikidir: Biri, yok iken, sonradan var olan (Mümkin), ikincisi hep var olan (Vâcib)dir. Eğer mevcut, yalnız mümkin olsaydı ve vâcib-ül-vücûd bulunmasaydı, hiçbir şey var olamazdı. Çünki, yok iken var olmak, bir değişikliktir, bir olaydır. Fizik bilgimize göre, her cismde bir olay olması için, bu cisme dışardan bir kuvvetin te'sîr etmesi, bu kuvvet kaynağının, bu cismden önce mevcut olması lâzımdır. Bunun için, mümkin olan mevcut, kendi kendine yoktan var olamaz ve varlıkta duramaz. Ona bir kuvvet te'sîr etmeseydi, hep yoklukta kalırdı. Var olamazdı. Kendini var edemiyen, başka mümkinleri de elbette halk edemez, yaratamaz. Mümkini yaratanın, vâcib-ül-vücûd olması lâzımdır. Âlemin var olması, bunu yoktan var eden bir yaratıcının var olduğunu gösteriyor. Görülüyor ki, hâdis olmıyarak ve mümkin olmıyarak, yâni hep var olarak, bütün mümkinlerin tek yaratıcısı, ancak vâcib-ül-vücûd olan Allahü teâlâdır.

Allahü teâlânın vâcib-ül-vücûd ve hakîkî mâbut ve bütün varlıkların yaratıcısı olduğuna inanmak lâzımdır. Dünya âleminde ve âhiret âleminde bulunan herşeyi, maddesiz, zamansız ve benzersiz olarak yoktan var eden, ancak Allahü teâlâdır diye kesin inanmalıdır. Her maddeyi, atomları, molekülleri, elementleri, bileşikleri, organik cismleri, hücreleri, hayatı, ölümü, her olayı, her reaksiyonu, her çeşid kuvveti, enerji nev'lerini, hareketleri, kanûnları, ruhları, melekleri, canlı cansız her varı, yoktan var eden ve hepsini, her ân varlıkta bulunduran yalnız Odur. Âlemlerde olan herşeyi, hiçbiri yok iken, bir anda yarattığı gibi, her zaman, birbirlerinden de var etmektedir. Kıyâmet zamanı gelince, herşeyi bir ânda yine yok edecektir. Her varlığın yaratanı, sahibi, hâkimi yalnız Odur. Onun hâkimi, âmiri, üstünü yoktur diyerek inanmak lâzımdır. Her üstünlük, her kemâl sıfat, Onundur. Onda hiçbir kusur, hiçbir noksan sıfat yoktur. Dilediğini yapar. Yaptıkları, kendine veya başkasına faydalı olmak için değildir. Bir karşılık için yapmaz. Bununla berâber, her işinde, hikmetler, faydalar, lutflar ve ihsânlar vardır. O kadîmdir. Yâni hep var idi. (Vâcib-ül-vücûd) demek, vücûdu başkasından olmayıp, ancak kendindendir, yâni kendi kendine hep vardır demektir. Başkası tarafından yaratılmamıştır. Eğer böyle olmazsa, mümkin ve hâdis olması, başkası tarafından yaratılması lâzım olur. Bu ise, düşünülenin tersine olan bir netîcedir. Fârisîde (Hudâ) demek, kendi kendine hep var olucu, yâni kadîm demektir.

Allahü teâlâ üzerinden, gece gündüz ve zaman geçmesi düşünülemez. Allahü teâlâda, hiçbir bakımdan, hiçbir değişiklik olmıyacağı için, geçmişte, gelecekte şöyledir, böyledir denemez. Allahü teâlâ, hiçbir şeye hulûl etmez. Hiçbir şeyle birleşmez. Allahü teâlânın zıddı, tersi, benzeri, ortağı, yardımcısı, koruyucusu yoktur. Anası, babası, oğlu, kızı, eşi yoktur. Her zaman, herkes ile hazır ve herşeyi muhît ve nâzırdır. Herkese can damarından daha yakındır. Fakat, hazır olması, ihâta etmesi, berâber ve yakın olması, bizim anladığımız gibi değildir. Onun yakınlığı, âlimlerin ilmi, fen adamlarının zekâsı ve Evliyânın keşf ve şühûdü ile anlaşılamaz. Bunların iç yüzünü, insan aklı kavrıyamaz. Allahü teâlâ, zâtında ve sıfatlarında birdir, hiçbirinde değişiklik, başkalaşmak olmaz.

Âlemlerin, şaşılacak bir nizâm içinde olduklarını görüyoruz. Fen, her sene, âlemdeki mahlûklar arasındaki nizâmları, yeni yeni keşf etmektedir. Bu nizâmları yaratanın, (Hay) diri, (Âlim) bilici, (Kâdir) gücü yetici, (Mürîd) dileyici, (Semî') işitici, (Basîr) görücü, (Mütekellim) söyleyici ve (Hâlık) yaratıcı olması lâzımdır. Çünki, ölmek ve câhil olmak ve gücü yetmemek ve zorla yapmak, sağırlık ve körlük ve söyliyememek, birer kusurdur, utanılacak şeylerdir. Bu kâinâtı, bu âlemi, bu nizâm üzere yaratanda ve yok olmaktan koruyanda, böyle kusurlu sıfatların bulunması olacak şey değildir.

Atomdan yıldızlara kadar her varlık, birer hesapla, kanûnla yaratılmıştır. Fizikte, kimyâda, astronomide ve biyolojide keşf edilebilen kanûnlardaki, bağlantılardaki nizâm, akıllara hayret vermektedir. Darwin bile, (Gözün yapısındaki nizâmı, incelikleri düşündükçe, hayretten tepem atacak gibi oluyor) demek zorunda kalmıştır. Fen derslerinde okutulan bütün kanûnları, ince hesapları, formülleri yaratan Allahü teâlâ, hiç noksan sıfatlı olur mu?

Bundan başka, bu kemâl sıfatlarını, mahlûklarda da görüyoruz. Bunları mahlûklarında da yaratmıştır. Bu sıfatlar, kendisinde bulunmasaydı, mahlûklarında nasıl yaratabilirdi? Bu sıfatlar kendisinde bulunmasaydı, mahlûkları Ondan daha üstün olurlardı.

Bu âlemleri yaratanda, bütün kemâl [üstün] sıfatların bulunması ve noksan sıfatlardan hiçbirinin bulunmaması lâzımdır. Çünki, noksan, kusurlu olan, Hudâ, yaratıcı olamaz.

Aklın gösterdiği bu delîlleri bir yana bırakırsak, Kur'an-ı kerimdeki âyet-i kerimeler ve Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın hadis-i şerifleri de, Allahü teâlânın kemâl sıfatları olduğunu açıkça bildirmektedir. Bunda şüphe etmek câiz değildir. Şüphe etmek küfre sebep olur. Yukarıda yazılı sekiz kemâl sıfatına (Sıfât-ı sübûtiyye) denir. Yâni, Allahü teâlânın sıfât-ı sübûtiyyesi sekizdir. Allahü teâlâda, bütün kemâl sıfatlar vardır. Onun zâtında ve sıfatlarında ve işlerinde hiçbir kusur ve karışıklık ve değişiklik yoktur.]

Kur'an-ı kerimin, Allahü teâlânın zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde bir olduğunu bildiren âyet-i kerimeler ile dolu olduğunu bildirmiştik. İhlâs sûresinin birinci âyetinde meâlen: ([Yâ Muhammed! Allahü teâlâdan suâl edenlere] de ki, O Allah [zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde] birdir) buyurulmuştur. Bekara sûresinin yüzaltmışüçüncü âyetinde meâlen: (Sizin ilâhınız, bir olan Allahdır. Ondan başka ilâh yoktur. Dünyada nîmetlerini bütün herkese, âhirette ise, sâdece müminlere rahmet ve ihsân edicidir) buyurulmuştur. Bunların pek çok misâlleri Kur'an-ı kerimde vardır.

Lügat âlimlerine göre, (Ehad) ve (Vâhid) kelimelerinden herbiri, bir diğerinin mânasındadır. Fakat, tahkîk edildiği zaman, kullanıldığı yerlerin birbirinden farklı olduğu görülür. Çünki, (Ehad) lafzı ile her bakımdan (Vâhid) murâd olunur. Ehâdiyyet yâni birlik, sayı olarak kullanılan çokluğun aksine, zıddına, tek varlıktır. Bir çok parçalardan meydana gelmiş, ortaklık ve miktâr ve başkalık ve renklilik, aydınlık, karanlık gibi şeyleri olmıyan varlıktır. (Ehad) olanın, aynı cinsten bir nev'i ve benzeri bir ferdi olmaz. Aklen ve hissen tecezzîyi, yâni parçalanmayı ve inkısâmı yâni kısmlara ayrılmayı kabûl etmez. Ehad, muhtelif olan cismler, (eczâ-i lâ yete cezzâ) yâni bölünmiyen parçalar, küçük katı cismler ve sûret gibi hâricî cüzlerden, cins ve fasl gibi zihnî cüzlerden de münezzehdir. (Ehad) diye misli, benzeri ve ortağı olmıyan yâni kendisinden başkası olmıyan basît olan zata denir ki, bu da Allahü teâlâdır. [Vâhid ile Ehad arasındaki bir diğer fark, Vâhid, Ehadin içinde olabilir. Fakat, ehad vâhide dahil olmaz. Yâni ehad vâhiddir, fakat her vâhid ehad değildir. Vâhid isbâtta, ehad nefyde kullanılır. (Reeytü racülen vâhiden) bir adam gördüm denilir. Nefyde ise, (mâ reeytü ehâden) hiç kimse görmedim denilir.]

Allahü teâlâ, kullarına merhamet etmektedir. Âl-i imrân sûresinin otuzuncu âyetinde meâlen: (Allahü teâlâ size, azâbından korkup sakınmanızı emreder. Allahü teâlâ kullarına çok merhametlidir) buyurmuştur. [Peygamberimiz , (Allahü teâlânın yarattıklarını düşününüz, Onun zâtını düşünmeyiniz. Çünki siz Onun kadrini takdîr edemez, Onu anlamaya güç yetiremezsiniz) buyurmuştur. Hiç bir masnü', yaratılan, aslâ sâni'ini anlıyamaz, kavrıyamaz. Peygamberimiz başka bir hadis-i şeriflerinde de, (Allahü teâlâ, hâtıra gelen her şeyden uzaktır) buyurmuştur.]