2 BİRİNCİ BASKININ MUKADDEMESİ
Hamd ve senâ, vâcib-ül vücûd (varlığı mutlak lâzım olan) Allahü teâlâya lâyık ve ancak Ona mahsûstur. Kâinâttaki bütün nizâm, güzellikler, Onun kudretinin eserlerinden, görülebilen birer ışıktır. Onun sonsuz ilmi, kudreti, muhtelif kâbiliyyetlerine göre, eşyada ortaya çıkmaktadır. Bütün mevcûdât, Onun ilim ve kudret deryasından bir damladır. O birdir, şerîki, (ortağı ve benzeri) yoktur. O, sameddir, yâni bütün mahlûkatın kendisine sığınacağı zâttır. Baba, oğul olmaktan münezzehdir, berîdir. Haşr sûresinin yirmiüçüncü âyetinde meâlen, (Allahü teâlânın ilâhlıkta şerîki, ortağı yoktur. Mülkü hiç de yok olmayan bir meliktir. Noksanlık olan her şeyden münezzehdir. Ayblardan ve kudretsizlikten uzaktır. Müminleri sonsuz azâbdan emîn kılmıştır. Herşey üzerine hâkim ve hâfızdır. Hükmünde gâlibdir. [İnsanlar birşey yapmak isteyince, O da irâde ederse, isterse o şeyi yaratır. Hâlık [yaratıcı] yalnız Odur. Ondan başka kimse, hiçbir şey yaratamaz. Ondan başka kimseye hâlık [yaratıcı] denilemez. İnsanların dünyada ve âhirette rahat ve huzur içinde yaşamalarını, sonsuz saadete kavuşmalarını sağlayan, kurtuluş yolunu göstermiş ve bu yolda yaşamalarını emretmiştir. Azamet [büyüklük] ve Kibriyâ [yücelik] ancak Ona mahsûstur.] Allahü teâlâ müşriklerin şirklerinden ve iftirâlarından münezzehdir) buyurulmuştur.
Salât ve selâm, şânı yüce olan, âhir zaman Peygamberi, Allahü teâlânın resûlü Muhammed Mustafânın Cennet bahçesi olan kabr-i şeriflerine, aşk ile sunulsun. Zîrâ, O server , âlemi, cehâlet karanlıklarından kurtarıp, tevhîdi ve îmanı te'sîs için, Kur'an-ı kerim ile gönderilmiştir. Âl-i İmrân sûresi Altmışdördüncü âyetinde meâlen, (Ey Habîbim! Sen ehl-i kitap olan yahudi ve hıristiyanlara söyle! Semavî kitaplar ve Resûllerde ihtilâf olmayıp, bizimle sizin aramızda berâber olan kelimeye geliniz ki, bu kelime: “Allahü teâlâdan başkasına ibâdet etmeyiz ve hiçbir şeyi Allahü teâlâya şerîk, ortak koşmayız”dır) buyurulmuştur. Resûlullah , bu ilâhî nidânın hakîkatına uymakla emrolunmuştur.
Selâm ve duâlar, Onun Âlinin ve Eshâbının mubârek kalblerine hediyemiz olsun! Onlar, Allahü teâlânın râzı olduğu, saadet ve kurtuluş yolunu gösteren birer hidâyet yıldızlarıdır. Herbiri, dîn-i islâmın yayılması için, mallarını ve canlarını feda etmişlerdir. (Kelime-i tevhîd) (Allah Birdir) hak sözünü dünyanın her yerine götürerek teblîg etmişlerdir.
Akıl sahibi olan herkesin açıkça gördüğü gibi, kâinâta ibret nazarı ile bakıldığında, kâinâttaki bütün işlerin ve hâllerin bir nizâm [düzen] içinde, değişmeyen kanûnlara bağlı olduğu görülür. O kanûnları koyan ve aynı şekilde hıfz eden bir Hâlıkın [yaratıcının], yâni vâcib-ül vücûd olan, Allahü teâlânın lâzım olduğu, akıl-ı selîm sahibi olanlarca hemen anlaşılır. İşte cenâb-ı Hak, bu mebde-i evvel (Her şeyin ilk başlangıcı) ve keyfiyyeti, nasıl olduğu akıl ile anlaşılamıyan, ezelî ve ebedî olan, mutlak yaratıcıdır. O, bütün kemâlâtı ve üstünlükleri kendisinde toplamıştır. Ehaddir, yâni zâtında, fiillerinde ve sıfatlarında birdir. Benzeri yoktur.
Allahü teâlâ birdir, ezelîdir, ebedîdir ve kadîmdir. Her dürlü değişmekten uzaktır. Ondan başka her şey, bu varlık âleminde, zaman geçmesi ile eskiyerek bozulur ve değişmelere uğrar. Allahü teâlâ ise, her dürlü değişiklikten berîdir, uzaktır. O, hiç değişmez. “Bir, bir daha, iki eder” sözü zamanla hiç değişmiyeceği gibi, asırlar ve zamanın geçmesi de, Allahü teâlânın birliğini, ilmini ve kudretini değiştirmez.
Akıl gibi bir nîmet verilmek ile, diğer mahlûklar içinden seçilmiş olan insan, yeryüzünde yaratıldığından beri, Allahü teâlânın var olduğunu anlamaktadır. Bu hakîkat, her din ve mezhepte, değişik bir şekil ile açıklanarak, ortaya konmuştur. Fakat, insanların akılları değişik, anlama kâbiliyyetleri farklı olduğundan, herkes yaratıcıyı aradığında, Onu kendi tabîatına, meşrebine, ilim ve idrâkına uygun bir tarzda tesavvur etmiştir. Onu kendi anlayışına ve meşrebine göre tarif etmiştir. Çünki insan, aklının aczi ve noksanlığı sebebi ile anlamadığını, bilmediğini, bildikleri gibi sanmıştır. Hakîkati bulduk diyenlerin çoğu, mecûsîlik, putperestlik gibi şerrin, bâtıl şeylerin tam içine dalmışlar, bu sebep ile şirk ve dalâlete düşmüşlerdir.
İnsan, kendi noksan aklı ile, mutlak yaratıcıyı anlıyamıyacağından, merhametlilerin en merhametlisi olan Allahü teâlâ, her asırda , her kavme Peygamberler göndermiştir. Böylece, işin hakîkatini, doğrusunu insanlara öğretmiştir. Sa'îdlerden olanlar, îman ederek kurtuldular, dünya ve âhiret saadetine kavuştular. Bedbaht, tâlihsiz olanlar ise, itiraz ve inkâr ederek, hüzn ve hüsrânda kaldılar.
Her Peygamberin, yaşadığı asır, bulunduğu yer ve gönderildiği kavmin hâlleri, âdetleri, başka başkadır. Her Peygamber, Allahü teâlânın varlığını ve birliğini insanlara öğretirken; insanların dünya ve âhiret saadetlerine vesîle olacak bazı ahkâm ve ibâdetleri de beyan etti. Tarihçilere göre, mîlâddan takrîben binaltıyüzelli sene önce, Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâmı Peygamber olarak gönderdi. Mûsâ aleyhisselâm, kendinden önce gönderilen Âdem, Nuh, İdrîs, İbrâhîm, İshak ve Ya'kûb gibi Peygamberlerin, kendi zamanlarında, kendi kavmlerine öğrettikleri, Allahü teâlânın varlığı ve birliği akîdesini ve îman edilecek diğer şeyleri, Benî İsrâîl kavmine öğretti. Farz olan ibâdetleri ve muâmelâta âid hükmleri de, heryere yayarak, Benî İsrâîli şirkten sakındırmaya çalıştı. Mûsâ aleyhisselâmdan sonra, Benî İsrâîl çeşidli belâ ve karışıklıklara uğradı. Çünki, Mûsâ aleyhisselâmın öğretmiş olduğu, îman esaslarını terk ederek, dalâlete düştüler. Bunun üzerine Allahü teâlâ, Îsâ aleyhisselâmı, peygamber olarak, Benî İsrâîle gönderdi. Îsâ aleyhisselâm, Allahü teâlânın varlığı ve birliği demek olan, tevhîdi ve diğer îman esaslarını yayıp, öğreterek, doğru yoldan ayrılanların hidâyetine çalıştı ve Mûsâ aleyhisselâmın dînini kuvvetlendirdi.
Îsâ aleyhisselâmdan sonra, Ona tâbi olanlar, daha önce Benî İsrâîlin doğru yoldan ayrıldıkları gibi, Îsâ aleyhisselâmın bildirdiği doğru îmandan ayrıldılar. Daha sonra, günbegün İncîl denilen kitaplar ve hıristiyanlığa âid risâleler yazdılar. Değişik yerlerde çeşidli ruhban Cemiyetleri teşekkül ederek, birbirlerine tamamen zıd kararlar aldılar. Böylece birbirinden tamamen farklı yetmişiki fırka ortaya çıktı. Bunlar, tevhîd esasını ve Îsâ aleyhisselâmın dînini tamamen terk ettiler. Çoğu putperest ve kâfir oldu. Bunun üzerine Allahü teâlâ, sevgilisi ve Peygamberlerin en üstünü olan Muhammed aleyhisselâmı, âhir zaman Peygamberi olarak, yer yüzüne [insanlara] gönderdi.
Mûsâ aleyhisselâmın teblîg ettiği dînin emirlerinin çoğu zâhirî amellere ve Îsâ aleyhisselâmın emirlerinin çoğu da, kalb bilgilerine âid idi. Bunların her ikisini de, kendinde toplayan, en kâmil, en son ve en mükemmel (üstün) din olmak üzere, Allahü teâlâ, İslâmiyeti ve bu dîne mahsûs olan kitabı (Kur'an-ı kerim)i Muhammed aleyhisselâma indirdi.
Allahü teâlâ şânı yüce Peygamberimize, melek vâsıtası ile, vahy göndererek, bütün insanlara, Mûsâ aleyhisselâmın dîninin emrettiği zâhirî amellerden ve Îsâ aleyhisselâmın dîninin emrettiği bâtınî edeblerden asra ve zamana uygun olanları içine alan ve bunlara zâhirî ve bâtınî pek çok hakîkatleri ekleyen en mükemmel islâm dînini bildirdi.
Îman, yâni Allahü teâlânın birliği akîdesi, bütün semavî dinlerde başka başka olmayıp, hepsi, tevhîd esası üzerine kurulmuştur. Dinlerin aralarındaki fark, sâdece ibâdet bilgilerindedir. Îsâ aleyhisselâm göğe çıkarıldıktan seksen sene geçinceye kadar, Allahü teâlânın varlığı ve birliği akîdesinde, aslâ bir ihtilâf ve çekişme olmamıştır. Bütün havârîler ve onlara tâbi olanlar ve tebe'-i tâbileri, İncîlde açıkça bildirilmiş olan Allahü teâlânın birliği akîdesi üzere yaşamış ve öylece de vefât etmişlerdir. İbtidâ yazılan üç İncîlin [Matta, Markos, Luka] hiçbirinde (teslîs), yâni hıristiyanlardaki baba, oğul, ruh-ül kuds, üçlü inancına dâir tek bir harf dahî yoktu. Sonra Yuhannâya nisbet edilen dördüncü İncîl, yunanca olarak ortaya çıktı. Bu İncîlde, Yunan felsefecilerinden Eflâtûnun fikri olan üç (uknûm) [üç asl, esas varlık] ihtivâ eden ibâreler görüldü. O zaman, İskenderiyye mekteplerinde, Yunan filozoflarının Ravâkıyyûn ve işrâkıyyûn felsefeleri ve sözleri üzerine münâzara ve mücâdele devam ediyordu. [Ravâkıyyûn (Stoicism): Mîlâddan üç asır önce Atinada Yunan filozofu Zenon tarafından kurulan bir felsefe mesleğidir. İşrâkıyyûn: Pisagor tarafından kurulan felsefe mesleğidir. Bu iki felsefe hakkında ileride bilgi verilecektir.] Eflâtûn taraftârı kimseler, Yuhannâ İncîlinin revâc bulmasını istediler. Ancak o zamana kadar, Îsâ aleyhisselâmın dîninde hâşâ (Allah üçtür) diye bir söz işitilmediğinden, Îsâ aleyhisselâmın dînine inananlar, bunu kabûl etmeyip, şiddet ile red ettiler. Böylece, Îsâ aleyhisselâmın dînine inananlar, iki kısma ayrıldı. Aralarında pek çok münâzara ve muhârebeler oldu. Mîlâdın 325. senesinde Birinci Kostantin zamanında, İznikte toplanan ruhban cemiyeti, Îsâ aleyhisselâmın dîninin esası olan tevhîdi [Allahü teâlânın birliğini] terk ettiler. Eflâtûn taraftârı olan Büyük Kostantinin baskısı ile üç uknûm fikrini, yâni baba, oğul, ruhül-kuds akîdesini [inancını] kabûl ettiler. O günden sonra, teslîs akîdesi her tarafa yayılmaya başladı. Îsâ aleyhisselâmın dînine inanan hakîkî müminler, dağılarak perîşan oldular. Böylece, Eflâtûnun felsefesi meydana çıkıp, Îsâ aleyhisselâmın dîni terk olundu. Bu dîne inanan hakîkî müminler ise, gizlendiler. Bu şekilde tevhîd dîninin yerine, teslîs akîdesi geçip, gittikçe kuvvetlendi ve Allahü teâlânın bir olduğuna îman eden nasârâdan, şurada burada kalanları da, teslîs akîdesine sahip kiliseler tarafından aforoz edilip, katledilerek, imhâ edildiler. Az zaman sonra, bunlardan hiç kimse kalmadı.
399 [m. 1054] senesinde İstanbul Patrîki Mihâel Kirolarius, merkezi Romada olan garb kilisesinin, tehammülü mümkin olmıyan baskılarına daha fazla dayanamıyarak, isyân etti. Romadaki papanın, Îsâ aleyhisselâmın halîfesi ve [ilk papa olarak kabûl edilen havârîlerden] Petrusun vekîli olduğunu inkâr etti. Papazların halktan ayrı yaşamaları gibi, bazı aslî mes'elelerde Roma kilisesine muhâlefet etti.
Konsey ismini verdikleri ruhban meclislerinin her birinde, îtikat esasları birbirinden tamamen farklı kararlar verdiler. Aldıkları bu kararlara muhâlif olanlardan ayrıldılar. Böylece yetmişiki fırka hâsıl oldu. Buna rağmen, Roma kilisesi, eski bildiğinden şaşmayıp, önceki yoluna devam etti. O asırlarda Avrupada yaşayan hükümdârlar, bu husûstaki hâdiselerden, olaylardan tamamen habersiz ve câhil idiler. Emirleri altında bulunan, koyun sürüsü gibi milletleri istedikleri şekilde soyuyor ve çeşid çeşid zulmler yapıyorlardı. Hükümdârlar, bu soygunculuk ve zulme kimsenin karşı çıkmaması için, papazların câhil halk üzerindeki nüfûzlarını, kendi menfaatleri istikâmetinde kullanıyorlardı. Sanki papazların emirleri altına girmiş idiler. Papazlar, hükümdârların câhilliğini, zafiyetlerini ve düşüncelerini pekiyi bildiklerinden, onların hükümranlık kuvvetlerini kendi menfaatlerine hizmette kullandılar. Zâhirde Avrupanın hâkimi, hükümdârlar görünüyorsa da, Avrupanın müstakil ve yegâne hâkimi papazlar oldular. Hattâ hıristiyanlığın ilk zamanlarında, papaların arzu ve isteklerinin yerine getirilmesi, İtalyan hükümdârlarının tastîkine bağlı idi. Daha sonra papaların nüfûzları öyle bir dereceye ulaştı ki, istediklerini imperatör yapıp, istemediklerini azl ettiler. O zamanki câhil halk ise, hiçbir şey bilmediklerinden, hem hükümetlerinin zulüm ve eziyyetleri altında, hem de papazların hırs ve tama'ları arasında ezildiler. Her çeşid eziyyet ve cefâya katlandılar. Bu hâllerine (Allahın emri böyle imiş) diye susarak, sabr ettiler. Böylece, Avrupa kıtası baştan başa cehâlet karanlığı ve teassûb içinde harap ve vîrân oldu.
Bu sırada İslâm memleketleri, hıristiyan Avrupanın tam tersi bir idare altında idi. Arabistân, Irak, Îrân, Mısr, Türkistân; Emevî ve Abbâsî halîfelerinin idaresiyle her cihetten, maddî ve mânevi terakkîler yapmış idi. [O zaman müslümanlar, ruhen ferah, maddeten de, refâh içerisinde idiler.] Müslümanlar İspanyayı, Endülüs Emevî sultânlarının emri altında, en güzel şekilde imâr etmiş, medeniyetin en yüksek zirvesine ulaşmışlardı. İlm, sanat, ticâret ve zirâata ve güzel ahlâka çok önem verilmişti. İspanya daha önce, Gotlar elinde vahşî bir belde iken, müslümanların idaresine geçtikten sonra, sanki Cennet bahçeleri gibi olmuştu. Avrupalı ilim adamları ve sanayiciler, İslâmın hakkını hiçbir vakit ödeyemezler. Bunlar, ilelebed müslümanlara teşekkür etmelidirler. Çünki, Avrupaya ilim, güzel ahlâk kıvılcımı, ilk defa, Endülüs müslümanlarından sıçramıştır.
Kurûn-ı vüstâ dediğimiz, Ortaçağda, Endülüste ortaya çıkan islâm medeniyeti, Endülüsün dışına taşarak, Avrupaya yayıldı. Endülüsteki medeniyeti gören kâbiliyyetli bazı Avrupalılar ortaya çıktı. İslâm âlimlerinin kitaplarını, Avrupa lisanlarına terceme ettiler. Bunların, terceme ve te'lîf ederek, neşrettikleri kitaplar sâyesinde, Avrupa halkı cehâlet uykusundan uyanmaya başladı. Nihâyet 923 [m. 1517] senesinde, Almanyada Martin Luther ortaya çıkıp, hıristiyanlığın müceddidi, yenileyicisi olmak istedi. Luther, Roma kilisesinin akla uymıyan bir çok esaslarına karşı çıktı. [Martin Luther, Alman papazıdır. Hıristiyanlığın bir kısmı olan, Protestanlığı kurdu. Papaya bağlı olan hıristiyanlara katolik denir. 888 [m. 1483] de tevellüd, 953 [m. 1546] de öldü. Çok kitap yazdı. Papaya düşman olduğu gibi, azılı bir islâm düşmanı idi. Katoliklerle protestanlar da birbirlerine düşmandırlar.] Ondan sonra Kalvin ortaya çıktı. Lutherin itirazlarını tasdik etmekle berâber, bazı mes'elelerde ona muhâlefet etti. Luther ve Kalvin Roma kilisesinin ibâdet ve îman şekillerini red ettiler. Papanın, Petrusun vekîli ve Îsâ aleyhisselâmın halîfesi olduğunu inkâr ettiler. Luther ve Kalvinin peşinden gidenler (protestan) diye ismlendirildi.
Roma kilisesi, daha önce şark kilisesinin kendisinden ayrılması ile tebe'asının üçte birini gayb ettiği gibi, protestanlığın ortaya çıkması ile de, üçte birini daha gayb etti. Bu hâl, papaların akıllarını başlarından aldı. Zamanlarındaki katolik kralların askerî kuvvetlerini kullanıp, protestanları kılınçtan geçirerek zafere ulaşmak gibi, çok kötü bir tedbîre başvurdular. Fakat hiçbir zaman, zor ile, îmanı ve vicdânı değiştirmek mümkin olmadığından, bu tedbîr aksine te'sîr etti. Protestanlığın İngiltere ve Amerikada da yayılmasına sebep oldu. Bunun üzerine, Roma kilisesi, diğer din mensûblarını ve vahşî kavmleri hıristiyanlaştırarak, nüfûzunu arttırmak sevdâsına düştü. Dünyanın her tarafında husûsî katolik mektepleri kurdu. Katolik dînini duyurmak ve yaymak için (misyoner) ismini verdikleri çok müte'assıb papazlar yetiştirdi. Bunları bölük bölük Amerika, Japonya, Çin, Habeşistan ve diğer islâm memleketlerine gönderdi. Misyonerler, gittikleri yerlerde sâdece bazı câhilleri çeşidli vaatler ve menfaatlerle aldatabildiler. Câhil kavmlerde, anayı kızının, oğulu babasının aleyhine tahrik ederek birbirlerine düşman ettiler. Bulundukları memleketlerde, çeşidli karışıklık ve ihtilâller çıkardılar. Daha sonra, hükûmetler ve halk, misyonerlerin fitne ve fesatından bıkıp, usanarak, bulundukları her memleketten sürüp çıkardılar. Bazı memleketlerde ise, daha şiddetli cezâlar verilerek, idam edildiler. Bu misyonerler, hıristiyanlığı yaymak behânesi ile, insanlığa o kadar zarar vermişlerdir ki, bütün dünyanın hıristiyanlıktan nefret etmesine sebep oldular. Hele Roma kilisesinin, hıristiyan katolik te'assubu ve mal hırsı ile, bir misli daha görülmemiş, vahşiyâne tedbîrleri ve insanlığın yaratıldığı günden beri işitilmemiş işkenceleri, meselâ Sen Bartelmi gecesi ve engizisyon katliâmları hakkında yazılmış tarih kitaplarını okuyan insanın, tüyleri ürperir.
Katolik kilisesinin, katolikliği yaymak için misyonerler yetiştirerek faaliyete geçmesi üzerine, protestanlar da, buna karşı boş durmadılar. Çeşidli yerlerde, cemiyetler kurarak, çok büyük sermâyeler topladılar. [İngilterede, islâmiyeti yok etmek için kurulmuş olan, Müstemlekeler nezâretinin idaresinde] dünyanın her yerine protestanlığı anlatan kitaplar, câsûslar ve misyonerler gönderdiler. Daha sonra neşrolunan masraf defterlerinde bildirildiğine göre, 1219 [m. 1804] senesinde kurulan İngiliz (Bible House=İncîl Evi) ismindeki protestanlık cemiyeti, İncîli ikiyüzdört lisana terceme ettirdi. Bu cemiyet vâsıtası ile, 1287 [m. 1872] senesinin sonuna kadar, basılan ve dağıtılan hıristiyanlık kitaplarının adedi, hemen hemen 70 milyona vardı. Yine bu cemiyet, protestanlığı yaymak için, 1872 senesinde ikiyüzbeş bin üçyüz onüç (205313) İngiliz altını sarf etmişti ki, bugünkü para ile [1988 senesinde bir ingiliz altını 150.000 Türk Lirası kıymetinde iken] 30 milyar 786 milyon Türk Lirası tutmaktadır. [Bu cemiyet, ingiliz müstemlekeler nezâretinin idaresi altında, bugün dahî faaliyette olup, dünyanın birçok yerlerinde revirler, hastahâneler, konferans salonları, kütübhâneler, mektepler, hattâ sinema salonları gibi eğlence yerleri, spor tesîsleri kurmakta, buralara devam edenleri prostestanlığa teşvîk için fevkal'âde gayret sarf etmektedir. Katolikler de, aynı sûrette çalışmaktadır. Bunlar, aynı zamanda, fakir memleketlerdeki gençlere iş bulmakta, ehâliye yiyecek yardımı yapmakta ve böylece onları hıristiyanlığa teşvîk etmektedirler.] Böylesine faaliyet göstermelerine rağmen, Avrupalılar eskisi gibi kör olmayıp gözlerini çoktan açmışlar, bu misyonerlerin ve câsûsların nasıl bir başbelâsı, yalancı, fitneci kimseler olduklarını defalarca tecribe ederek öğrenmişlerdir. Bunun için, misyonerlerin Avrupalılar arasında îtibarları yoktur. Misyonerler, neşrederek bedâva dağıttıkları [sayısı çok büyük rakamlara varan] kitapları, Avrupada kendi milletlerine dağıtmayıp, diğer memleketlere göndermektedirler. Kendileri, bulundukları devletin kanûnlarına tâbi olmadıkça, bir diğer Avrupa memleketine aslâ sokulmuyor, hele kendi dinlerini yaymaya cesaret edemiyorlardı. [Katolik misyonerlerin, protestan olan memleketlerde katolikliği yaymalarına, protestan misyonerlerin de, katolik memleketlerde protestanlığı yaymalarına aslâ izin verilmemektedir.] Böyle bir hareket görüldüğü anda, devletin polis kuvvetleri vâsıtası ile memleketten sürülüp, hudûd dışı edilmekte idiler. Bu misyonerler gittikleri her Avrupa memleketinde, horlanıp, hakîr görülerek aşağılanmışlardır.
Misyonerler [ve ingiliz müstemlekeler nezâretinin câsûsları], Osmanlı devletinin, İslâmiyetin dışındaki diğer dinlere tanımış olduğu serbestlikten istifâde etmesini çok iyi bildiler. Kırk elli seneden beri, Osmanlı devletinin himâyesinde olan memleketlere sızdılar. Değişik yerlerde, mektepler kurup, gûyâ insanlığa hizmet için, halkın çocuklarını bedâva okutuyoruz diyerek, bazı câhilleri aldattılar. Her memlekette câhiller, dinlerinin emirlerini ve vazîfelerini lâyıkı ile bilmedikleri için, bilhâssa protestanlık teşkilâtının maddî sermâyesi çok büyük olduğundan, protestanlığı kabûl edenlere aylık ve yıllık maaşlar bağladılar. Bununla da kalmayıp, elçilik ve konsolosluklar vâsıtası ile, protestan olanlara, çeşidli devlet kademelerinde, vazîfeler almalarına da yardım ettiler. Anadolu ve Rumelideki Osmanlı tebe'asından, bazı saf hıristiyanları iğfâl edip, kendilerine bağlamaya muvaffak oldular. Fakat bunları altınla, parayla aldatıp kendilerine bağladıklarından, arzu ettikleri derecede istifâde edemediler. Elhamdülillah ki, şöhretli ve tanınmış, bir müslümanı dahî iğfâl etmeye [aldatıp hıristiyan yapmaya] muvaffak olamamışlardır.
Misyonerler, müslümanları aldatmak için 1282 [m. 1866] senesinde İstanbulda bastırdıkları Türkçe İncîlin sonunda (Bu kitap, Ali beğin tercemesi ve Türâbî efendinin himmeti ile daha önce basılan nüshanın müsahhah, düzeltilmiş hâlidir) ibâresini yazmışlardır. Bu yazı ile güyâ, bazı müslümanları aldatmaya muvaffak olduklarını açıklamışlardır. O tarihlerde birkaç yüz altın karşılığı, İncîli terceme eden kimseyi biz biliyoruz. Fakat protestanlığı kabûl ettiği meçhûldür. Ayrıca, Ali beğ nâmında bu işe ehl, tanınmış bir kimse bulunmadığından, sahte bir ism olması ihtimali de hiç uzak değildir. Çünki tanınmış bir kimse olsa, herkesin tanıdığı lakabı ile yazılması Îcap ederdi. Türâbî efendiye gelince, Mısrda oturan ve bir protestan kızı ile evli olan bu kimsenin, onlara böyle bir hizmette bulunması şaşılacak birşey değildir. Fakat kendisinin, hiçbir vakit protestan âyinlerini beğenip, takdir ettiği görülmemiştir. Bil'aks, onların her dürlü çirkinliklerini ortaya koyduğundan, din değiştirdiğine inanılamaz. Öyle bile olsa, Türâbî efendi, herkesin tanıdığı bir kimse olmayıp, Mısr idaresi tarafından çocukluğunda İngiltereye gönderilmiş ve orada papaz mektebinde yabancı dil öğrenmiştir. Bu ise, (Türâbî efendi İslâmiyeti öğrenmeden protestanlığa meyl etmiş) demektir.
Hiç bir hıristiyan; İslâmiyeti bilen, İslâm terbiyesi görmüş, İslâmiyetin hakîkatına vâkıf olarak, kelime-i tevhîdin ruhanî lezzetini almış, güzel kokusunu his etmiş, akıllı bir müslümanın protestanlığı kabûl ettiğini gösteremez. Şâyed gösterirse, para, himâye ve mevki' gibi şeylerden birisi sebebi ile olup olmadığını araştırmak Îcap eder. (Allahü teâlânın ortağı ve benzeri yoktur. Onu bunlardan tenzîh ederim) diyen bir kimseye, (Allah birdir, fakat üçtür veya Allah üçtür, fakat birdir) fikrini kabûl ettirip, inandırmak pekgüç, hattâ mümkin olmıyan bir şeydir. Îman esaslarını bilen bir müslüman, felsefe ile çok meşgûl olunca, felsefecilerin yoluna meyl etmesi belki mümkindir. Fakat, hıristiyan olması aslâ mümkin değildir. Bu sebep ile, İslâm dîninin gerçek koruyucusu Allahü teâlâ olduğundan, misyonerlerin sinsi ve zararlı faaliyetlerinde, müslümanlar için korkulacak hiçbir tehlike yoktur. Hattâ böyle bir tehlikenin hâtıra gelmesi bile bizce bir nev'i tenezzülden ibârettir. Fakat, memleketimize gelen papazlar, ingiliz müstemlekeler nezâreti tarafından kendilerine verilen vazîfe îcâbı, hâşâ İslâm dîninin, bâtıl ve hıristiyanlığın ise üstünlüğü husûsunda bazı kitaplar yazıp, ücretsiz olarak dağıtmaya başladılar. Bir takım yalan ve hîleler ile, bâtılı hak gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Misyonerlerin bu yalan ve iftirâlarına cevap vermek, ilim sahibi olan müslümanlara farz-ı kifâyedir. Bunların asl maksadları, dîn-i islâmı karıştırarak, her zaman ve her memlekette yaptıkları gibi; zevc ile zevce, evlat ve akrabâ arasına düşmanlık tohumları atmaktır. [Çünki bu kimseler, bu günkü İncîlleri Allah kelâmı zannetmekte ve onların emirlerine göre hareket ettiklerini söylemektedirler. Matta İncîlinin onuncu bâbının otuzdört ve otuz beşinci âyetlerinde hâşâ Îsâ aleyhisselâmın, (Yeryüzüne selâmet getirmeye geldim sanmayın, ben selâmet değil, kılıç getirmeye geldim. Çünki ben, adamla babasının ve kızla anasının ve gelinle kaynanasının arasına ayrılık koymaya geldim. Ve kendi ev halkı, adamın düşmanları olacaktır) diye emrettiği yazılıdır. Misyoner papazlar, buna uyarak, câhilleri aldatıp, devlet aleyhine tahrîk ederek, kışkırttılar. Asl maksadları, bu yolla islâm dînini ve Onun hâmîsi olan Osmanlı devletinin varlığını, tehlikeye düşürmek idi. Osmanlı devletinin merhamet ve himâyesi altında, gayet rahat bir hayat süren hıristiyan tebe'a arasına, bu yolla, nifak ve düşmanlık tohumlarını attılar. Eshâb-ı kirâmdan, zamanımıza kadar, her islâm devleti, emri altında bulunan diğer din mensûblarının aslâ din işlerine karışmamış, bunları hiçbir zaman dinlerinden dolayı incitmemişlerdi. Bilhâssa Osmanlı devleti, altıyüz seneden beri, emri altında bulunan gayri müslimlerin din işlerine hiçbir sûrette karışmamakla berâber, ibâdetlerini yapmalarına da, her dürlü yardım ve kolaylığı da sağlamıştır. Bu yardımın ve adaletin yapılmasını islâmiyet emretmektedir. Peygamberimizin bu husûstaki emirleri, islâm kitaplarında, meselâ (Herkese Lâzım Olan Îman) kitabında yazılıdır. Bunun için, hiçbir din mensûbuna akîdesinden [inancından] dolayı tahkîr edilip, tecâvüz edilemiyeceği, Osmanlı devletinin temînâtı [garantisi] altında idi. Hem bir insanın evinde misafir olacaksın, hem de onun îman ettiği [inandığı] mukaddes şeyleri ayak altına alıp, kötüleyeceksin. Böyle bir şey, dünyanın hiçbir yerinde görülmemiştir. Burada mühim olan husûs, islâm düşmanlarının, yıkıcı sözleri, yazıları, kitapları ve [televizyonları, teyp, video kasetleri] ile islâmiyete yaptıkları iftirâlardır. Bu yalan ve iftirâlara herkesin dikkatini çekmek, [onlara cevap vermek] ve kendilerinin doğru gibi yaptıkları neşriyatın [yayınların] ne gibi çürük esaslara bağlı olduğunu bütün âleme göstermektedir. Bilhâssa (Şems-ül-hakîka) ismi ile neşrettiğim türkçe kitapta, misyonerlerin islâmiyete yaptıkları hücûmlara, gayet güzel cevap verilmiştir. Bu kitabımda, hıristiyanlıkla ilgili bir çok husûs etraflıca anlatılmış, birçok suâller de ortaya konmuştur. Hâl böyle iken, hıristiyan papazlar ne bu soruları, ne de Hindistânın büyük âlimlerinden Rahmetullah Efendinin arabî olarak yazmış olduğu ve daha sonra Türkçeye terceme edilen (İzhâr-ül-hak) ismli mükemmel kitabını hiç görmemiş gibi, yeniden bir takım yalan ve uydurma kitap ve risâleler neşretmektedirler. Eski iftirâlarını bu kitaplarında da aynen tekrar etmektedirler. (Şems-ül-hakîka) ve (İzhâr-ül-hak)da kendilerine tevcîh ettiğimiz suâllerin birine dahî cevap vermekten âciz kalmışlardır.
Fârisî (Makamât-i ahyâr) kitabının üçyüzdoksanıncı sayfasında diyor ki, (Protestan papazı Fander, hıristiyanlar arasında çok meşhûr idi. Protestan misyoner teşkilâtı, seçtikleri papazlar ile Fanderi Hindistâna gönderdi. Hıristiyanlığı yaymak için çalışacaklardı. 1270 [m. 1854] senesinin Rebî'ul-âhır ayında ve Recebin onbirinci günü, bu misyoner hey'eti, âlimler ve seçilmiş zâtlar arasında, Delhînin büyük islâm âlimi Rahmetullah efendi ile münâzara [ilmî mücâdele] yaptılar. Uzun münâkaşalar netîcesinde, Fander ve yardımcıları cevap veremez hâle geldiler. Dört sene sonra, ingiliz hükûmeti Hindistânı işgâl edince [ve müslümanlara ve bilhâssa sultana ve din adamlarına korkunç işkenceler yapınca] Rahmetullah efendi, Mekke-i mükerremeye hicret eyledi. 1295 [m. 1878] senesinde, bu misyoner hey'eti İstanbula gelerek, hıristiyanlık propagandasına başladı. Sadr-ı a'zam Hayrüddîn pâşa, [Hayrüddîn pâşa, 1307 [m. 1889] da vefât etti.] Rahmetullah efendiyi İstanbula dâvet etti. Misyonerler, karşılarında Rahmetullah efendiyi görünce, çok korktular. Suâllere cevap veremiyerek, firâr etmekten başka çâre bulamadılar. Pâşa, bu büyük islâm âlimine çok ihsânda bulundu. Hıristiyanları nasıl red ve perîşân ettiğini yazmasını ricâ etti. Bu da, Recebin onaltıncı gününden Zilhicce sonuna kadar, arabî (İzhâr-ul-hak) kitabını yazdı ve Mekkeye gitti. Hayrüddîn pâşa, bunu türkçeye terceme ettirip, ikisini de bastırdı. Avrupa dillerine de terceme ve tab' ve her memlekete neşredildi. İngiliz gazeteleri, (Eğer bu kitap yayılırsa, hıristiyanlık çok zarar görecektir) yazdılar. Bütün müslümanların halîfesi olan sultan ikinci Abdülhamîd hân, 1304 Ramazan ayında tekrar dâvet edip, serâyında çok hurmet ve ikrâm yaptı. Rahmetullah efendi 1308 [m. 1890] Ramazan ayında Mekke-i mükerremede vefât eyledi.
Allahü teâlânın yardımı ile, şimdi yazmaya başladığımız bu türkçe kitaba Cevap Veremedi (Diyâ-ül-kulûb) ismini verdik. Fakat, şurası iyice bilinmelidir ki, bu kitabı yazmaktan maksadımız, sâdece protestan misyonerlerin, islâm dîni aleyhinde neşrettikleri kitap ve broşürlere cevap vermek, onlara mukâbele etmek vazîfesini yerine getirmektir. Dinlerini ve rahatlarını korumak isteyen hıristiyan hemşehrilerimiz de, bu misyonerlerden rahatsız ve zararlarını def' etmek husûsunda bizim ile aynı fikirdedirler.
HARPUTLU İshak Efendi
Lâ ilâhe illallah, el-melikül hakkul mübîn,
Muhammedün Resûlullah, sâdikul vaadil emîn.